Havalandırma

|

Havalandırmadan gece gökyüzüne bakınca bir tutam yıldız, küçük bir ateş gibidir. Bülent o ateşin başına nefes almayan dostlarını toplar sohbet eder.

hapishane
                                         “edebiyat, sıradan konuşmaya karşı örgütlü bir şiddeti temsil eder”
Roman Jakobson

Kısacık gökyüzü.  Hep aynı kuş. Uçuyor. Aynı yöne. Bulut geçse, hiçbir şeye benzemiyor. Yağmur yağsa, yağmur. Güneş açsa, güneş. Asker kulübesinde asker. Hep iyiye benzeyen, sadece iyiye benzeyen ama içinde insan olmayan gardiyanlar.  Benim taş kafam mı bilmiyorum ama benden daha kötüsü sanırım onlar. Ben! Ben, bir kar tanesinin damarından. Soğuk. Güneş ışınlarının dik düştüğü yere. Sıcak. İnsan eliyle insana örülmüş, nefesli mezar. Göğsüm onlarca ölü. Sırtımda hiç göremediğim dünya ortasına yerleştirilmiş. En acımasız sıradağlar, hapishane. Sekiz kollu dev. Her kucağım on beş metre. Taş. Kimse sarılmaz bana, kimse kaçıp gelmez. Yaşamak için doğan gün. Uykusunda dişlerini sıkan birinin sert çehresi. Altında ve üstünde kasılı duranlar. Aileler. Gölgeler. Hiç at görmemiş ama çokça atın olduğu, bağırarak söylenen şiir duymuşum. Oysa konuşmak için hiç mi zamanım olmadı! Ağzımı her açtığımda sağa sola savrulan diller. Büyük kentlerinizde göğe yükselenlere beton mu diyorsunuz. Gelin de taş görün. Güneş vurmuyor, soylu şehirlerde gövdenize. Kaçacağınız, sıkıştığınızda işeyeceğiniz bir ara sokağım yok.  Gölgeniz artık uzamıyor. Diğer adım gölgekısan.

Gerçeklerin gölgesi olur, doğruyu gösteren gölgeler. Ve sadece doğrular uzar. Yirmi iki insan gölgesi. Geçen yaz ayına kadar kırk dört ayak. Bir tanesi kesildi. İşkenceden sonra tedavi edilmeyince kangren oldu Ali Rıza. Yirmi iki insan. Kırk üç ayak. Ali Rıza’nın sol bacağının yalnızlığı. Bir kapının aralığından bakar gibi, onun sağ bacağının boşluğundan bakıyorum insan adımlarına ve o koku çarpıyor yüz kenarıma. Kendi kokum. Kendiliğinin kokusu. Duvar yalnızlığı. Yaranın üzerini bağlamış kabuk. Soyulması ne güzeldir değil mi! Eh soymaya çalışan olmuyor değil. Arada soyup kaçanda. O kabuk kalktığında bir başka vuruyordur eminim duvar yalnızlığı. Sabır. Değişen, çoğalan gölgeler.

Sabır. Yürüyünce bir yukarı bir aşağı, rüzgârda kalkıp inen bir dal gibi. Bedeni engebeli bir yol, iniyor, çıkıyor Ali Rızanın. Bacağına mermi isabet etmiş. Bacağın arkasından girip çıkmış. Mermi acemi bir polisin tabancasından fırlamış. Mermi bacağını parçalayıp, çatıştığı kömürlüğün kapısına saplanmış.

İşkencede diz kapağının altındaki mermi deliğine elektrik verdiler, sigara söndürdüler, anasına bacasına küfür ettiler. Ölü ele geçirdikleri arkadaşlarının cansız bedenlerinin fotoğraflarını gösterip üzerine işediler. Ali Rıza hiç ses etmedi. Bacağına küstü.  Bacağındaki kurşunla geldi. Bir akşam kan oturdu dizinden bileğine kadar gitmedi. Ağrı kesici haplar, iğneler. Tesirsiz. En son, kesilecek yoksa yayılır dediler. Polis kontrolünde bacağı kesildi. Yaralı yakalandı. Yaralı yaşıyor.

Ali Rıza, elinde küçük bir yemek kaşığı, havalandırmanın ortasını eşelemeye başladı. Her sabah ve her öğlen, güneşin gözle göründüğü her an. Bir gün. İki gün. Sonra ilk gün oluverdi, hepsi. İlk gün gibi eşeledi.  Sonra üç. On, yirmi, ay devrildi. Kulübedeki asker dayanamayıp “tünel kazmak yasak” dedi. Ali Rıza askere baktı. Elini alnına koyup gözüne gölge düşürdü. “Tünel değil, ağaç dikeceğim.”  İyice derin olduğunu düşündüğünde saksıyla bir limon ağacı getirip havalandırmanın ortasına yerleştirdi. “Asker asker, burada toprak yok, ama tabut çıkacaksa toprağını da yanına koyacağız. Bir yerde mezar varsa, orada toprak da vardır.” Belki bir karış kadar havalandırmanın betonunu tam iki ay eşeledi ve saksıyı ortasına yerleştirdi.  Limon ağacının etrafında halay çektiler. Bir liste oluşturup su verecekleri yazdılar. İlk su verecek, Sinan. Her sabah onunla uyanıyorum.

Beş yıldır her sabah. Sabah, saat kaç belli olmaz burada. Uyandın mı sabah işte. Güneş aydınlatmaz, yeni yıkanmış bir adam suratının ışıltısı vurur güne. Spordan önce, ilk Sinan çıkar.  Bu tam beş yıldır böyle, nereden getirmiş, nasıl sokmuş içeri bilmem, ama elinde ince, oval, biri lacivert, öteki beyaz iki taş. Sanki durgun bir suda taş sektirir gibi, hafif eğilip betona paralel, kaysın diye hızlıca fırlatırdı. Şimdiye kadar en fazla üç defa sekti taş. Bir, iki, üç. Bir kere dört defa sekti gibi oldu ama Sinan da ben de bilemedik. Pek içine sinmedi. Zaten benim derdim değil. Benim derdim, beş yıldır her sabah Sinan’ın tık tık eden taş sesiyle uyanmak. Taşı taşla uyandırmak.

Yazardır Sinan.

D harfi ne güzeldir, E den önce, E harfi bir dostta uzanan el gibi güzeldir, V harfi gökyüzüne ağıt yakan bir ananın ağzı gibi, R harfini bir sürü kelimede kullanırsınız ama tek anlamlı olduğu yer V ve İ harfinin ortasıdır. İ harfi dik duran bir insanı temsil eder. M harfi birbirini omuzdan tutup halay çeken yoldaşlara benzer. DEVRİM kelimesi nefes alan bir canlıdır.”

Adını bir hediye gibi taşıdı yeni doğan çocuklara. Sinan, havalandırmadaki o tek ağaca bakıp ormana dalar. Annesi hep başka kadınların, o başka kadınların çocuklarının rüyasını görür.  Bunu bilir, bilir de bir kez bile taşlarını sıkıp fırlatır gibi dahi yapmadı gökyüzüne.

Gökyüzü. Öyle arada damlayan gecekondu tavanı gibi. Akşam nöbetini Bülent ile tutmayı severim. Esmer, gölgesi tenine saklanmış.  Uzanır havalandırmaya, gökyüzüne bakar, yıldız falı açar. Geçen biri daha kaydı da canı çok sıkıldı “al sana biraz daha karanlık” deyip limon ağacının yanından kalkıp yüzüme tükürdü.  Havalandırmadan gece gökyüzüne bakınca bir tutam yıldız, küçük bir ateş gibidir. Bülent o ateşin başına nefes almayan dostlarını toplar sohbet eder.

“Burada değişmeyen tek şey biziz, ölümü değiştirdik. Ölüm ve yaşam, et ve tırnak gibi ayrılmayacak değil. Onları ayırdık. Ölüm kafatasımızdaysa, askerin copuyla kırıp çıkardık. Öldük. Ölüm açlıksa,  en güzeli dost nefesi, onunla besledik. Bize ölüm yok.”

Yıldızlardan biri kayınca ateş biraz sönümlenir, o vakit Bülent’in keyfi kaçar. Yüzüme tükürür.  Bütün dipler Bülent’in uğultusuyla dolu. Sızı. Her anlamlı sözü sen mi söylersin? Volta atarken sanki burada değil de, evlerin arasında yürürmüş gibi, zikzaklar çizer. Gülmek isterim de gülemem. Yaradılışıma ters. Sert, soğuk durmalıyım. Bana çarptılarmı rutubetli bir duvara değil, geleceklerine toslamaları lazım ki o lazımlık benle yapılmış. Bunu Bülent’e dinletemezsin. Kendi duvar olur, şaşırırsın. Uzun kirpiklerini bir kez bile aşağıya indirmeden bekler, yeter ki meydan okuma olsun. Meydan okuma…

Meydan okuma. Maltaya ne ektiler de hasadı şafak oldu. Neyin tohumunu buldular burada. Kendilerinden başka hangi canlıya eriştiler. Yüzlerinde ekili, zamanı mayalıyorlar. Kan. Kırıp kenarında durdukları sandık, içinden çıkan ışık. Böyle hazırlanıyorlar sanki, yani tam olarak böyle olmayabilir. Ama hiç mi sökmedim ciğerlerindeki nefesi, bir diğeri alıp o nefesi, en değerli nimet gibi en yükseğe bıraktı, öperek. Hiç mi parçalamadım onurlarını. Yüzlerine basmadım mı? Kırılan dişlerinin acısı. Taze gövdelerini sancak gibi gerip kalktılar. Dalgaların çarptığı romantik kayalardan değil benim ırkım. Sert. Ölümle doğmuşum ama bir ölümü nasıl anlatırsan ölüm olmaz ki. Bu nasıl meydan okuma, yosun tutmuş birkaç çıkıntımdan orman yaratmak. Bu nesil. Ellerinde bir uğultu. Ağızları ah çekmezler.yazisonuikonu

«Defter»



Yorum yok

Ekleyin