Gördüklerim, göremediklerim, göreceklerimiz

|

Tarihsel bilgimizden yola çıkarak öngörebildiğimiz ise demokratik beklentinin azalacağı, silahların hızlı biçimde konuşmaya başlayacağı, “oh olsun” diyenlerle “ hesap soracağız” diyenlerin birbirine girmeye başlayacağı.

?????????????

?????????????

Yola çıkmadan bir gün önce polisin sendikaları uyardığı söylentisini duydum, “otobüsler yola çıkartılmayacak” diye. Eylemi engellemek için, kalabalık az kalsın için…

Yine de şansımızı deneyelim.

Hava karardıktan sonra çocuğum ve eşimle öpüşüp koklaşıp, çocuğumuza da bir yalan uydurup evden çıkıyorum. Murat Can ve Cebrail Hoca ile buluşup otobüslerin kalkacağı yere doğru gidiyoruz.

Etrafta polis beklerken hiç bulunmadığını ya da fark etmeyeceğimiz bir yerden takip ettiklerini görüyoruz.

  • “Polatlı’da çevirecekler demek ki.”
  • “Yav o kadar bekletmeseler de burda yapsalar” vb. vb.

Sohbetteyiz.

Yola çıktık. Hiçbir sorun yok. Otobüsün içi neşeli. Hasta haliyle yollara düşenler, evde yapacakları olup erteleyenler. Üniversite sınavına hazırlanan oğluna yemeği nasıl yapacağını telefonda tarif edenler. Dişlerini fırçalamasını tembih etmeyi unutmayanlar. Hayat işte, sürüyor kendi dertleriyle.

Kula’ya varıyoruz. Biraz uzun bir mola. Molayı bitirip kalkacakken Ebru soruyor:

  • “Deniz, internetin çekiyo mu?”
  • “Valla az önce baktım ben gayet iyiydi”
  • “benimki çekmiyor”
  • “Bakayım bi daha”

İnternet yavaşlamış. Karartma başladı diye geçiyor aklımdan, neyse Polatlı’da bakıcaz duruma.

Altı’da Sivrihisar’da mola veriyoruz. İnternet aynı, çekmiyor. Polatlı’ya bakıcaz.

Bir buçuk saatlik moladan sonra kalkıyoruz. Herkes geç kaldık diyerek homurdansa da neşeler aynı.

Polatlı’yı uyuklayarak geçiyoruz. Bir şey yok. İyi hadi bakalım.

Ankara’ya iniyoruz. En arkada kalan otobüslerden birindeyiz. Gara uzak bir mesafedeyiz. Gara doğru yürümeye başlıyoruz. Belediyenin önünde bir midibüs çevik dışında polis yok.

Bu arada Süleyman arıyor, geldik diyoruz. Gara yaklaşınca onun bulunduğu tarafa –Arena Spor Salonu- yöneliyoruz. Cebrail Hoca arkadaşlarıyla görüşmek için kalabalığın olduğu yere doğru gitmeye hazırlanırken “gel işte, sonra bulursun” deyip Süleyman’ın yanına gidiyoruz.

Bulunduğumuz yer, Gar’ın karşısındaki meydana en fazla elli metre uzakta. Süleyman görevli olduğu için bir yandan çeşitli şehirlerden gelen mühendis arkadaşların kumanyaları, pankartları, düzeni vb ile ilgileniyor, bir yandan da bizimle sohbet ediyor. Biz de mavradayız. Spor Salonu’nun önünde bir direkte smaca çıkmış bir basketbolcu mankeni var, ona bakıp : “Arkadaş, çocukcağız basketi kaçırdı diye çarmıha germişler, bu kadar da olmaz ki” deyip gülüyoruz.

Diyarbakır’dan gelen makine mühendisleri sıra olup kalabalığın olduğu yere doğru ilerliyorlar. Ellerinde “ Jiyan bı Aşıti xweşe” pankartı var. Kürtçe bilmediğimizden yaşamın bize  hiç farkettirmeden öğrettiği Kürtçemizle anlamını çözmeye çalışıyoruz.

  • “Jiyan; yaşam demek, aşiti; barış, xweşe de hoş ise, hımmmm hayat barışla güzel…”jiyan-bi-asiti

Onlar ilerliyorlar, biz de kumanyaları bitirip ne yapalım diye konuşuyoruz. Süleyman “ benim görev tamamlandı, gidelim mi o tarafa?” deyip sorumlu arkadaşına bilgi verip hemen yanımıza geliyor. Tam ilerleyeceğiz. Bammmmmm.

Şaşırmaya, ne oldu diye sormaya vakit kalmadan ikinci bammmmmm.

Bir telaş başlıyor karşıda. Çevremizde bulunanlar o tarafa doğru koşmaya başlıyor. “Durun, gitmeyin” diye bağırıyorum, kimse dinlemiyor.

  • “Ses bombasıydı, telaş yaratıyorlar, bir tane daha var”

Hiç de öyle değil, sonradan öğreniyorum. Bombalar çok güçlü ama kalabalıktan ses o kadar soğuruluyor ki ben ses bombası diye düşünüyorum, ta ki yerde kopan parmak parçalarını ve o taraftan gelen gençlerin sırtlarında küçük küçük et parçalarını görünceye kadar.

Murat Can çok genç, ilk kez böyle bir şey görüyor. Onu korumak geçiyor aklımdan birazdan polisler tomalarla çeviklerle gelecekler kaçabilecek bir yerimiz yok. Arena’yı hemen güvenlikçiler geçişe kapatıyor. Sıkışıp kalacağız ortada. Murat Can’da ise korku diye bir şey yok. Keza Cebrail Hoca’da patlamanın olduğu yere gitmeye çalışıyor. Süleyman da. Bir an karışıklıktan kaybediyoruz bir birimizi ve yolun karşısında gaz bombası ile birlikte polisler havaya ateş açmaya başlıyor. Taksiler hızlı hızlı yaralıları taşıyor. Arabaları kan içinde kalmış ama taşıyorlar. Bu hoşuma gidiyor bir yandan, öte yandan ise koşa koşa gelen küçük çocuklar var ağlıyorlar. Onlara ne yapabilirim. Sadece “ çocukları olanlar arkaya gidin polis gelmeden, bir şey olmasın onlara, sakinleştirin” diyebiliyorum. Duyan oldu mu hiç bilmiyorum.

Elinde megafonla genç bir arkadaş çağrı yapıyor; “dostlar ben Diyarbakır patlamasında da ordaydım, bugün de burdayım, kaçmayın, korkmayın, sakin olun, dağılmayın”

O sıra da iki akrep, TCDD’nin köşesinden alana doğru girmeye çalışıyor. Gençler kesiyor önünü ikisinin de. Camlara, kaportaya güçleri yettiğince vuruyorlar, “ambulanslar gelsin”. Akrepler duruyor ilerlemiyorlar. Tandoğan’dan bir grup çevik kuvvet gelmeye başlıyor. Diğerleri de Gençlik Parkı’ndan. Ambulans hala ortada yok. Taksiler ilk görevi yerine getirmeye çalışıyor onların yerine.

Birbirimiz kaybettik. En son geriye Belediye’nin o tarafa gelip telefonla bilgi vermeye başlıyoruz. Önce eylemde olduğunu bildiğimiz arkadaşlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Açmayan oldukça sakinlik merak ve telaşa kayıyor yavaş yavaş.

Pankartlara sarılmış yaralı bir bayanı taşımaya çalışıyor bir grup, yaralı bayan telefonla konuşuyor, muhtemelen yakınlarını sakinleştirmeye çalışıyor ama kan kaybı hızlı, görülüyor. Adını bilmiyorum, kendini tanımıyorum akıbetini sorayım sonra.

İlk ambulans geldiğinde bir grup ambulansa öfkeli, diğerleri onları sakinleştirip yolu açmaya çalışıyor. Camı çerçevesi indirilmiş bir trafik polisi arabası içine bir yaralı almış ilerlemeye çalışıyor. Onun yolunu açmaya çalışıyorum ben de. Çünkü herkes elinde ne varsa fırlatıyor o tarafa içinde yaralı olduğunu göremiyor yattığı için. Sonradan öğreniyorum ki, patlamadan sonra trafik polislerine saldırmış bir grup, onlarda anahtarları bırakıp kaçmışlar. Gencin biri de yaralı bindirip içine hastaneye götürmüş.

Telefonlara sarılıyoruz ama ya hatlar dolu ya da kesik, kimseye ulaşma şansımız yok.

Birbirimiz kaybettik. En son geriye Belediye’nin o tarafa gelip telefonla bilgi vermeye başlıyoruz. Önce eylemde olduğunu bildiğimiz arkadaşlarımıza ulaşmaya çalışıyoruz. Açmayan oldukça sakinlik merak ve telaşa kayıyor yavaş yavaş.

Aradan bir onbeş, yirmi dakika geçiyor. İlk aklımıza gelenlere ulaştık. Cebrail Hoca’yı da bulduk. Ölülerin, yaralıların olduğu yere gitmiş. Gördüklerini anlatıyor. Sadece öfkelendirmeye yarıyor.

Sıhhıye’ye ulaşmak lazım. O hattan gidemeyiz. Maltepe ‘ye çıkıp, Kızılay üzerinden ulaşmamız lazım.

Maltepe’de yol boyu kadın isimleri ve telefonları olan kartvizitler yerlerde. Bütün gün Ankara’nın en merkezi yerlerinde bunları görüyoruz. Göreve gelir gelmez Ankara’nın logosunu Türk ve Müslüman bulmayan belediye başkanının şehrinde fuhuş ortalığa dökülmüş. Uyuşturucusunu kumarını bilmiyoruz tabii. Ahlaksızlık şehri sarmış ama şehir Türk ve Müslüman.

Maltepe’den Kızılay’a yürüdükçe ağlayan gençler ve kadınlar var. Bir biçimde meydandan çıkabilmişler. Durup onları teselli edecek vakit yok. Hızla yürüyoruz.

Kızılay’da arkadaşlarla buluşuyoruz. İlk işim eşime ve çocuğuma haber ulaştırmak; “ ben iyiyim, merak etmeyin, çocuğa televizyon izletme”

Annem arıyor bir yandan, Ankara’ya geleceğimi onlara söylememiştim ama saklamanın gereği yok “iyiyim, burda durum kötü, siz de haberleri izlemeyin, kapatın hemen, moralinizi bozmayın.”

Keza olayı duyan bütün arkadaşlarım arıyor. “Nasılsın, iyi misin? Yapabileceğimiz ne var?” Sağolun dostlarım. Hayatta biriktirdiğim en güzel şey insanmış, görüyorum.

Kızılay’da eylemin iptal edildiğini öğreniyoruz. O zaman yapılacak tek şey kan anonslarına uyup hastanelere gitmek.

TTB, yaralı ve ölü sayısını, hangi kanlara ihtiyaç duyduklarını sosyal medyadan duyuruyor. Televizyonlarda ise Kızılay başkanı “kana ihtiyaç yok, stoklar yeterli” diyor. Negatif, özellikle “0” negatife ihtiyaç varmış. Bizimkiler uymasa da hastaneye gidiyoruz. Bir yandan da hastane çevresinde faşistlerin kan vermeye gidenlere saldırdığı haberleri geliyor.

TTB, yaralı ve ölü sayısını, hangi kanlara ihtiyaç duyduklarını sosyal medyadan duyuruyor. Televizyonlarda ise Kızılay başkanı “kana ihtiyaç yok, stoklar yeterli” diyor. Negatif, özellikle “0” negatife ihtiyaç varmış. Bizimkiler uymasa da hastaneye gidiyoruz. Bir yandan da hastane çevresinde faşistlerin kan vermeye gidenlere saldırdığı haberleri geliyor.

Hastane, uzun süredir görmediğimiz arkadaşlarımızı görmekten başka bir işe yaramıyor. Çok kalabalık. Her yaralı çıktığında bir hareketlenme ve sloganlar dışında öğrenebileceğin bir şey yok. Listelere bakıp tanıdık var mı, onu aranıyoruz. Bir arkadaş, tanıdığı olan birinin Malatya’daki ailesine ulaşmış, aile apar topar yola çıkmış, onu sahiplenmeye, ihtiyacı varsa gidermeye çalışıyor ama ulaşmak kendisine ne mümkün.

Kızılay’da grupların toplandığını, Halkevlerinin Sıhhıye’ye doğru yürüdüğünü duyuyoruz. O tarafa gidelim bari.

Kızılay’da kalabalık var. Konur’da yere büyük bir pankart gerilmiş, üzerinde karanfiller. Birbirleriyle tartışan gençler. Ortam gergin. Gençler çatışmak istiyor gibi geliyor bana. Öfkeyi dindiremiyorlar.

Gün böyle böyle gergin bir bekleyişle geçiyor. Daha çok haber alıp vermek üstüne.

Sohbetler, “kim yaptı?” üstüne fazla şekillenmiyor. Diyarbakır’ı Suruç’u kim yaptıysa bunu da o yaptı. Bombalama emrini kim verdi hiç önemli değil. Bir kişi ile biten bir şey yok. Ortada olan şey “insanlar artık sokağa çıkamaz hale gelsin, korku hakim olsun, kimse hesap soramasın. Düzen bildiği gibi devam etsin.”davutoglu

Terör nedir?

Herkesin herkese güvensizleştirilip, konuşmaktan korkar hale getirilmesidir. Bunu isteyen de teröristtir.

Akşam saatlerinde her şehirde protesto eylemleri haberleri geliyor. Herkes sokağa dökülmüş. İstenilen şeyin tutup tutmadığını ilerleyen zamanda göreceğiz ama ilk gün bu hesap boşa çıkartılmış görünüyor. İstanbul görüntüleri içimizi okşuyor. Korku değil öfke var.

Bundan sonra ne olur? Geleceği bilmek imkansız. Tarihsel bilgimizden yola çıkarak öngörebildiğimiz ise demokratik beklentinin azalacağı, silahların hızlı biçimde konuşmaya başlayacağı, “oh olsun” diyenlerle “ hesap soracağız” diyenlerin birbirine girmeye başlayacağı. Ülke tam bir kaosa girecek ve toplumsal yıkım hızlanacak. Ondan sonrası… Güç kimin elinde kalırsa… Suriyelileşecek miyiz? Olduk mu yoksa? Olduk bile.

Farkında değilseniz son üç ayda olanları bir gözden geçirin. Sesi çıkmamış gruplar, hareketler, partiler de girecek işin içine. Sorun Kürt- Türk, Sünni-Alevi gibi açıklanamaz. Açıklamaya çalışanlar ise sadece kafa karıştırıp sorunu gördürmemeye çalışanlardır.

Ortadoğu’nun içinde kocaman bir savaş var ve biz de bu yangına körükle daldık. Kendini millici, ulusalcı sanan katliam düzeninden beslenen kuzgunlar aradığını bulmuş havasındalar. “Bu meydan kanlı meydan” diye halay çekiyorlardı, diyorlar. “Şu, bununla arasına mesafe koysun” diyorlar. Peki kana, çocuk ölümlerine, sadece demokratik talebi olanların öldürülmesine onlar mesafe koyabilecekler mi? Koymayacaklar. O zaman sormak lazım; gerçek terörist kim?

Halkın güvenliğinin belirsizliğe itildiği, buna açık çek verildiğini ne zaman görecek yıllardır bu iktidarı sırtlarında taşıyanlar.

Başbakan çıkıp “eylem yapmadan canlı bombaları durduramayız” minvalinde bir şeyler söylemiş. Yoldan geçeni “makul şüphe” diyerek tutuklayan yasayı çıkartan bu başbakanın olduğu hükümet değil miydi? Bu sözlerden çıkacak sonuç “herkes birbirini yesin” değil midir? Halkın güvenliğinin belirsizliğe itildiği, buna açık çek verildiğini ne zaman görecek yıllardır bu iktidarı sırtlarında taşıyanlar.

Bir arkadaşım kendi hesabından paylaşmış: “Siz bana saatlerce 9 yaşında bir çocuğun ölüsünü arattırdınız! Hiç unutmam..” Çocuk ölülerini aramak mı istiyorsunuz her gün? Hepinize soruyorum.

Sorumluluk bir kişinin elinde gibi görülüyor oysa hepimizin elinde. Ya katliam düzenini bozacağız ya da yok olup gideceğiz.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin