Eylem politikanın somutlanmasıdır

Uğurcan Erdem |

Kürdistan’da yaşanmakta olan savaşı “Bizden gitti sizden de gidecek!” şeklinde meşrulaştırmaya çalışmak teorik ve politik olarak temellendirilemeyeceği için bu durum artık devrimci bir hâl taşımıyor.

13-mart-ankara-katliamı-karanfil-bırakma

13 Mart Pazar günü Ankara‘da yapılan saldırı neresinden bakarsak bakalım tutarsızlık ve yanlışlıklarla dolu. Geçmişten bugüne dünya ve ülke özelinde halkın zarar gördüğü eylemler hep tartışma konusu oldu. Ankara saldırısıda bu tartışmalar dışında kalamayacağı gibi olayın farklı pencerelerden incelenmesini gerekli kılıyor.

Türkiye Kürdistan’ındaki saldırılara cevaben yapıldığı söylenen ve ezilenlerin mücadelesine hiçbir yerinden dokunmayan bu saldırı kaba intikam alma duygusundan başka bir şekilde açıklanamayacak olmakla birlikte ciddi problemler barındırıyor. Egemen sınıfın politikalarına hizmet edecek denli hatalar barındıran bu saldırı içerik ve biçim olarak devrimci politikadan uzaklaşma ve ya bunu ıskalamanın bir sonucu olup bu saldırıyı “propaganda” “politika” ve “meşruluk” pencerelerinden incelemek, saldırıya dair bir hat çizmek anlamlı olacaktır.

Silah, halka değil emperyalizme ve faşizme çekilince devrimcidir!

Ankara saldırısını silahlı propaganda yönünden değerlendirmek yanlışların anlaşılmasında ve “Nasıl olmalı?” sorusuna cevap verme noktasında da açıklayıcı olacaktır.

Silahlı eylem devrimci anlamıyla politik mücadelenin en üst noktasıdır. Halk ile egemenler arasındaki çelişmeyi açığa çıkarmak ve eylemi yapan tarafın meşruluğunu göstermesi anlamında önem taşır. Ancak bugün “silah” kullanmanın politik temelden bağımsız, araç değil de amaç olarak görülmesi, kitle ile mücadele arasındaki bağın zayıflamasına hatta yer yer kopmasına sebep oldu. Bu noktada saldırı kastedilerek yapılan açıklamalar olayın normal olduğunu ve meşruluğunu savunur yönde. Ancak tam da ilişkisini kurmaya çalıştığımız meşruluk tanımını bir kez daha düşünmek gerek.

Meselenin sınıfsal yönünün ıskalanmasından kaynaklanan bir takım sorunlar var. Sınıfsal/devrimci perspektifin– buna bağlı olarak Marksizmin- her olaya uygulanabilir hazır reçetelerinin olmadığını defalarca dile getirdik. Ama devrimci birikim olaylara çözüm üretmemizde gerekli araç ve gereci bize sağlar. Tam da bu noktada Giap’ın silahlı propagandayla ilgili

Silahlı propaganda, politik propoganda yapmak için silahlı güçlerin kullanılması ve kuvvetlerimizin güçlü olduğu konusunda halka güven verilmesidir.

cümlesi “nasıl yapmalı?” sorusuna cevap veriyor.

Yukarı da yaptığımız alıntı, silahın politik mücadeledeki yerinin ne olduğunu özetler nitelikte. Bu durumda bu bağlantı çözümlendiğinde silah ve politik mücadelenin ayrı olmadığını ancak eylem biçiminin (silahlı ve değil) politikaların bir sonucu ve politik hattın bunda belirleyici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Silahlı propagandanın yanlış sonuçlar doğurmasının başlıca nedeni onu anlamamakta yatar. Bu biçimi salt askeri olarak tanımlayıp, eylem bu yönde gerçekleşirse bu politikaya ve halka hizmet etmez ve terörizme girer. Yine Giap’ın tanımına ek olarak, Mahir Çayan silahlı propagandayı formülize ederken onun için

Silahlı propaganda halkın düzene karşı olan memnuniyetsizliğini ajite eder, onları emperyalist beyin yıkamanın etkisinden giderek kurtarır.

der. Özetle anlatılmak istenen, silahın kullanılması halk düşmanlarına olduğu sürece devrimci nitelik taşır. Savaşın kirliliği ve “arada birkaç kişinin ölmesi olası” mantığı hiçbir şekilde savunulup sahiplenilecek bir durum değildir.

Eylem, politikadan bağımsız düşünülemez

 Sınıf siyaseti terkedilerek kimlik üzerinden politikayı belirlemek, gelinen noktada hataların yapılmasına, yanlış çevrelerle işbirliğinde bulunulmasına ve önü puslu, geleceği belirsiz bir mücadele ağının örülmesine sebep olur. Eylem, politikadan bağımsız düşünülemez. Politikayı oluşturan paradigmanın ilkelilikten uzaklaşması doğal olarak eylemlerin de yanlış olmasına sebebiyet verir.

İşte Ankara, bu paradigmanın bir sonucudur ve bu eylem tarzının meşru hiç bir yanı yoktur. Kürdistan’da yaşanmakta olan savaşı “Türklerin Kürtlere verdiği savaş” olarak algılamak ve “Bizden gitti sizden de gidecek!” şeklinde bir tutum sergileyip meşruluğu kimliksel bazda kurmak teorik ve politik olarak temellendirilemeyeceği için bu durum artık devrimci bir hâl taşımaz. Devrimciler meşrululuklarını haklılıklarından alırlar. Bizim haklılığımızı belirleyen şey etnik kimliklerimiz değil, egemenler karşısındaki konumumuzdur.

Ankara saldırısı “intikam alma” veya “hesap sorma” amacıyla gerçekleştirilen bir eylemse eğer; intikam alma ve hesap sorma amacıyla gerçekleştirilen eylemlerin meşruluğunu kaybetmeden, doğru mesajı vermesinin öncelikli koşulu, hesabı kimden sorduğun ve kime ne söylediğindir. Bu bakımdan Ankara’da patlatılan bomba hiçbir halkın acısını hafifletmeyeceği gibi halkların canını daha çok yakar. Durum böyle olunca da hesap kimseden sorulmamış olmakla birlikte meşruluk anlamında da kimseye bir şey söylenmemiş olur. Çok basit olan etki tepki denklemini yanlış işlerle karmaşık hale getirmek mücadelenin seyri açısından olumluluk değil, aksine çıkmaza sürükleyen sonuçlar doğurur.

Türkiye Kürdistan’ındaki savaş politikalarının ve saldırılarının sebebi Dünya ölçeğinde gerçekleştirilen saldırıların failidir ve bunun bölgedeki tezahürüdür. O nedenle eğer karşı bir savaş yürütülecekse bu ona karşı olmalı ve ortak mücadele zeminine zarar vermeden yapılmalıdır. Net bir paradigmaya sahip olmamanın verdiği sorun, mücadele şartlarının değişmesi durumunda yanlış karar verme ve iş yapma durumunu yaratır.

Devrimciler yalnızca şovenizme değil şovenizme sebep olacak fiillere de karşıdırlar

Halka yönelik gerçekleştirilen ya da şu veya bu şekilde halkın zarar gördüğü eylemlerin meşruluğunun olmaması, devlet eliyle sistematik olarak yürütülen şovenizme katkı sağlar. Devrimciler anti-şovenisttirler ve yalnızca şovenizme değil şovenizme sebep olacak fiillere de karşıdırlar ve bu doğrultuda hareket ederler. Halklar arasında bir düşmanlık yaratmak geçmişten bu yana egemenlerin hareket noktalarından biri olmuştur. Etnik farklılıkların okşandığı ve suni bir “Kürt – Türk kavgası”nın yaratılmasının zor olmayacağı bir süreçte bu, egemen politikaların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey ifade etmez. Ortaklaşa mücadelenin örülmesinin zorunluluğunun ve faşizme karşı kavganın beraber verilmesinin gerektiğine vurgu yaptığımız süreçte bu eylem, halklar arasında ortaklaşmaya ve uzun vadede mücadeleye zarar verir.

Tarihin belli dönemlerinde sınıf savaşımının farklı biçimlerde patlak verdiği görülür. Engels, bu durumu şöyle açıklar:

Eğer bu sınıf savaşımları o çağda dinsel bir nitelik taşıyor, eğer çeşitli sınıfların çıkar, gereksinme ve istemleri din maskesi altında gizleniyor idiyseler, bu hiçbir şeyi değiştirmez ve çağın koşulları ile açıklanır. (Köylüler Savaşı, s: 46).

Ancak günümüzde taraflar o kadar belirgin ki dünyada, bölgede ve ülkede yaşanan savaşın taraflarını ırk veya dinle açıklamak yanlış olur. Tarafların artık çok belirgin olduğu savaşın, iki sınıf; ezen ve ezilen arasında geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu noktada oluşturulacak herhangi bir kutuplaşma ve buna sebebiyet vermek mücadeleye zarar vermekten ayrı düşünülemez.

Halkların arasına duvar örecek, birleşmelerini önleyip buna zarar verecek her fiil ancak egemen politikalara yarar sağlar; devrimcilik yanlışa karşı durmayı ve doğruyu örgütlemeyi ifade eder. Faşizme karşı zafer, halkların birleşik devrimci savaşından geçer. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin