Gece ve sorgu ve Rıfat Amca henüz altmışında

Xıdır Gürz |

Bakın bize sesleniyor Rıfat Amca, henüz altmışında yaşı, ağarmış saçlarıyla gencecik bir gerilla misali, bir elinde kleş bir elinde mora çalan mis kokulu çiçekleriyle bize, bütün dünyaya bakıyor ve bir destan haykırıyor uzaklardan.

rifathoroz

Saat gecenin ikisi. Kulaklarımda içli bir İspanyol ezgisi, çok uzakları düşlüyor yüreğim.

Bir hışım kalkıp çıkmak istiyorum, bana hapse dönen bu evden. Sokaklara çıkmak istiyorum, herkes uyuyordur, evsiz olanlar dahi bulmuştur sığınacak bir köşe bucak. Haykırmak, ne geliyorsa aklıma, bağıra çağıra, ağzımdan salyalar akarak haykırmak istiyorum; “kalkın ulan kalkın artık şu lanet uykunuzdan, kaldırın kıçlarınızı o rahat, sıcak yataklarınızdan. Bırakın sevgililerinizin işveli sarılmalarını, siktir edin bir an olsun sabah ki işinizi, okula gitmesi gereken çocuğunuzu, çıkın ulan çıkın artık şu kahrolası evlerinizden, neyine düşünüp duruyorsunuz hava sıcak mıdır soğuk mu diye, ne varsa, ne bulduysanız bir çırpıda geçirip üstünüze çıkın artık sokağa.”

Sesim boğuluyor, kalakalıyorum bir başıma sönük ışığıyla bir sokak lambasının altında. Sesim boğuluyor, kendim bile duyamaz oluyorum kendimi. Neredeyim ben böyle, ne işim var gecenin bu saatinde sokakta, yoksa bir histeriye mi kapıldım yine.

Aşkı düşünüyorum o an, felsefeyi, tarihi… bir şiir yazsam diye geçiriyorum aklımdan, bir şiir ki estetik mi estetik… Yok yok bir roman en iyisi, Tolstoy’u kıskandıracak bir roman hem de ya da en iyisi… Birden sesimin güzel olduğu da geliyor ya aklıma, patlatsam bir beste…

Gecenin tatlı esintisiyle hafiften ürperiyor bedenim ve ayağımda terlikler, başım önde, öyle yılgın, öyle yorgun, öyle kimsesiz dönüyorum, az önce sanki bir daha asla içine girmeyecekmişimcesine en galiz küfürleri savurup yüzüne tükürdüğüm eve. Bilgisayarda çalan şarkı değişmiş, hareketli bir Arap müziği çalıyor şimdi. Seven iki yüreğin hikayesini anlatan bir ezgimidir acaba çalan, yoksa alakasız, öylesine bir şeylermidir? Oturup bilgisayarın başına kaç zamandır yazıp yazıp sildiğim bir makaleyi tamamlamaya çalışıyorum. Yazdığım her satır, ekrana yansıyan her söz kara, karanlık bir canavar gibi üstüme üstüme geliyor. Ürperip aniden kapatıyorum bilgisayarı. Müzik sesi de yok şimdi.

Bir an aklıma yan odada bunca hengame, bunca yaşadığım, yaşatmaya çalıştığım savaşa, kargaşa ve hır güre rağmen mışıl mışıl uyuyan sevgilim geliyor. Usulca yan odaya süzülüyorum, gece lambasının ışığında öylece yatan bedeni, bu bedene ait değilmişçesine, sanki başka bir dünyada başka güzel şeyler yaşıyormuş gibi tebessüm eden ve sanki yıllardır beraber değilmişiz, her Allahın günü gördüğüm yüz bu değilmişçesine tılsımlı bir merakla izlemeye koyulduğum yüzü. Ne tuhaf, aynı evde, aynı odada biri bütün zamanlardan, bütün olaylardan azade bir şekilde, huzurlu bir uykuda huzurlu bir beden, diğeri sanki Prometheus’tan bu yana tanrıyla giriştiği kovalamacadan yorgun düşmüş, ölümden önceki son seyirlik beden.

“Kahvaltı hazır canım, hadi uyan.” Ohhh ne güzel dünya, saatlerce uyu, sonra erkenden kalkıp kahvaltı hazırla, sanki bir başarıymış gibi bir de işveli işveli beni uyandır.

Aşkı düşünüyorum o an, felsefeyi, tarihi… bir şiir yazsam diye geçiriyorum aklımdan, bir şiir ki estetik mi estetik, ikinci yeniciler kimmiş, bu en yenisi, en beğenileni, en sevileni mutlaka. Yok yok bir roman en iyisi, Tolstoy’u kıskandıracak bir roman hem de ya da en iyisi bir analiz yapayım şu haline, ahvaline dair dünyanın, memleketin, parmak ısırtsın, referans alınsın bütün akademik tartışmalarda, alt etmek için kullanılsın en hararetli kapışmalarda. Birden sesimin güzel olduğu da geliyor ya aklıma, patlatsam bir beste, dilden dile dolaşsın, bütün radyolarda, bütün gösterilerde çalınsın, şimdiden ölümsüz eserler arasında yerini alsın. Sahi en son ne çalıyordu bilgisayarda? Neden tek bir tınısı dahi kalmamış aklımda, daha birkaç dakika önce dinlediğim ezginin? Benim ki böyle olmayacak işte diyorum, bir dinleyen ömür billah unutamayacak ne sözleri ne de melodisini.

Bu karanlık, saat kaç oldu acaba? Kolumdaki saat 02:48. Yani memlekette saat sabahın dördü neredeyse, uyuyor mudur orada da herkes? Birden çıkıp loş ışıklı odadan, bir solukta sokağa atıyorum kendimi. Bu kez mutlaka haykıracağım avaz avaz; “uyanın lan artık uyanın, memleketimde sabah olacak neredeyse.”

Sabahın bir sahibi var mıdır acaba hala? Gözlerim karanlık, kapalı pencerelerde bu kez erken pes edip, çıt çıkartmadan dönüyorum ikinci kez, ruhuna Fatiha okuduğum eve. Bir solukta yatağıma girip, yorganı kafama çekip uyumaya başlıyorum. Kesin bir kabus göreceğim şimdi, hayırlara vesile olacak değil elbet, her kabus kötüdür.

“Kahvaltı hazır canım, hadi uyan.” Ohhh ne güzel dünya, saatlerce uyu, sonra erkenden kalkıp kahvaltı hazırla, sanki bir başarıymış gibi bir de işveli işveli beni uyandır. Ulan sen biliyormusun ben ne kavgalara girip çıktım gece boyunca, ne dünyalar kurdum ne saraylar, saltanatlar yıktım. Şimdi gidip;“bak sevgilim böyle böyle oldu desem”, “ama canım düzensiz yaşıyorsun hep ondan, biraz düzene koymalısın yaşamını, birde şu psikoloğa gidelim artık, böyle olmayacak” diye yapıştıracak lafı. Sahi ne olacak bu halim. Kalkıp marketten yeni alınmış portakal suyu eşliğinde kahvaltımı yapıyorum. Pek konuşulacak bir şey kalmamış sanki aramızda, “tuzu uzatır mısın, çayını tazeliyeyim mi, bu peynir yeni, beğendin mi vs. vs.” bir sürü ipe sapa gelmez, evrende boşuna yer kaplayacak cümleler.rifat horoz3

Boğuluyor gibi hissediyorum kendimi, bir çıkış yolu bulmalıyım, bir yerlere tatile mi gitsem birkaç haftalığına, hem bakarsın yeni bir şeyler yazarım. Bir işe mi girsem ya da? Hem biraz kafa dağıtır ve hem de biraz para kazanırım. Daha çok takip etmek lazım dergileri, kaçırmaya başladım bazı yazarların yazılarını. En iyisi çıkıp biraz yürüyüş yapayım, havada gayet güzel, ne çok sıcak ne de soğuk tam istediğim kıvamda. Çıkıyorum. Sokak ne farklı şimdi yahu. Gece ki halinden eser yok, çeşit çeşit insan doluşmuş şimdi, market açık, arabalar gelip geçiyor. Şimdi, şu an bağırsam ya gece düşündüklerimi. Kesin delirdim diye polisi çağırırlar hemen, işin yoksa bir sürü saçmalıkla uğraş.

En iyisi geri eve dönüp bir şeyler okuyayım. Biraz müzik, biraz ne olmuş ne bitmiş bakıp sonra başlayayım okumaya en iyisi. Haberlerde bilindik, tanıdık saçmalıklar. Bilmem nerede, nereye saldırı düzenlenmiş de şu kadar kişi ölmüş, öldürmeyin kardeşim kendinizi bu kadar kolay. Şu politikacı şu mesele hakkında şöyle önemli sözler sarf etmiş de bilmem daha bir sürü zırvalık. Bakalım memlekette ne var ne yok, malum yine ve her zaman ki gibi hareketli günler yaşanıyor memlekette. Şu lider şu lidere bilmem ne çağrısı yapmış da, bilmem hangi ünlü oyuncu hangi kafede kiminle yakalanmış da, ulan her gün aynı saçmalıklar haber diye sunulur mu insana. Gerçi alıcısı var ki adamlar böyle yapıyorlar. Ekranda geçen bir fotoğraf birden kilitliyor beni sanki. “Kısa süre önce evini savaş mağduru bir aileye verip, Kobanê’ye giden 60 yaşındaki Sinop’lu Rıfat Horoz öldü.”

Üzerinde askeri bir elbise, elinde mor çiçekler, kırlaşmış saçları ve tütünden olsa gerek sararmış bıyıkları, tanıdık bir bakış, sanki babam gibi, öylece bana, direk gözlerime bakan bir fotoğrafıyla Rıfat Horoz karşımda duruyor. Altmış yaşında, Sinop’lu, Kobanê’ye… savaşmaya… insanlık için…yüreği dayanamamış… zulüm… kan… acı’ya, yaşlı bedenine kıymışlar öylece… bombalı saldırı… hemen orada… ölü bedeni kayıp henüz… Rıfat Horoz… Heval Karker. Bilgisayarı öylece bırakıp hızla kapıya koşuyorum, çekil önümden artık, engel olamayacaksın bana, sokağa fırlıyorum bir solukta. Avazım çıktığınca bağırıyorum, bağırmaktan başım dönüyor, herkes şaşkın, hayret içinde durup bana bakıyor, umurumdaydı sanki.

Refik Horoz'un çabalarıyla yapılan Mizeynter Köyü Arîn Mîrxan Kobanê Şehitleri Müzesi ve Kader Ortakaya Kütüphanesi

Refik Horoz’un çabalarıyla yapılan Mizeynter Köyü Arîn Mîrxan Kobanê Şehitleri Müzesi ve Kader Ortakaya Kütüphanesi

Haykırıyorum sesimin, soluğumun en güçlü haliyle, sanki milyonların karşısında çıplak sesle, gelmiş geçmiş en güzel şarkıyı söyler gibi; “Yeter ulan yeter artık uyanın şu lanet uykunuzdan, açın gözlerinizi artık, yırtıp geçin şu köhnemiş karanlığı, bakın bize sesleniyor Rıfat Amca, henüz altmışında yaşı, ağarmış saçlarıyla gencecik bir gerilla misali, bir elinde kleş bir elinde mora çalan mis kokulu çiçekleriyle bize, bütün dünyaya bakıyor ve bir destan haykırıyor uzaklardan. Yeter ulan uyanın artık şu lanet uykunuzdan, insanlar ölüyor ulan insanlar. Çocuklar ölüyor delik deşik bedenleri, kadınlar tecavüz edile edile bin pişman ediliyor dünyaya geldiklerine, su yerine kan akıyor sokaklarda, evler birer viraneye dönüş, çaresizlik içerisinde oradan oraya savruluyor binler. Bakın dayanamamış Rıfat Amca’nın nasırlı yüreği bu acıya daha fazla ve almış eline kleşi düşmüş namussuzun, şerefsizin, alçağın peşine, düşmüş de düşürmüşler onu kuytu bir köşede pusuda ölümün pençesine. Bize bakıyor ve haykırıyor Rıfat Amca; gün insan olma günüdür, ya neylesin gecesi ölümle bölünen, ya neylesin evine barkına namusuna, ırzına göz koyulan, ya neylesin şah damarı kesilen güzel yurdunda yaşamakla ölümü bir gören, ya neylesin ekmeğe aç çocuğuna zulmü yediren anne ya neylesin… ya neyleyelim dostlar, neyleyelim deyin hele, bir çağrı eyleyelim, bir destan, bir türkü, bir şiir, bir kitap, bir kleş eyleyelim, bir demet çiçek ve dağlara vuralım yüreklerimizi, yıkık kentlere, kimsesiz kalanların diyarına, aç çocukların avucuna, kekik kokan kadınların yüreğine vuralım kendimizi, neyleyelim demeyin boşa şimdi güzel, doğru, insanca şeyler eylemenin vaktidir. Rıfat Amca kahpe bir pusuda, ne idüğü belirsiz bir mahlukatın sıfatına girmiş Azrail’le karşılaşır ansızın ve korkar Azrail, “Hoş geldin sefa getirdin” der ölüme Rıfat amca, bir tilili çeker, mermiyi namluya sürer ve basar tetiğe, altmış yaşın verdiği tecrübe, inanç ve yaşanmışlıkla serer ölümü bir çırpıda yere.”

Bıraktım haykırmayı, dönüp şöyle göz ucuyla son bir kez baktım yıllardır yaşadığım betonarmeye, döndüm sonra yüzümü Doğu’ya, koşar adım, yüreğim patlarcasına kilitlendim menzile; dağlara, dağlara, dağlara…yazisonuikonu

Deniz Faruk Zeren dostun Rıfat Amca’ya dair yazdığı bir şiirini affına sığınarak buraya ekliyorum…

ŞARABi KARKER

Oy şarabi

Öldürdün be

Bu be akıl şairi.

Kim gidecek şimdi üstünerifat horoz5

Yalın yalıncıscıbıldak

Harami sülalesinin.

Kim eğirecek şimdi

Gün ışığını.

Kim örecek şimdi

Denizin ağlarını kim derecek

Aşkın bağlarını

Zulmün dağlarını

Kim delecek

Kim.

Oy şarabi

Öldürdün be

Öldürdün

Bu be akıl şairi.

Şair kısmı

Yaşamaya gelmez

Şiir kısmı ölürken

Şarabi.

Yoksa ferman kitap buyurur

Divan kurulurda

Cellât mı vurur şairi.

 

Ya kendini vuranrifat horoz 1

Şaire ne demeli

Şarabi

Sevdandan mı tadından mı?

Yoksa gözün yaşından mı?

Nazından lallığından mı?

Kan kırmızı ahından mı?

Söyle şarabi

Söyle

Nasıl öldürdün

Bu be-akıl cahili

Serin gel ya şarabi

Serin gel

Od düşürdün içerime

Derin gel.

Aç açık yatar bebeler

Düş kaçık

Kırgın anneler

Ve gün be gün kaçırılıp

Yolunuyor güller.

İşte bundan şarabi

İşte bundan

Ölürse

Ölür senin gibi

Şairler…



Yorum yok

Ekleyin