HDP tartışmaları ve öznellik

Muharrem Demirdaş |

Tabii ki tek yol HDP değildir ancak HDP sınıf mücadelesinin önünde bir engel değildir, tersine onun önünü açabilecek olanakları yaratabilecek bir potansiyeli de içinde barındırmaktadır.

hdp-1-olaganustu-kongresi-basladi-canli-yayin500547ad7a606f7b878d

Bu yazının amacı bir polemiğe zemin hazırlamak/dâhil olmak değil, HDP konusundaki tartışmalara bir katkı sunmaktır sadece. Baştan belirtmem gerekir ki, illegalitenin reddini de hedeflememektedir. Aksine bu yazı, nesnel koşullar üzerinden illegalitenin gerekliliğini dillendirmek, somut koşullar el verdiğince legal ve illegal mücadelelerin birlikteliğini vurgulamak, biraz da bu iki mücadele biçiminin dayanışma zorunluluklarının altını çizmek için yazılmıştır. Legal ve illegal mücadelelerin çeşitli şekillerde –belki de büyük bir kitap oluşturacak hacimde yazı, tartışma kaleme alınmıştır– girdikleri polemikleri tekrar etmek de amaçlanmamaktadır. “Sol komünizm” kavramı üzerinden yapılan tartışmalara yine Lenin üzerinden bakmanın faydalı olabileceği düşünülerek kaleme alınmıştır. Çünkü özellikle seçim dönemine girdiğimiz şu günlerde sosyalistlerin, devrimcilerin bu sürece dâhil olmamaları, hayatın dışında kalışa da tekabül etmektedir. Çünkü nesnel zeminde HDP’nin yaratacağı olanakları değerlendirmek, hatta HDP’yi bu olanakları yaratabilmesi için zorlamak da “devrimciler”in görevleri arasında yer almaktadır.

Durumu daha somut konuşabilmek için, HDP’nin Programına ve Tüzüğüne bakmakta fayda var. Programda yer alan “Emperyalizme, Savaşlara, Sömürüye ve Hegemonyacılığa Karşı Mücadele, Demokrasinin Kazanılması için Mücadele, Yerinde ve Yerelde Yönetim, Demokratik Özerklik, Kürt Sorununda Barış, Eşitlik ve Demokratik Çözüm için Mücadele, Emeğin Haklarının Kazanılması için Mücadele, Halklara ve İnançlara Eşitlik ve Özgürlük için Mücadele, LGBT Bireyler, Ekoloji ve Yaşam Mücadelesi…” gibi temel hedefler veya programın hemen başında yer alan “sınıflı toplumlar” vurgusu dikkate değerdir.

“İnsanlık tarihi bir mücadeleler tarihidir. Farklı ve tarihsel evrelerde ve düzeylerde cereyan eden mücadelelerin en önemli evrensel ortaklıkları eşitlik, özgürlük ve adalet arayışı olmuştur. Büyük altüst oluşların kaynağında bu idealler olduğu gibi, sınıflı toplumların tümüne damgasına vuran mücadelelerin esasında da bunlar bulunur.”[i]

Sosyalistler, devrimciler; dünya tarihi de tanıktır ki kimi ittifaklara girişirler. Lenin burjuva sendikalarında devrimcilerin yer alıp almaması konusunu tartışır ve yanıtı müspettir. Bunu söylerken tabii ki Lenin’in bu değerlendirmeleri ülke ülke, hatta yerellerde yaptığını da unutmamak gerekir. Tüm ittifakların, daha da ileri gidersek daha önce Kürt hareketi ile girilen ittifakların da eleştirilecek birçok noktası olabilir, bunlar yanlış-eksik bulunabilir ama her dönem için farklılaşabilecek değerlendirmeler –tabii Marksizmin özündeki “sürekli içerik” ve “kalıcı yöntem”[ii] dikkate alınarak- “özgüllüğü” ve “stratejik/taktiksel” oluşları açısından da ele alınmalıdır. Yani bir çalışma, bir ittifak, sendikal yöntemler vb. her dönemde doğrudur diye bir iddia yok ortada, fakat ülke günceline baktığımızda şu dönemde HDP ile yapılacak bir ittifakın, HDP’ye oy vermenin gerekliliği demokrasi mücadelesi, devrimci mücadele açısından da ortadadır.

Şu dönemde HDP ile yapılacak bir ittifakın, HDP’ye oy vermenin gerekliliği demokrasi mücadelesi, devrimci mücadele açısından da ortadadır.

Tabii ki devrim bir zorunluluktur, devrimciler sınıfla birlikte bunu örgütlemeye çalışır, ama eğer ülke koşulları henüz buna hazır değilse kimi taktiksel tutumları yadsımamak gerekir. Nedir bu nesnel koşullar, hepsini bu yazıda tartışacak değilim ama örneğin ülkedeki sendikal koşullar ve sendikal örgütlülükler önemli bir veri olabilir. Sendikaların salt ekonomik taleplerle hareket ettiği ve henüz siyasal taleplerinin olmadığı şu dönemlerde, hele de bürokratik sendikacılık almış yürümüşken ve sendikalaşma oranı bu kadar gerideyken –eğer devrimci öznenin işçi sınıfı olduğunu yadsımıyorsak- ülkenin koşullarının devrim için hazır olduğunu söylemek –affınıza sığınarak ve üstatların da bu olumsuz tamlamayı kullandığını hatırlatarak- bir “devrimci romantizm” olmaktan da öteye gitmemektedir.

Türkiye’de sendikalaşma oranları

Çok basit bir araştırma bu konudaki oranları ortaya koymaktadır. Örneğin Türkiye sendikalaşma oranları göz önünde bulundurulduğunda OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) verilerine göre en gerideki ülkeler içinde yer alıyor. 2003 yılında %57.5 olan bu oran bugün sadece %9.68 civarında. Yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın verilerine göre 12 milyon 287 bin 238 işçinin sadece 1 milyon 189 bin 481’i sendikalı. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın oranları ile OECD’nin oranları karşılaştırıldığında durum daha da vahimleşiyor. Çünkü OECD, ülkedeki sendikalaşma istatistiklerini tutarken sendikalı olan ve toplu sözleşmeden yararlanan işçilerin oranını dikkate alıyor; bu oran ise ülkemizde sadece %4.5; bu da ülkemizi sendikalaşma oranları açısından OECD verilerine göre sonuncu yapıyor.

Türkiyeli devrimciler, bizler kendimizi sorgulamalı ve “devrimci özne”yle niçin ilişki içinde olmadığımıza dair eleştiriler geliştirmeliyiz.

Memur sendikalarındaki durum da farklı değil, hatta sendikalaşma konusu, “sarı sendika” kavramı üzerinden düşünüldüğünde daha da karanlık bir hal almaktadır. Bu açıdan tabii ki Türkiyeli devrimciler, bizler kendimizi sorgulamalı ve “devrimci özne”yle niçin ilişki içinde olmadığımıza dair eleştiriler geliştirmeliyiz, ama tabii bir nesnelliği de güncel üzerinden değerlendirmekten vazgeçmemeliyiz. Yazıyı kimi rakamlara boğmak değil maksadım, umutsuzluksa hiç değil, ancak “somut koşulların somut tahlili”ni yapacaksak kimi noktaları da atlamamak gerektiğini düşünmekteyim. Ülkenin işçisi ve köylüsüyle devrime hazır hale geldiği dönemlerde okumalarımız farklılaşacaktır mutlaka.

‘Sol’ komünizm ve HDP ile ittifak

Ülkenin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununun çözümünden yanaysak ve sorunun çözümünü “devrimden sonra”ya ötelemeyeceksek, bugün Kürt halkının temsil gücü olan HDP ile DBP ile diyalogdan kaçınmak, “hayır bizim çözümümüz başka” demek bir öznelcilik içinden okunabilir. (Beğeniriz beğenmeyiz, eleştirebiliriz, ama bu acil çözüm karşısında kimi ironik, bıyık altından yapılan tanımlamalar –Öcalan Heval- durumu sadece naifleştirmekle kalmıyor, nesnellikten uzak bir zemine de havale ediyor). Durum ortadadır. Bugün saflar da nettir aslında, sorun bizim tabii ki temel ilkelerimizden vazgeçmeden stratejik, taktiksel ittifaklar yapabilmeyi göze alabilmemizdedir. Sendikal örgütlülüklerin, memur örgütlülüğünün giderek yükseldiği ve bu örgütlülüklerin artık siyasal taleplerinin olduğu, köy kooperatifleri üzerinden gelişen bir köylü örgütlülüğünün olduğu, sokak eylemlerine her kesimden insanın aynı azim ve inançla katıldığı, Kürt coğrafyasının yüzünü tamamen sosyalistlere döndüğü bir ülkede yaşamıyoruz ne yazık ki! Ama eldeki olanakları ileri taşımanın ve bu noktada kimi araçları kullanmanın, asgari düzeyde ortaklaşmanın elzem olduğu bir dönemdeyiz.

Legal-illegal ya da parlamentarizm tartışmalarına dönersek bu konuda Lenin’i ve onun yaptığı tartışmaları anımsamakta fayda var. Lenin, ‘Sol’ Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı adlı kitabının “Burjuva Parlamentolara Girmek Gerekir mi?” başlıklı bölümünde, “Sol Alman Komünistleri” üzerinden meseleyi tartışmakta ve onların verdiği olumsuz yanıtları eleştirmektedir. Burada Lenin’in meseleyi Almanya nesnelinde tartıştığını hatırlatarak kimi alıntılar yapmak istiyorum:

“…tarihi ve siyasi bakımdan artık zamanlarını doldurmuş olan parlamenter mücadele biçimlerine her türlü dönüş kesin olarak reddedilmelidir.”[iii]

Lenin “Sol” Alman komünistlerinin bu tutumuna ilişkin şunları söyler:

“Bu, gülünçlüğe kadar varan iddialı bir tonla söylenmektedir ve besbelli ki yanlıştır. Parlamentarizme dönüş! Yoksa Almanya’da şimdiden Sovyet Cumhuriyeti mi var? Sanırım ki hayır. O halde dönüşten nasıl söz edilebilir? Bu boş laf değil midir? Parlamentarizm tarihi bakımdan zamanını doldurmuş imiş. Propaganda anlamında bu doğrudur. Ama parlamentarizmin tarihi bakımdan zamanını doldurmasıyla pratikte yok olması arasında uzun bir yol var. (…) Eğer milyonlarca proleter, sadece genel olarak parlamentarizmden yana olmayıp, aynı zamanda açıkça karşı-devrimci iseler, parlamentarizmin siyasi bakımdan zamanını doldurmuş olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Besbelli ki, Almanya’da parlamentarizm siyasi bakımdan zamanını doldurmuş değildir. Besbelli ki Almanya solları kendi isteklerini, ideoloji ve siyaset alanında kendi görüşlerini, nesnel gerçeklikle birbirine karıştırmışlardır. Bu devrim için en büyük yanılgıdır.”[iv]

Benzer bir polemik, Lukacs ve Lenin arasında da yaşanmıştır. Lukacs, Macaristan’da partinin örgütlenme sorunlarıyla ilgili yazdığı makalesini, Lenin’in eleştirisinden sonra kendisi de eleştirecektir:

“Bizim dergi, bütün sorunlara en radikal yöntemleri uyguluyor, köklerini burjuva dünyasından alan bütün kurumlardan, yaşam biçimlerinden vb. her alanda kopma vaktinin geldiğini ilan ediyordu. (…) Burjuva parlamentolarına katılınmasına karşı kaleme aldığım polemik makale bu eğilimin tipik bir örneğidir. Bu makalemin kaderi –Lenin’in eleştirisi- benim mezhepçiliği aşmama yol açan ilk adım oldu. Lenin, aradaki yaşamsal farklılığa, yani kurumun dünya tarihi açısından –örneğin parlamentonun yerini şuralara bırakarak- köhnemiş olabileceğini ama köhnemenin hiçbir zaman parlamentolara katılınmasını taktik nedenlerle dıştalamayı gerektirmediğine, böyle bir paradoksa işaret ediyordu; kısacası bunun tam tersi yapılmalıydı.”[v]

Lenin’in analizleri Sovyet deneyimi eksenli ve bu deneyimin yarattığı, etkilediği diğer ülkelerdeki komünist partilerin tutumlarına ilişkindir ve nesnel bir tahlile dayanmaktadır. Lenin, ülkelerin kendi özgül koşullarını okumuş ve ona göre bir sonuç çıkarmıştır. Bugün “sol komünizm” açısından tartışılanlar da nesnel/somut koşullar ışığında düşünüldüğünde pratik sonuçlar ortaya atılabilecektir. Tabii ki tek yol HDP değildir ancak HDP sınıf mücadelesinin önünde bir engel değildir, tersine onun önünü açabilecek olanakları yaratabilecek bir potansiyeli de içinde barındırmaktadır. Devrimcilere düşense bu potansiyeli açığa çıkartmak için çaba göstermek ve en azından ülke gündemine müdahil olmaktır.

Şimdi tarih ve tabii nesnel koşullar; kavramlarımızı ve mücadele pratiklerimizi önümüze koyup yeniden düşünmeye çağırmaktadır bizi. Soru şu: Türkiye özgülünde düşünüldüğünde olanakları sonuna kadar değerlendirip bir adım daha ileri gitmek için çaba mı harcayacağız, yoksa kavramları “öznellikler” içinde birbirlerinden yalıtarak iki adım daha geride mi duracağız? Bugünden bakarak konuşursak yanıt şu olmalıdır bence: Türkiyeli devrimcilere düşen, bir “dönem”i hazırlayacak olmanın bilinciyle önümüzdeki taşları kaldırabilme niyetinde olanlara bir alan açmak ve ortak mücadele biçimlerini örmektir. Hadi biraz daha cüret edip söyleyelim: Bunu HDP içindeki kimi unsurlara rağmen yapmak, bunda ısrarcı olmaktır! yazisonuikonu

[i] Halkların Demokratik Partisi Program-Tüzük, s.4.

[ii] Kastedilen “diyalektik-materyalist yöntemdir.

[iii] V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı. Çeviren: Muzaffer Kabagil. ( Sol Yayınları, Aralık 1977. Yeniden Düzenleyen: Eriş Yayınları, 2003) s:45.

[iv] A.g.e, s:45,46,47.

[v] György Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci. Çeviren: Yılmaz Öner. (Belge Yayınları, Şubat 2014) s:15.



Bir yorum

Ekleyin

Yeni yorum ekleyin.