Gezi’nin yolu Kürdistan’a uzanır mı?  

Muharrem DEMİRDAŞ-H. Cengiz GÜLTEKİN |

ve bir halk kendi kurtuluş mücadelesini verirken ve bu nedenle her gün katledilirken eylemsizliğimizi sorgulayalım.

Dede_torun_kurdistan

“ey büyük Mezopotamya

İki bin yıllık gece

Dön geri bak

Kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda”

Türkiye Kürdistan’ı aylardır abluka altında. Hemen yanı başımızda bir işgal var; devlet saldırıyor. İktidarlar değişti, lakin kadim devlet geleneği değişmedi. Bu toprakların eskimeyen hikâyesi bu yaşananlar. 1900’lerin başı itibariyle milliyetçi/ulus-devletçi, muhafazakar yeni paradigma ile biçimlenmeye başlayan yeni statüko “tekçi” uygulamalarını o günden bu yana sürdürüyor. Yeni statükonun Ermeni hazımsızlığı tekerrür ediyor, Kürtler söz konusu olduğunda kaldığı yerden devam ediyor, sosyalistlerle savaşı hiç bitmiyor. Ancak faşizan-totaliter uygulamaların sürekliliğine karşın,  bizim cenahta sıkça dillendirilen ortak mücadele ve dayanışma kavramları bir türlü hayata geçemiyor. Ya akıl vermeye devam ediyoruz ya da Kürt Hareketi söz konusu olduğunda iki farklı coğrafyanın, “farklı” mücadele deneyimlerini algılamamakta ısrar ediyoruz. En önemlisi de teorik noktalardaki anlaşmazlıklarımızı “fiili” bir durum yaşandığında bir kenara bırakamıyoruz. Türkiye solunun, sosyalist hareketin kendi içindeki ayrışma dinamiklerini, önemli oranda Kürt Hareketi ile ilişkileri belirliyor. Durduğumuz yerden haklı olduğumuzu söyleyebiliriz, öyledir de. Çünkü koskoca külliyatlarımız var yapıp ettiklerimize dair. Fakat Kürt Hareketinin kendi özgüllüğünü anlamamaktaki ısrarımız, bizi “ama”ların ya da “geçmişte”yle başlayan cümlelerin arkasına savuruyor. Gözümüzün önünde çocuklar öldürülüyor oysa insanlar en temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor, okullar ve hastaneler kapalı; hayat, Türkiye Kürdistan’ı için askıya alınmış durumda.

Sosyalist muhalefetin bir kesiminin, yaşam kavgası çelik adımlarla ilerlerken kendi kendine sanal gündemler yaratıp onunla boğuşması meşhurdur. Ezilenler cephesinde karşıtlıklar yaratarak, bu toprakların en büyük ihtiyacı olan ezilenlerin birliğinin yaratılması mücadelesine soldan ket vuranlar, memleketin batısının hal-i pürmelalini bir kenara bırakıp kendi dışındakilere akıl dağıtırlar. Kürt halkı can feda bir kavganın içine girmişken, Kürdistan’ın kuzeyindeki mücadele yeni yöntemlerle her gün daha fazla büyürken batılı sol entelijansiya yine aynı şeyi yapıyor ve meşru müdafaa hakkını kullananların seçtikleri mücadele yöntemleriyle uğraşıyor.

Şüphesiz ki gelinen bu noktada sosyalistlerin de sözü olmalı ama bu “söz”ün bir karşılığının olması için aynı zamanda mücadelenin ya da direnişin de ortaklaştırılması, en azından fiili olarak desteklenmesi gerekmez mi? Salt teoriğinin açmazı ortada. Sayfalarca yazabiliriz burada, dergilerimizde; artık Kürdistan’da farklılaşan yaşamlardan söz edebiliriz, Amed’in yeni burjuvazisinden konuşabiliriz, devletin özellikle de Sur gibi yoksul semtleri abluka altına almasını ve bunun nedenlerini sıralayabiliriz. Buradaki sorun bizce şu: Aslında pratikle sınanması ya da ortak bir mücadele süreci içinde oluşması, dönüşmesi beklenen teorinin, kendini birkaç adım geriye çekip durumu analiz etmekle yetinmesi. Bunun kamusal ve devrimci bir yöntem olmadığını tarih bize defalarca gösterdi. Yıllardır bir gözlemci, analist tavrıyla bunu yaptık, Kürt Hareketi giderek kendi organizmasını kendi olanaklarıyla oluşturdu ve biz yine –deyim yerindeyse- dışarıdan gazel okumaya devam ediyoruz. Eylemdir oysaki insanı var eden, devrimci güçleri geliştiren; bunu Kürt Hareketi söz konusu olduğunda rafa kaldırmamızsa bugün Kürdistan halkı için anlaşılabilirliğin çok uzağındadır.

Batı ses versin!” diyorlar, “Edi bese!” diyorlar, “Bizi öldürüyorlar!” diyorlar ama harekete geçmiyoruz. Bırakın ülkenin batısındaki demokrat, sosyal demokrat, liberal, hümanist vb. unsurları, Batı ve Türkiye Kürdistanı arasındaki yolu açması gereken Türkiye sosyalist hareketi de bu feryatları duymamakta ısrar ediyor ya da sadece “söz” üretiyor ki bu da bu konjonktürde neredeyse “eylemsizlik” demek oluyor. Çünkü sosyalistlerin görevi gözlem yapmak ya da sadece kendi programını takip edip uygulamak değildir, olmamalıdır da. Aksi takdirde sosyalistlerin ve sosyalizmin evrenselliğinden, bütünsel kavrayışından söz etmek de manasızlaşır.

Yaşananların diğer bir boyutu da AKPnin saldırılarının giderek şiddetlenmesi. İktidarın bizleri sınadığını düşünmemiz için bolca sebebimiz var. Yavaş yavaş devreye sokulan neo-liberal uygulamalar, eğitimin ve sağlığın özelleştirilmesinden yeni 657 yasası taslağına kadar uzanan yaptırımlar. HES projelerinden yeni faili meçhullere kadar uzanan süreç ve iktidar oldukları günden bugüne kadar uygulamaya koydukları, sayamayacağımız onca şey. “Dindar ve kindar nesiller” arzusundan “yerli ve milli milletvekili”, sonra “yerli ve milli sendika” anlayışına uzanan süreç, Amed-Suruç-Ankara saldırıları… Bunlar aslında diktatörlüğün adım adım üzerimize yürüdüğünün göstergeleri. Şimdiyse yeniden işgal edilen bir coğrafya var karşımızda. Suskunluğumuz, iktidarın cesaretini arttırmış olacak ki varıyla-yoğuyla saldırıyor Kürdistan’a AKP devleti.

Bugünlere birden bire gelmedik ama söylemek istediğimiz bu. Bir sabah uyandığımızda karşımızda bulduğumuz yeni manzaralar değil gördüklerimiz. Evet, sol-sosyalist hareket 1980 sonrası daha da güçsüzleşti, örgütsüzlük hat safhada, sendikalar giderek geriledi vb. uzatabiliriz bu listeyi ama bu listeye genel suskunluklarımızı ve “ayrışma”larımız noktasında ısrarımızı da eklememiz gerekmektedir bizce.

Bugünlerin popüler soruları da şunlar: “Gezi ruhu nerede, Batı neden sessiz?” Soruları yanıtlamadan önce kısaca o günlere dönelim ve Gezi’nin bizdeki karşılığını buraya not düşelim:

28 Mayıs 2013 tarihinde, 50 kişilik bir grubun Gezi Parkı‘nda nöbet tutmasıyla başlayıp kısa sürede tüm ülkeye yayılan Gezi Parkı olayları ya da daha doğru ve kapsayıcı ifadesiyle ‘Haziran Direnişi’, toplumsal muhalefet tarihindeki özgün yerini aldı. Türkiye‘deki toplumsal muhalefetin her kesimi devlet terörünün en keskin biçimlerinin muhatabı oldu yıllarca. Ama hiçbiri Gezi Parkı’nda gerçekleşen polis terörünün yarattığı tepkiyi doğurmadı. Çok geniş bir yelpazede ortaya çıkan bu toplumsal tepki birçok özgünlüğü bünyesinde barındırıyordu. Politik hattının merkezinde muhafazakârlık olan bir siyasal iktidarın, insanların gündelik yaşamlarına yaptığı sistematik müdahalelerinin yarattığı ve kendi taraftarları dışındaki her kesimden insanı içine iterek oluşturduğu bir özgünlük. Neo-liberal politikalara uygun şekilde gerçekleştirdiği kentsel dönüşüm projelerinin yansıması olarak yaşam alanlarımıza yapılan yeni bir müdahaleye karşı başlayan tepki, iktidara ‘artık dur!’ diyerek büyüdü. Şüphesiz ki iktidar partisinin ve onun liderinin ötekileştirici tavrının yanında, on yılı aşkın süredir izlenen siyasal ve ekonomik politikalar da, mayıs’ın son günü patlayacak olan direnişi içten içe mayalıyordu. Ancak hiçbir şey muktedirin zulmüne şefkati kadar paspal, diktaya olan aşkıyla ünlü hükümet başının kibri kadar afili değildi.

Yenilgileri, başarısızlıkları, hayal kırıklıklarını taşımayan genç bir neslin eylemiyle genişleyen direniş, kırmızılı kadınla mağduriyeti, siyahlı kadınla direnişi, elinde sapan tutan kadınla saldırıyı betimledi bizlere. Direnişi gerçekleştiren kitlenin fikri bir ortaklığı yoktu. Egemenlere karşı sürdürülen her türlü hak arama mücadelesinde yer alan sosyalistlerden, cumhuriyetin kurucu paradigmasına sahip çıkan ulusalcısına, mavi beyaz renkli bayraklarıyla bozkurt işareti yapan ülkücüsünden, anti-kapitalist Müslümanına kadar herkes alandaydı.

Öfkenin merkezinde mevcut siyasal iktidar hatta daha da özelde Başbakan vardı. 1 Haziran günü Meşrutiyet Caddesi’nin Atatürk Bulvarı tarafındaki polis kordonunu aşarak Başbakanlık kapılarına dayanan devrimcilerin sloganları bile onu hedef alıyordu: Teslim ol Tayyip!

Haziran Direnişi ile sokağa çıkan kitleler kızgındı. Horlanmaya, hiçleştirilmeye tahammülleri yoktu. İktidardaki irade tarafından yönetilmek istemiyorlardı. Ancak… Ancak hepsi bu kadardı. Haziran Direnişi’yle sokağa çıkan milyonların sorunları AKP‘yle sınırlıydı. AKP’nin her düzlemde (siyasal-ekonomik-etik) temsil ettiklerine karşı öfke duymalarına rağmen bu öfke AKP’yi aşan bir noktadan sistem karşıtlığına ulaşmıyordu. Sokağa çıkan kitlenin çoğunluğu devletin bugünkü temsilcisine olan itirazlarını devletin kurucu fikrine dayanarak yükseltiyordu. Kendilerine dayatılana karşı duyulan öfkenin niteliği, öfke duyduğunun temsil ettiğini bütünüyle kavrayan ve onu nitelikli bir zeminde aşan muhtevada değildi. Zaten bu sebepledir ki günlerce kent merkezlerini işgal edip sosyal hayatı durduranlar zamanı gelince sandığa ‘umut’la koştular.

Şimdi bu ifadelerden kimse Haziran Direnişi’ni önemsizleştirmeye çalıştığımızı düşünmesin. Bizim gibi köklü bir devlet geleneğine sahip olan toplumlarda ezilenlerin ne için ve ne muhtevada olursa olsun sokağa çıkması, devletin zoruna karşı bir şekliyle tepki vermesi çok önemlidir. Aslında esas sorunlu olan ve Haziran Direnişi’nin içini boşaltacak olan şey ondan karşılayabileceğinden fazlasını beklemektir.

Şimdi sorulara geri dönüp ilk kısmına bakalım önce, çünkü farklı iki olguyla karşı karşıyayız. Birileri Gezi’yi milat alıyor ve “sol” un artık eski alışkanlıklarından vazgeçmesini “buyuruyor” ya da tersinden Gezi’nin bütünüyle bir devrimci kalkışma olduğunu ileri sürüyor. Kemalistinden sosyalistine, orta sınıfından sendikacılarına varana değin, herkesin bir Gezi anlayışı var tabii ve doğaldır ki durdukları yerden yapıyorlar yorumlarını. Bunun en büyük handikabı da şu aslında, ya da belki sorulması gereken soru şu: Sol, Gezi’ye sığar mı? Solu ve sosyalist mücadeleyi salt Gezi’ye indirgemenin mücadele edenlerin önünü kapattığı açık. Gezi bir dönemeçti, isyandı, en önemlisi direnişti doğru, ama Gezi’nin, Türkiye sosyalist hareketinin sahip olması gereken araçlara sahip olmadığı da açıktı. Türkiye devriminin önünü açacak iki asli unsur; işçi sınıfı ve Kürt Hareketi tüm iradesiyle, stratejik ittifakıyla yoktu Gezi’de. Sonrasında başladığı yere, yani yaşam tarzı duyarlılıklarına, STK paralelindeki taleplerine geri döndü Gezi. Ankara’nın işçi havzalarını ve yoksul mahallerini kapsayamadan orta sınıf duyarlılıkları ile yaşam tarzı mücadelesi veren insanların “toplandığı” Kennedy Caddesi’ne çekildi Ankara’da Gezi. İstanbul’da ise Kadıköy ve Şişli’ye. Ülkenin önemli bir bölümünde Gezi’nin vardığı yer, yıllardır biriktiremediklerimizden ötürü buralar oldu. Oysa Gezi birçok dinamiği barındırıyordu içinde, ama gerek örgütsüzlüğümüz gerekse de Gezi’nin öndersizliği Gezi’nin miadı oldu.

Gezi’nin orta sınıf duyarlılıklarıyla yer yer devam ettiği günlerde (28 Haziran), Lice’de kalekol inşaatına karşı direnenlerin safında yer alan Medeni Yıldırım öldürüldü. Gezi Lice’ye ulaşmamıştı. Olmamıştı, çünkü “isyan” ve “direniş” dönemini tamamlayıp başladığı yere dönmüştü. Birkaç küçük yürüyüş ve Gezi logoları dışında, “yaşam tarzı”nı kollayan orta sınıfın gündemi olamamıştı Medeni Yıldırım. (Gezi’ye ait dokümanlara bir göz atmamız yetecektir bunu anlamaya.) Doğaldır ki Gezi’nin “sol” tarafı sahip çıkmıştı Medeni Yıldırım’a, onu görsellerine taşımış ve birleşebilmenin olanaklarını tartışmıştı. Medeni Yıldırım devlet tarafından katledilen bir “birey” değildi sadece çünkü. Kürt Hareketi’nin bir üyesiydi ve devlet, Kürt Hareketi başını biraz kaldırdığında yine tüfeğini doğrultmuştu. “Gezi ruhu nerede, Batı neden sessiz?” sorularına dönersek yeniden, şunu söyleyebiliriz nihayetinde. Batı zaten sessizdi, hatta Gezi’nin “Batı” tarafı hep sessizdi Kürdistan’da yaşananlara. Kürtler ve Kürt Hareketi söz konusu olduğunda, kadim devlet geleneğine yeniden dönmüştü Gezi’nin Batı tarafı. Kemalizm ve onunla birlikte var olan sınıf duyarlılıkları, onları Kürdistan’da yaşananlara, kalekollarla karşı sessizliğe çağırmıştı. O halde Batı’dan ziyade, ama onların da mücadeleye katılmalarının gerekliliğini atlamadan, şunu sormak gerekir: “Gezi’nin sol-sosyalist ruhu/tarafı nerede?” Medeni Yıldırım’a sahip çıkan o dinamikler neden suskun bugün ya da durumu analizlere havale etmiş durumda? Öncü olması gereken sol-sosyalist güçlerin, bu noktada yolu açmaları-hatta tüm Batı’nın da yolunu açmaları- ve “Gezi’nin yolu”nu Kürdistan’a ulaştırmaları gerekmez mi? Gezi, uzun soluklu ve evrim geçiren bir hareketti, hareketlerin doğası da budur zaten. Herkesin de zaman zaman kendini “Gezi”ye ait hissetmesi bu sebeple idi. Fakat sol-sosyalist güçler için neydi Gezi, bunu hatırlamak gerekir. Gezi, “Devrim provası”ydı, hatta “devrim göz kırpmıştı” bize Gezi’de; doğru. Lakin şimdi artık sıra “sahne”nindir ve bu sahnede işçi sınıfı ve Kürt Hareketi mutlaka olmalıdır! Türkiye devrimine giden yolda, bu bağı kimlerin kuracağı aşikârdır.

Başladığımız yere dönelim şimdi. Bir an duralım ve “olay zamanı” ile yüz yüze gelelim yeniden. Türkiye Kürdistan’ı işgal altında ve her bir yeni güne ölüm haberleriyle uyanıyoruz. “Kardeşlerim(iz) ölüyor kalbimizin doğusunda.” Kürt Hareketinin, “ülkenin diğer tarafları, Batı sessiz derken” kastettiklerinin kimler, hangi unsurlar olabileceğini düşünelim. Ve sonra tüm somutluğu ve özgüllüğü ile kavramaya çalışalım Kürt Hareketini. Birleşebilmenin, ortak mücadele zemininin olanakları bu kadar açıkken bunu neden yapmadığımızı soralım kendimize. Ama akıl vermeden, yol göstermeye çalışmadan, öğretmenlik yapmadan biraz anlamaya çalışalım bu hareketi. Onun, kendini nasıl var ettiğini, adım adım bugünlere getirdiğini düşünelim. Teorimize bakalım sonra ve bir halk kendi kurtuluş mücadelesini verirken ve bu nedenle her gün katledilirken eylemsizliğimizi sorgulayalım. Diğer tarafa da “ama”larımızı koyalım bir kez daha. Sonra soralım sorumuzu yeniden, ama bu kez değiştirerek soralım: “Bizim Gezi’nin yolu Kürdistan’a uzanır mı, uzanmalı mı ya da?”

Tarihin asıl sahipleri dövüşüyor önümüzde. Hem de tarihi tersinden okuyan çocuklar bunlar!

Ve

“Orada bir coğrafya yağmalanıyor

Orada gazetelerin ofset baskısı

Orada yeniden yazıyorlar 835 Satır”

Tarihi tersinden okuyan çocukların kervanına katılmanın sırası değil mi yoksa daha?yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin