Havana’da eski bir gerilla

|

Mert heyecanla yanımıza geliyor; “arkadaşlar bir gerilla buldum”, şaşkınlıkla bakıyoruz, ne gerillası yahu 2000’li yılların Küba’sındayız. Tanıştığı amca Küba devrimi sırasında dağlarda savaşmış eski bir gerillaymış meğer. Biz de heyecanla koşarak yanına gidiyoruz.

IMG_2970

Dünyanın yoksul insanlarıyla,
Neyim varsa paylaşmak isterim.
Dağların cılız dereleri
Denizlerden daha mutlu eder beni.

Jose Marti

Küba’da sabahlar, bizim bahar mevsimine benziyor. Her sabah, her şey yeniden canlanıyor sanki, insanlar cıvıl cıvıl karşılıyorlar günü. Bugün erken kalkıyoruz çünkü gidilecek çok yer var, planlarımız sığmıyor günlere. Havana’yı keşfettikçe zamanımızın yetmeyeceği duygusuna kapılmaya başlıyoruz. Ama Havana her gün bir başka yüzünü gösteriyor bize.

Hiç vakit kaybetmeden bir önceki gün yetişemediğimiz Havana Üniversitesi’ne gidiyoruz.  Ne kadar isabetli bir seçim yaptığımızı kapıda öğreniyoruz; o gün üniversitede öğrenci şenliği var. Büyük ve geniş merdivenlerden çıkıp, büyük sütunların arasından girdiğimiz üniversite bahçesinde bir sürü öğrenci ile karşılaşıyoruz. Dünya ülkelerinden gelen öğrenciler kendi kültürlerini tanıtan stantlar açmışlar, kendi kültürlerini tanıtıyorlar. Hangi ülkeler yoktu ki, Sudan, Mısır, Suriye, Çad, Vietnam, Kore, Uruguay, Venezüella

Havana Üniversitesi

Havana Üniversitesi

Havana Üniversitesi 1728’de kurulmuş. İki bini yabancı olmak üzere otuz binden fazla öğrenciye eğitim verilen üniversitede müzeler, sinema, futbol ve beyzbol stadyumu var. Küba dünyanın her yerinden yoksul, parası olmayan öğrencileri eğitim için kabul ediyor. Öğrenciler çok neşeli. Bütün stantları gezip dolaşıyoruz, sohbetler ediyoruz. Birisi “Küba’da Suriyeli öğrencilerle Suriye sorununu konuşacaksınız”   dese, inanmazdım. Bu ülke bizim için her gün yeni sürprizler hazırlıyor gibi.

Meğer bu ülkede ki en ucuz ve en kolay ulaşılabilen şey kitapmış. Kimsenin kitap defter gibi şeyler alamaması mümkün değilmiş. Ve burada öğrenciler sürekli tiyatro, sinema ve sanat faaliyetlerini izleyebiliyorlarmış.

Sonra kampüsü dolaşmaya başladık, bahçe ve binalar bizi büyülüyor. Bunlar gördüğümüz diğer binalar gibi bakımsız değil. Oldukça bakımlı ve büyük binalar. Her yere çok rahat girebiliyoruz. Öğrencinin bir tanesi derslere de girebileceğimizi söylüyor ama İspanyolca bilmiyoruz ki. Bir tek kütüphaneye elimizi kolumuz sallaya sallaya giremiyoruz. Kapıda kimlik soruyorlar. Öğrencilerle hoş sohbetler yaparken, bir tane kız öğrenci bir süre sonra kitapların çok pahalı olduğundan söz etmeye başlıyor. Bizde kütüphaneden faydalanmasını söylüyoruz. O da kütüphaneden dışarı kitap çıkaramadıklarını ve oradaki zamanın da yetmediğini,  evine de götürüp çalışması gerektiğini söylüyor. Bir süre sonra ısrarla bizden para istiyor. Yine bir turist avcısının eline düşüyoruz ama Mert, kitapçıya gidip kitapları birlikte almayı teklif ettiğinde ise zamanının olmadığını söyleyip gidiyor.

Etrafa dağılıp dolaşmaya devam ederken öğrencilerle sohbet eden Mert arkamızdan sesleniyor “hey bir Türk öğrenci buldum” diye.  Hani dünya küçük derler ya, gerçekten küçükmüş. Bu bizim Esin.  Yolculuğa çıkmadan önce bir “Küba tanıtım gecesi”nde tanışmıştık. Ama bize hiç Küba’ya geleceğinden bahsetmemişti.

Dünyanın diğer ucunda tanıdık bir yüzü görmenin heyecanıyla sarılıyoruz birbirimize. Buraya İspanyolca öğrenmek için Dil Okulu’na gelmiş. Türkiye’deyken yolculuk planlarımızı yaparken tanışmıştık. O da gelip gelmediğimizi merak ediyormuş zaten. Bir çırpıda neler yaşadığımızı anlatıyoruz, bize çok gülüyor. O arkadaşlarıyla Vedado’ya gidiyormuş “hadi gelin size dondurma ısmarlayalım” diyor. Pınar  “Yok canım, siz öğrencisiniz biz size ısmarlayalım” diyor. Esin “Buranın en güzel dondurması Copalla’dadır” diyor.

Küba Devleti’nin öncelikleri halkına vermesi incitiyor bizi.

Coppelia3O anda kafamızın içinde bir geriye dönüş yaşıyoruz; birkaç gün önce Vedado’ya ilk geldiğimizde bir park görmüştük. Ortasında, etrafını sarıp sarmalayan uzun kuyrukların olduğu iki katlı, büfeye benzer bir yapı vardı. Yaklaştığımızda içeriden çıkan insanların elinde birer dondurma olduğunu gördük. Pınar “Bir dondurma için bu kadar sıra beklenmez” demişti. Meğer o meşhur Copella bizim gördüğümüz yermiş. Küba’da dondurma başka bir boyut almış, çok lezzetli, kocaman külahlarda çok ucuza alıp yiyorsunuz. Ama o meşhur dondurma parkındaki kuyruğa yalnızca Kübalılar girebiliyormuş, yabancılara satmıyorlarmış. Bizim ülkemizde olsa her şeyin en güzelini turistlere ayırıp, kendi halkımıza “sen idare et “deriz. Esin İspanyolcayı iyi konuştuğundan bir Kübalı gibi görünebildiğini söylüyor. Ama biz yine de o uzun kuyruğu beklemesini istemiyoruz. Vedado’da bir yerlerde oturup sohbet etmeyi tercih ediyoruz.

Vedado, devrimden önce bürokratların zenginlerin, ya da Diktatör Batista döneminde burada sefa süren Amerikalıların yaşadığı seçkin bir semtmiş.  Eski Havana’ya göre oldukça farklı, burada İspanyolların Kolonyal döneme ait binalarından çok Devrim öncesi döneme ait binalar görüyoruz. Geniş avlulu iki katlı villalar, süslü bahçeler, sütunlu girişleri var ama hikâyeleri Rusların yaptığı yapılarda oturan Karslılar gibi. Binaları yapmışlar ama bir daha bakımını yapmamışlar.

Vedado’da hep birlikte bir yerde oturuyoruz. Burası biraz öğrenci mekanı gibi. Mert gruptakilere aklındaki tüm soruları soruyor, koyu bir sohbete dalıyoruz hep beraber. Artık burayla ilgili tüm bilgileri almıştık artık kimse bizi kandıramaz. Kitap meselesini de soruyoruz. Meğer bu ülkede ki en ucuz ve en kolay ulaşılabilen şey kitapmış. Kimsenin kitap defter gibi şeyler alamaması mümkün değilmiş. Ve burada öğrenciler sürekli tiyatro, sinema ve sanat faaliyetlerini izleyebiliyorlarmış. Esin her hafta mutlaka oyun izleyip sinemaya gittiklerini, çok güzel dans ve müzik gösterileri izlediklerini söylüyor. “Biz de izlesek” diyoruz hemen ama öncelik Kübalılara aitmiş. Yabancı öğrenciler de bu öncelikten faydalanabiliyorlar ama turistler için aynı şey geçerli değil. Biz izlemek istediğimizde çok büyük paralar ödememiz gerekiyor. Bu hevesten vaz geçiyoruz, zaten İspanyolca da bilmiyoruz diye kendimizi avutuyoruz. Küba Devleti’nin kendi halkını her şeyin üstünde görüp, öncelikleri halkına vermesi incitiyor bizi, kendi ülkemizdeki durumumuza inciniyoruz. Bizim halkımızda böyle kıymetli olmalı, her şeyden önce gelmeli.

Havana’daki en önemli meydanlardan biri de Devrim Meydanı. Burası da Vedado’da bulunuyor. Esin’den yol tarifi aldıktan sonra pergelleri açıyoruz yine.

Kübalıların asıl kahramanı Jose Marti

Yolların ve kaldırımların genişliği, ağaçlandırması gerçekten harikulade. Refüjler ve kaldırımlar çok düzgün ağaçlandırılmış. Ağaçlar yolların genişliğine ihtişam katmış. Bu geniş bulvarlardan geçerek 1 Mayıs törenlerinin yapıldığı Devrim Meydanı’na geliyoruz. 1 Mayıs’ı burada kutlayacağız ya, önden gelip etüt yapıyoruz.

Devrim Meydanı

Devrim Meydanı

Devrim meydanı, Havana’da gördüklerimizin en büyüğü. Aslında hayatımda gördüğüm meydanların en büyüğü burası. Etrafı yemyeşil kırlarla kaplı. Bizim hep saksılarda yetiştirdiğimiz, hep yeşil kalan bir Benjamin ağacının altına oturuyoruz. Ağacı tanımakta zorluk çekiyoruz, 20 metreye yakın boy, 70-80 cm gövde yapmış ve kırmızı küçük meyveleri var. Tropikal iklimi görünce saksıdan kurtulup dev bir ağaç oluvermiş. Birimiz orman mühendisi, birimiz ziraat mühendisi, aramızdaki tartışmaya Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci olan Mert katılmıyor ama bitki örtüsü ve ekoloji konusunda hayatında alamayacağı kadar bilgi alıyor sayemizde.

Mert ülkedeki siyasal ve sosyolojik ortamı anlamaya çalışıp tartışırken, biz de ülkenin bitki örtüsü ve canlı hayatı konusunda yaptığımız tahlillerle müthiş bir beyin fırtınası yapıyoruz bir ay boyunca. Bir ülke her şeyiyle ancak böyle keşfedilir.

Meydanda dev bir anıt var. 142 metre uzunluğunda bir kule; Jose Marti anıtı, Önünde de bir Jose Marti heykeli var. Jose Marti,  hayatını Küba’nın bağımsızlık mücadelesine adamış Kübalı bir siyasetçi, bir devrimci, bir ozan, bir gazeteci, edebiyat profesörü ve elçi. 1853-1895 yılları arasında yaşamış. Bağımsızlık ve özgürlük uğruna İspanyollarla savaşırken hayatını kaybetmiş.  Kübalıların asıl kahramanı Jose Marti, Che Guavere ve Fidel Castro’dan daha çok seviliyor.

Jose Marti Anıtı

Jose Marti Anıtı

Kulenin içerisinde bir asansör var, en tepe noktasına kadar çıkılabiliyor. Bu kulenin tepesinden neredeyse tüm Havana’yı görebiliyoruz. İndikten sonra ara sokaklardan Vedado’nun merkezine gitmeye çalışıyoruz ama resmen kayboluyoruz. İnanılması zor ama Çin mahallesine düşüyoruz. Çinlilerin gelip Küba’ya da yerleşmiş olmaları kimin aklına gelir. Oturdukları evler lojman tarzında, zamanında Ruslar yapmış. Şimdi ise bakımsızlıktan dökülüyor. Burası köy gibi bir yer ama Havana’nın tam ortasında bir yerdeyiz. Açıkçası biraz ürküyoruz da etraf ıssız ve ilk defa büyük köpekler görüyoruz.

Talihsizlik bu ya yağmur yağmaya başlıyor, halbuki yarım saat önce güneş her yeri kavuruyordu.  Yağmurun dineceğini düşünerek yanılıyoruz. Caddeye çıktığımızda kendimizi şiddetli bir yağmurun altında buluyoruz. Hemen bir benzin istasyonuna sığınıyoruz.

Buradaki benzin istasyonları bizimkilerden çok farklı, her türlü ihtiyacınızı alabileceğiniz küçük market görevini görüyorlar. Ayrıca fiyatları diğer yerlere göre çok daha uygun. İçecek ve yiyecek sattıkları için bunun önünde birkaç masa ve üstünde tentesi var. Yağmurun biraz sonra dinmesini beklemek için içecek bir şeyler alıp oturup bekliyoruz. Bu öyle bizim bildiğimiz yağmurlara benzemiyor, kovada dökülüyormuş gibi yağıyor. Hayatımda tropikal yağmur görmemiş biri olarak kayda alıyorum bu anı.

Yağmurlu mevsime geçiş döneminde olduğumuz için bu yağmurlara yakalanmamız doğal. Sanki gökyüzünden hortumlarla su sıkılıyordu yeryüzüne. Havanın sıcak olması ise başka bir sıkıntı, bu yağmur serinletmiyor hiçbir yeri.

Küba Devrimini yapmış bir Gerillayla geçirilecek bir günden daha önemli olabilir ki?

Mert yine ortadan kayboluyor. Kendine sohbet edecek birilerini arıyor olmalı derken arkada yaşlı bir amcayla koyu bir muhabbete daldığını görüyoruz. Yüz ifadesinden anlıyoruz ki çok keyifli bir sohbet yapıyor.

Kendisine bakındığımızı gören Mert heyecanla yanımıza geliyor; “arkadaşlar bir gerilla buldum”, şaşkınlıkla bakıyoruz, ne gerillası yahu 2000’li yılların Küba’sındayız. Tanıştığı amca Küba devrimi sırasında dağlarda savaşmış eski bir gerillaymış meğer. Biz de heyecanla koşarak yanına gidiyoruz. Amca bize Küba’nın meşhur birası Bucenaro’dan ısmarlıyor, inanamıyoruz. Küba’da bize bir şey ısmarlamak isteyen birisiyle ilk kez karşılaşıyoruz.

Yağmur sırasında benim asıl dikkatimi çeken her tarafı düzlük olan böyle bir yerde sular birikip göletler ve taşkınlar oluşmuyor Bizim memlekette bu yağmur 10 dakika yağsa şimdiye kadar balık adam kıyafetlerimizi giymiş olurduk.

Sohbet çok iyi gidiyor ama gözümüz kulağımız yağan yağmurda. Öyle şiddetli yağıyor ki tentenin bazı yerleri akıtmaya başladı. Benim asıl dikkatimi çeken her tarafı düzlük olan böyle bir yerde sular birikip göletler ve taşkınlar oluşmuyor. Bizim memlekette bu yağmur 10 dakika yağsa şimdiye kadar balık adam kıyafetlerimizi giymiş olurduk.

Eski Gerilla bize bu yağmurun dinmeyeceğini söylüyor. İtiraz ediyoruz, “olmaz” diyoruz, daha günün ortasındayız, gidecek çok yerimiz var. Eski Gerilla bizi evine davet ediyor, yakında arabası da varmış. Küba Devrimini yapmış bir Gerillayla geçirilecek bir günden daha önemli olabilir ki? Gözlerimiz parlıyor hemen atlıyoruz arabaya. Çok eski model kapıları bile zor kapanan bir arabaya biniyoruz. Yağmurdan önümüzü bile göremiyoruz. Kısa bir yolculuktan sonra eve geliyoruz. Üç katlı, bahçe içerisinde çok eski bakımsızlıktan dökülen bir ev.

Bahçesinde güzel bir verandası var, yağmur olanca coşkusuyla yağmaya devam ediyor ama hava sıcak olduğu için evin içinde oturmanın bir manası yoktu. Küba’daki her evde olduğu gibi burada da sallanan sandalyeler var. Mert o kadar heyecanlı ki bir an önce oturup sohbet etmek istiyor. Verandada oturup koyu bir sohbete dalıyoruz. Bu yaşadıklarımızı unutmamak için hepsini kayda alıyoruz. Aklımızdaki soruları soruyoruz, hep kitaplardan okuduğumuz şeyleri gerçek bir gerilladan dinliyoruz.

Bugün çok şanslıyız yada doğru yerde doğru zamandayız. Kendisi Lübnanlı bir anne ile Kübalı bir babanın çocuğu. Irak, Suriye, Lübnan ve Türkiye’de bulunmuş. Ve bizim Suriye politikalarımızı hiç beğenmediğini söylüyor. Eline silah almış ama insanları öldürmeyi doğru bulmadığını, kendilerine saldırıldığında, kendilerini korumak için silah kullanmak zorunda kaldığını söylüyor. Geleceğe dair umutları çok güçlü, zamanın sosyalizmin lehine işleyeceğini düşünüyor. Gezimiz boyunca da göreceğiz, Kübalılar naif insanlar, oldukça kibar, sıcakkanlı ve samimiler. İlk gün tam turizm bir tuzağına düşmüştük, Sultanahmet’in ortasına düşmüş şaşkın turistlerle aramızda hiçbir fark yoktu. Kübalıları tanımaya yeni yeni başlıyoruz.

Tek başına dünyaya kafa tutmak öyle kolay bir iş değil

Sohbeti bitirdik ama yağmur hala yağıyor. Ev sahibimizin ise bizi hiçbir yere bırakmaya niyeti yok. Bize evini gezdirmeye başlıyor, alt katta kendisi kalıyor. Başka bir ülkede olsaydık “antikalarla döşenmiş bir ev” diyebilirdim ama burada her yer böyle. Eşyalar 50, 60’lı yıllardan kalma, o zamandan bu yana değiştirilmemiş. Küba’ya uygulanan ambargo hayatı çok fazla olumsuz etkiliyor. Böyle dediğimize bakmayın, içeride, çok güzel abajurlar, piyano ve duvarlarda harika tablolar var.

Genel olarak evlerde lüks tüketim malzemelerine rastlamasak da hepsinin duvarlarında tablolar ve birçok evde piyano var, kütüphane var. Bizim ülkemizde o piyanoyu tabloları satılır, yerine yumuşak koltuklar veya klima alınır.

Bize mohito içip içmediğimizi soruyor. Biz içtiğimizi söylesek de “size turist işi, çakma mohito vermişlerdir, ben size gerçek bir mohito yapacağım” diyor. Misafirperverlik harika. Bu sayede Mohitonun nasıl yapıldığını da öğreniyoruz.

Bize evine gelen ziyaretçilerle ilgili hatıralarını gösteriyor. Hepsi bir şeyler yazıp bırakmış, eski aile fotoğraflarını, devrim öncesi kimlik ve pasaportlarını gösteriyor. Hepsi özenle saklanmış.

Geleceğe dair umutları çok güçlü, zamanın sosyalizmin lehine işleyeceğini düşünüyor.

Sonra evinin üst katlarını gezmeye çıkıyoruz. Buraları turistlere kiralıyormuş. Onların girişleri evin dışında farklı bir yerden. İlk kat orta derecede mütevazi döşenmiş iki odadan oluşuyor. Üst kat ise çok güzel döşenmiş, lüks bir otel süiti gibi. Duvarlarda çok zevkli tablolar var, bir sanat galerisi gezmenin keyfindeyiz.

Artık hava kararıyor ve yağmur tamamen dinmese de biraz hafifliyor. Evimiz buraya çok uzak, “taksiye binip gidelim” diyoruz. Bize burada turistleri kazıklamaya çalışan art niyetli insanların olduğunu, onlardan kendilerinin de çok rahatsız olduğunu söylüyor. Bu yüzden kendisi bir taksi çağırıyor ve taksi şoförüne bir şeyler söylüyor bizim için. Kırk yıllık dostumuzdan ayrılır gibi ayrılıyoruz, sarılıyoruz uzun uzun.

Galiba Küba’nın gerçek yüzünü yeni görmeye başlıyoruz. Sokakların arasına dalıp insanları tanıdıkça bu ülkeye olan ilginin boşuna olmadığını anlıyoruz. Tek başına dünyaya kafa tutmak öyle kolay bir iş değil, hele de arkanda halkın yoksa. Küba’da halkın büyük baskılar altında tutulduğunu söylüyorlar ya, biz de merak ediyoruz bunu. Burada geçireceğimiz günler, tüm bunları öğrenmek için büyük bir fırsat bizim için.

Taksiden Malecon‘da daha öncede yemek yediğimiz bir restoranın önünde iniyoruz. Burası daha önce yemek yediğimiz bir yer, hem de evimize çok yakın ve okyanus manzaralı çok şık bir restoran. Pınar ve ben her zaman ki gibi masaya oturur oturmaz vejetaryen olduğumuzu, bize et ve et ürünleri olan yemek vermemelerini söylüyoruz. Menüden bir önceki akşam yediğimiz siyah fasulyeyi ve pilavı işaret ediyoruz. Garson “ama bu fasulye domuz yağıyla yapılıyor” dediğinde, her önüne geleni yiyen Mert bize gülmeye başlıyor, bizse birbirimizi suçluyoruz; ama ben sana demiştim bunun tadında bir gariplik var çok ağır kokuyor…

Yol gidene yakışır!

Bu akşam Havana’daki son akşamımız, eve gidip eşyalarımızı toplamadan önce gece sokakları turlamaya karar veriyoruz. Havana’nın en turistik caddesi Obispo caddesini turlarken, caddenin sonundaki meydanda bir hareketlilik görüyoruz. Meydanın başında bir tiyatro binası var, kapıları açık önünde bir grup gösteri yapmaya hazırlanıyor gibi görünüyor. Yaklaştığımızda bize festival olduğunu söylüyorlar biz hemen bizi kandıramazsınız diyecekken afişleri görüyoruz. Gerçekten dans tiyatrosu festivali var ama yarın akşam başlıyormuş. Oysaki biz sabah erkenden Vinales’e gideceğiz.

Tiyatronun görevlisi 3 gün sürecek çok güzel bir festival olacağını, planlarımızı erteleyebileceksek kalmamızı söylüyor, hem de herkese bedavaymış. Ama Havana’da planlarımızdan çok kalmıştık zaten. Biz de provaları izlemekle yetiniyoruz. Dansçılar önce ısınma egzersizleri yapıyorlar, ışıklar ayarlanıyor, meydandaki yerlerini ayarlıyorlar. Gideceğimiz yerlerde de mutlaka böyle gösterilerle karşılaşacağımızı ümit ederek evimize doğru gidiyoruz. Yarın erkenden Vinales’e gideceğiz, gidip eşyalarımızı toplamamız gerek.

Küba’nın bize göstereceği daha çok sürpriz var, Havana turizmin çok yoğun olduğu bir şehir, ister istemez dünyanın diğer şehirlerine benzemeye başlamış. Yarın Küba’nın kırlarına, köylerine, diğer şehirlerine doğru yola çıkacağız. Küba’nın gerçek yüzü bizi yollarının sonunda bekliyor olabilir. Yol gidene yakışır diyerek, topluyoruz valizlerimizi.yazisonuikonu

Devam edecek…  @FilizTanya | filiztanya@gmail.com



Yorum yok

Ekleyin