Eski duyarlıkları ne yaparlar?

|

– Kırpıp kırpıp duyarsızlık yaparlar. Örgütlenmemiş duyarlılık ölmek üzere olan bir duyarlılıktır. Kendi içine o hızla patlayıp bir duyarsızlık karadeliği haline dönüşmesi an meselesidir.

Borda, 'Fulyalar'

Borda, ‘Fulyalar’

Berkin ölmüş. Bıçak soksanız bir damla kanımız akmaz. Talimatı ölü bir çocuktan alıp milyon milyon sokağa aktık. “Bu yeryüzü ilk kez böyle bir İstanbul görüyordu.”

Çok değil bir yıl sonra, kesseler kanamaz duyarlılığımızın ışığı, hegemonyanın kirletici prizmasından geçti. Berkin’in bir ablasıyla iki ağabeyinin üzerinden atladı. Katillerin kollayıcısı bir hukuk/suzluk adamının üzerine düştü. İnanması zordu, çocuğumuzun katillerine ağıt yakıyorduk. Yeni nesil kullanışlı aptalların manipülasyonları işe yaramıştı.

Hasan Ferit dünyanın en haklı, en meşru olmasını geçelim, en yasal talebi için –mahallesinin narko-çetelerden temizlenmesi için– sokağa çıkıp vurulduğunda; dünyanın en haklı, en meşru ve en yasal talebi için –ölenin gömülmesi için– bir kez daha sokaktaydık. Belki çok az gittiğimiz bir yerde –yoksul bir mahallede– çok az dayanıştığımız bir özneyle –devrimcilerle– omuz omuza verdik.

Sonra bir Eski ve Yeni Türkiye klasiği olarak, katiller birer birer salıverilmeye başlandı; devlet için kurşun atan devletin şefkatini elde eder; uyuşturucu taciri de olsa. Bugün katillerin önüne barikat olmak için bir avuç insan vardı adliyede, karşılarında ise kaskları, kalkanları, yelekleriyle “çevik”likleri kalmamış tam teçhizat polisler. Hasan’ın hakkını ödeyemedik.

Abdocan, Gezi’nin hedef gözetilerek vurulan ve düşen ilk şehidiydi. 22 yaşın sınırsız dürüstlüğüyle, “Devrim için alanlardayım,” diyordu son “mektubunda”. “Gerekirse öleceğiz. Sesim kısık vaziyette ama gene saat 6’da alanlardayım sadece devrim için.” Nasıl öfkeliydik nasıl, hatırlayın. Hayatımız boyunca devrim için ölmeyi hiç düşünmemiş bile olsak, en az Abdullah Cömert kadar kararlıydık o gün. Ateş düştüğü yeri değil, hepimizi yakmıştı.

Sonra bizim ateşimiz söndü, Cömertlerinki yanmaya devam etti. Failler bulunmaya her yaklaştığında, Berkin’in savcısı gibi savcılar, cüzdanla terbiye edilmiş vicdanlarını siper ettiler. Yetmedi, tüm Gezi aileleri gibi yoksul olan ailesinden ekonomik intikam peşine düştüler. Aile bireyleri tek tek işten atıldı, defalarca gözaltına alındı, yazarımız olan ağabeyi yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Maaşını, gündeliğini, birikimini olduğu gibi alıp parka götüren; bir yumurtayı, bir dilim ekmeği paylaşan; paylaştıkça içinin güzelleştiğini hisseden bizler, kardeşimizin ailesini yoksullukla, açlıkla terbiye etmeye çalışanların karşısına dikilmedik. Cömert ailesi yalnız değildir, diyoruz ama dediğimizin arkasında duruyor muyuz?

Bazı sözcükler çok kullanıldığı için eskiyor. Ne kadar güçlülerse o kadar hızlı eskiyorlar hem de. Oysa işaret ettikleri gerçeklik olduğu yerde duruyor. Katliam, ammenin katlidir; geneli hedef alan bir cinayetler silsilesidir. “Bir insan öldürmüş olan tüm insanlığı öldürmüş sayılır” diyor dinler, ya insanlığı hedef gözetmek suretiyle öldürmek isteyenler… onlar ne sayılır? Tam sayıları bile asla bilinmeyecek olan, en az 301 işçinin göz göre göre, diri diri toprağın altına gömülmesine ‘katliam’dan başka bir ad verilebilir mi? Soma’nın haberini aldığımızda bu sorunun cevabını çok iyi biliyorduk. Gezi’den sonraki en güçlü kalkışmayı bu yüzden yarattık.

Sonra gündelik hayatın saati çalışmaya devam etti. Adaletsizliğin çarkı da. Eskisinden işsiz, eskisinden yoksul, eskisinden kimsesizler. Bir sınıfsal soykırım geldi geçti başlarından, onları kıran sınıfın devleti katillerini yeni ihalelerle besliyor. Haberlerini aldıkça küfrediyoruz, ama Soma’nın eti kendi kömürüyle yanıyor ve biz bir şey… yapmıyoruz. Soma sınıfkırımı sürüyor.

Nasıl alışıyoruz?

Bir vakit etimizi yakan öfke nasıl ehlileşiyor? Bir vakit hiçbir engel tanımayan sel nasıl ketleniyor? Devlet aynı devlet, baskı aynı baskı, ama daha önemlisi, ölümler aynı ölüm. Ölüler üzerlerinden bir yıl geçince ölü olmayı bırakmıyorlar. “Hesapları sorulmadıkça daha da ölüyorlar” desek şiir yapmış olmayız.

Eski duyarlıkları ne yapıyorlar?

– Kırpıp kırpıp duyarsızlık yapıyorlar.

Gezi’nin yıldönümü geliyor. Gezi’nin dersleri üzerine iki yıldır konuşuyoruz. Ama Gezi’nin bir dersi var ki, bize kendini her an, her gün, her bağlamda tekrar tekrar dayatıyor:

Örgütlenmeyen duyarlılık sönümlenmeye mahkûmdur.

Gezi’nin örgütsüzlüğünü çok övdük, flamalara çok kızdık, şimdi tükürdüklerimizi yalamanın zamanı. Gezi’de yanlış yaptığımız için değil. Gezi kendi potansiyelini örgütlemenin en yaratıcı yollarını buldu. Ama bir halkı bir parkın etrafında iki hafta, bilemedin iki ay tutmaya yetecek yordamlardı bulunanlar.

Hesabı orta yerde dururken, Gezi’nin soluğu iki yıl sürmedi. Yoldaşları mezarda, tekerlekli sandalyede, hapiste; o ise evinde. Forumlar/meclisler kalıcı ve etkili bir varlık gösteremedi. O potansiyeli bünyesinde örgütlemeye devam ettiğini iddia eden partiler ya oy pastasının marjlarına sıkışmayı seçtiler ya da Gezi’nin kremasını parmaklamaya çalışan fırsatçılar haline geldiler.

Geriye bir tek örgütlü devrimciler kaldı.

Çünkü daha önce de onlar vardı. Onlar hep vardı, varlar ve var olacaklar.

Berkin’in hesabını sormak için canını ortaya koyan onlar; Ferit’in, Abdocan’ın, Ethem’in mahkemelerine, üç kişi de olsalar üç yüz kişi de, giden onlar. Soma’dan Bursa’ya işçi direnişlerini örgütlemek için gecelerini gündüzlerine katan onlar.

O şarabi eşkıyalar” diyordu Can Yücel onlar için. “Ey ömrünü destan gibi yürüyenler” diyordu Adnan Yücel. “Dünyanın son umudu, serüvenciler” diyordu Ahmet Telli. “Gezi’de flamalıları istemiyoruz” dedi bazılarımız.

Gezi bitti. Flamalar dalgalanıyor. Gezi’nin kalan hesabını sormak için çırpınan neredeyse bir onlar kaldı.

Şimdi onların arkasında saf tutmanın vaktidir. Yoksa bir yıl önce kentler sarsan duyarlılığımızın bir yıl içinde nereye buharlaştığına bakıp bakıp şaşmaya; ama bu şaşkınlığın bile evlerimizin, sosyal ağ hesaplarımızın dışına çıkmasına fırsat vermemeye devam edeceğiz.

Örgütlenmemiş duyarlılık içe patlamak üzere olan bir duyarlılıktır.

İstediği kadar keskin, istediğince yakıcı olsun… Hatta diyebiliriz ki: örgütsüz duyarlılık ne kadar güçlüyse kendi içine o hızla patlayıp bir duyarsızlık karadeliği haline dönüşmesi an meselesidir.

Duyarlıkları örgütlemenin, örgütleyenleri kucaklamanın zamanı. Duyarlı örgütsüzlüğün başlattığı isyanı ancak örgütlü duyarlılık tamamlayabilir. yazisonuikonu

@prometeatro



Yeni yorum ekleyin.