Felestin Caddesi’nden İran’a bakmak

Ali Gezgin |

İran’daki en büyük sorun, 1979 ile birlikte yenilen yapıların arkalarında bir direniş geleneği bırakamaması

Felestin Caddesi

Uzun zamandır göremediğim arkadaşlarımı ziyaret etmek için İran’dayım. Tahran’ın Felestin Caddesi’nde bir kafedeyiz. İçerisi dergiler, kitaplar ve çeşitli etkinlikleri bildiren afişlerle dolu. Kalabalık bir yer. Kimileri hararetli konuşmalar içerisinde. Kadıköy’deki kimi kafeleri andırıyor. Masada akademisyenler, gazete, dergi ve yayınevi gibi alanlarda çalışan kimseler var. Ben içerideki insanları gözlemlerken, bir kişi mekânı anlatmaya koyuldu. Burada çoğunlukla muhaliflerin bulunduğunu, mekân sayesinde insanların dergi ve kitap edindiklerini, konuşma, tiyatro gibi çeşitli etkinliklerden haberdar olduklarını aktardı. Mekânın Kadıköy’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde bulunan Piraye Kafe’ye benzediğini belirtti. Birçok insanın böylesi kafelere giderek, İran’ın geleceği hakkında uzun konuşmalar yaptığını söyledi. “Peki ya pratik?” dediğimde, masadaki herkesin yüzünde buruk bir gülümse oluştu. Bir başka kimse, “Burası İran! Burada yapılacak çok az şey var” dedi. “Her yerde yapılacak bir şeyler vardır” dediğimde, “Burası Türkiye değil!” diye karşılık verdi. Böylece çok sayıda kimsenin katılacağı, birkaç saat sürecek hararetli bir konuşmanın da kapısını araladı.

Öncelikle, İran’daki “muhalifler”in mevcut durumlarına dair kısa bilgiler verdiler. Birçok isim altında ilerici, devrimci örgütlü yapılar bulunduğunu, ancak kitlelerle olan bağlarının epey bir zaman önce, büyük oranda koparak, daha çok birer kadro hareketine dönüştüklerini dinledim. Öyle ki on yıllardır süren baskı, tutuklama ve katliamlar sonucunda, yapıların içe kapanık örgütlenmeler oluşturduklarını, sadece kadroların birbirleriyle iletişim halinde kaldıkları ve mümkün olduğu kadarıyla kadrolarını genişlettikleri, ancak belirli koşullar altında kitlelerle buluştukları bir formu benimsediklerini belirttiler. Hazırlanan dergilerin, broşürlerin ve kitapların doğrudan ya da internet aracılığıyla insanlara ulaştırılmasıyla, kitleyle olan iletişimi korumaya çalıştıkları anlatıldı. Ayrıca, kimi dernekler ve dergi çevreleri aracılığıyla, ağır baskı koşulları altında sürdürülmeye çalışılan açık kitle çalışmalarından bahsedildi. Bunlara ülke dışındaki örgütlülükleri aracılığıyla kamuoyu oluşturmak, İranlı göçmenler için dayanışma ağları örgütlemek ve ülke içindeki kurumlara destek olmak gibi yurtdışı etkinlikleri de eklenebilir. Bu anlatıların ardından, kitleyle kurulan böylesi bir sınırlı iletişimin, ancak olası bir eylem anında sınırlarını aşabileceği yorumu getirildi. Burada örneğin İran’da nadiren gerçekleşen eylemlerde kitleyi bir şekilde yönlendirmeye aday olmak ya da en azından organizasyonu üstlenmeye çalışmak akla gelebilir. Bunları yapmaları beklenen yapıların zaman içerisinde etkisizleştiği ve eylemlerde sadece birer katılımcı olarak bulunabildikleri uzun uzun açıklandı. Buna referans olarak, 13 Haziran 2009’dan 11 Şubat 2010 tarihleri arasında ortaya çıkan ve zaman zaman 2011’e de sıçrayan irili ufaklı eylemler gösterildi.

Herkesin ortak fikri, eylemlerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğiydi. Bunların on yıllardır gerçekleşen en önemli eylemler olduklarını vurgulamalarının ardından, yaşananları özetlemeye başladılar. Ayaklanma’nın, seçimleri “reformistler”in kazanmasına rağmen, sandıktan “muhafazârlar”ın oylarının daha fazla çıkmasıyla başladığını söylediler. Birebir kanıtlayabildikleri oy hırsızlığı dolayısıyla reformistlerin sonuçları tanımadığını ve böylece protestoların başladığını, ancak sonrasında eylemlerin reformistlerin oylarının çalınmasının çok ötesine geçtiğini ifade ettiler. Bu eylemlerin İran’daki baskıya karşı bir tepki olduğunu defalarca duydum. Hem reformistler de kurulu düzenin önemli bir parçasını oluşturmaktaydılar. Vaatleri sadece ufak değişimlerdi. Halkın değişim talebini düzen içerisinde tutabilmenin bir aracı haline gelmişlerdi. Masadakilerden biri reformistleri açıklarken, onları ithalata dayalı belirli bir ticaret burjuvazisi kesiminin ve yüzü dışarıya dönük çeşitli ara sınıfların bir ittifakı olarak niteliyordu. Birçok ilerici kesimin neden onları desteklediğini sorduğumda, konuya dair birçok açıklama getirdiler.

Anlattıkları gibi bugün de, o gün de seçimlerde bulunabilen partiler bir elin parmaklarını geçmiyordu. Reformistler de bunlardan biriydi. Aslında hepsi birbirinin aynısıydı. Ne var ki reformistler dışındaki partilerin başlıca amacı, İran’ı 1979’da olduğu gibi bırakmayı amaçlıyordu. Bu noktada reformistlerin ufak da olsa kimi değişimleri onayladıkları ve bireylere ve topluluklara görece özgürlük alanları bırakılmasını olumladıklarını anlattılar. Buna bir örnek olarak, zaman içerisinde belirli müsamahalar (!) tanımış ahlak polislerinin, Mahmud Ahmedinejad döneminde yeniden baskıyı arttırmasına ve beraberinde yetkilerinin kuvvetlendirilmesine karşılık, Hassan Ruhani döneminde yetkilerinin sınırlandırılması gösterildi. Şöyle ki ahlak polisleri, örneğin kadınların giyimlerine doğrudan müdahale edebilen kimselerdir. Bir kadının sürdüğü ojeye kadar inceleme hakkına sahip olan ahlak polisleri, bir kadını simli ojelerinden dolayı sokak ortasında öldüresiye dövebilecek kadar ileri gitmişti. Bu ve benzeri olaylar İslam Devrimi’nin ilk günlerini anımsatmaktaydı. Bireyler ve topluluklar, gündelik yaşamdaki kimi itaatsizlikler sonucu, zaman içerisinde belirli müsamahalar (!) kazanmışlardı. Ne var ki böylesi değişimler düzen tarafından hoş karşılanmamaktaydı ve bunların en baştaki haline dönmesi gerektiği sıklıkla dile getiriliyordu. Ahmedinejad’ın böylesi bir amaçla devlet başkanı seçildiği bilinmekteydi. Bu noktada halkın ufak da olsa söz konusu değişimlerden vazgeçmeme eğilimi içerisinde olduğunun altı çizildi. Kimileri, sığınacak tek limanın reformistler olduğunu düşünüyorlardı. Böylece istemeseler de, kötünün iyisi bile olamayacağını söyledikleri reformistleri desteklediklerini söylediler. Herkes burada ideolojik bir kriz olduğu tespitinde hemfikirdi. Öyle ki yerleşik ideoloji hemen her gün kendisini baskı eşliğinde sunarken, değişim talebi kendisine bir yer bulmuştu. Bu talep belki düzen içinde tutulabilmişti, ancak ileride düzen dışına çıkma olanağını da içinde barındırıyordu.  Ayaklanma sırasındaki yaylım ateşlerinin ardındaki korku da tam olarak buydu.

Ayaklanma sırasında kaç kişinin öldüğüne dair tam bir bilgi yok. Ölenlerin adeta yok edildikleri söylenenler arasında. Devletin aileleri tek tek dolaştığını ve ailelere ölen kimseyi unutmalarını, cenazeyi aileye versinler ya da vermesinler, yastan ve taziyeden feragat etmelerini, sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarına devam etmelerini, kendilerine ulaşmaya çalışacak olan her kişiyi kendilerine bildirmelerini, aksi durumda diğer aile bireylerinin akıbetlerinin de farklı olmayacağını aktardıklarını dinledim. Bütün bunlara karşın insanların değişim talebinden vazgeçmediğini belirttiler. Bu nedenle, değişim isteminin düzen dışına çıkmaması ve düzen içinde soğurulması koşulu gözetilerek, düzenin reformistleri kabullenmesiyle, bastırıldığı düşünülen ayaklanmanın hemen olmasa da, sonraki seçim bağlamında kazanımlar elde ettiği anlatıldı.

Sınıf örgütlerinin eylemlerin başından sonuna kitlelerin gerisinde kaldığı, hem yönlendirme hem de organizasyon bakımından öyle dikkate değer, önemli bir etkileri olmadığı anlatılanlar arasındaydı. Halkın örgütsüz olduğunu, kafelerde ve evlerde ortak hareket eden dağınık küçük çevrelerin ötesine geçilemediğini söylediler. Bu son seçimlerde, birkaç kişiden diğer seçimlerde olduğu gibi oy vermeyeceğini, ancak bir tepki olduğunda destekleyeceğini, çoğunluktan önceki seçimlerde olduğu gibi, reformistlere oy vereceklerini duydum. Kendilerine yönelttiğim eleştiriler neticesinde, Türkiye ile İran arasında bazı karşılaştırmalar yapmak gerektiğini aktardılar. Türkiye’deki baskının farkında olduklarını, ancak Türkiye halkının belirli kazanımları halihazırda koruması itibarıyla İran’dan daha rahat koşullara sahip olduğunu belirttiler. Türkiyeli devrimcilerin dünya ölçeğinde bir örnek teşkil ettiklerini, kendilerine dayatılanları kabullenmediklerini ve kuvvvetli bir geleneğin temsilcileri olduklarını düşünüyorlar. İran’daki en büyük sorunun, 1979 ile birlikte yenilen yapıların arkalarında bir direniş geleneği bırakamaması olduğunu anlattılar. Bu geleneğin oluşamamasının ve direnişin sürekliliğinin kırılmasının kendini içe kapanma şeklinde gösterdiğini düşündüklerini ifade ederek uzun bir konuşmanın son cümlelerini sarf ettiler…..

Halkın Fedaileri’nin Silahlı Eylem Teorisi



Yorum yok

Ekleyin