Ertesi bağlaç

Tülin Arar |

“Ben” dedi, “kapımın önünde dolanan askerler istemiyorum, mahallemde ölüm kokusuyla gezinmek istemiyorum”.

yoksulluk

Fotoğraf: Mehmet Kırmızı

Trenler  derin ve ince bir yoldu; garlar o yolun yüksüğü… Sonra bir sabah insanlar öldürüldüler; el bellendiğimiz yere kan oturmuştu hani… Saçma bir kürsü yerine bir sıranın burnuna oturup öğrencileri dinlemek istemiştim. Bir kadın da o vakit uzanıvermişti omzuma:

“Ben bu okula gelmeden öncesine kadar Kürtleri sevmiyordum hocam. Sonra oda arkadaşım Şırnaklı çıktı. Onunla sohbet ettik. Pek çok şey anlattı ama en çok şu etkilemişti beni: “Ben” dedi, “kapımın önünde dolanan askerler istemiyorum, mahallemde ölüm kokusuyla gezinmek istemiyorum”. Sonra değişti düşüncelerim.”

Dokunmak değil de bellemek istediğimizde zamanı, sanki  terleyip buharlaşıveriyor. Çok değil az ötesinde bir başka kadın kapımdan seriliverdi önüme! Elleri kara kalem çizimlerin hızlı devinimleri gibi, köşeli, keskin hareketlerle ağlayan sesini karalıyordu.

“Dayanamıyorum hocam! Aileme zar zor ulaşıyorum. Ulaştığımda da en azından kardeşimle benim orada olmayıp da kurtulduğumuzu söylüyorlar. Her gün birisi-hangisi… ölecek diye düşünemiyorum, yıldım artık hocam! Önümde birinci dereceden akrabamı vurdular. Bu nasıl bir şey hocam düşünün! Nasıl atlatılır bilmiyorum, deliriyorum…”

Acıların ertesi, ağıtların bağlacı… Duraklıyor, devingen elleri de yumruk olup  iniverdi. Kurumsal saygı sanrısının yersiz sınırından olsa gerek, dövünmek yerine diz kapaklarını yoğurmaya başladı.

“Özel arkadaşım da orada. En son konuştuk…Su bidonlarını vurmuşlar hocam. Yiyecek yok, su yok! Deyin bana ben ne yapayım? Neden kimse bir şey yapmıyor? Anlamıyorum, anlayamıyorum hocam! Haberlere bakın!…  Bu nasıl iştir hocam?”

Yüzünün rengi, adının anlamına tezat, sormaya devam ederken bir tür sayıklamaya düşmüştü sesi de, elleri de…

Okuduğumuzu da dokunmaktan ziyade özetlemeye meylettiren Türkçe derslerine inat, bir tok anlamda, ince bir sessizlikte oturduk. Ellerinde sınav önceleri fotokopilerle gelip de, “şimdi ben bunlarla n’apıcam hocam?” diye soran öğrenciler geldi aklıma.

” Hocam… Sizi rahatsız ettim kusura bakmayın ama arkadaşlar anlamıyorlar. Kimse konuşmuyor, konuşturtmuyorlar da! Sonra da öfkemizi sorguluyorlar!…Hocam anlamıyorlar… Ben sadece konuşmak istedim, artık dayanamadım…Yazmıyorlar hocam! Gerçi yazanları da ne yaptıklarını gördük, görüyoruz…”

Doğanın tüm elementlerini itinayla işkenceye ve ölüme dönüştürebilen zulmü, kronolojik sırasına almayan tarih derslerine inat baktık birbirimize. Babamla bir gece yarısı arabanın bagajından kolilerle eve kaçırdığımız kitaplarının gazete kağıtları ile kaplı çeperi aklıma düştü.  Bir keresinde bir cinnet haberi denk düştüğünde, içerik ve biçim uyumsuzluğunu kavrayıvermiştim.

Acıların ertesi esneyişlerin, ağıtlara uzaklığı…

Mitolojik bir öykünün yanılgısı gibi, önümüze eğik bakışlarımızda sarıldık. Kağıdı yırtığı bir yılgınlık değil, kesiği bir öfkede selamlaştık.

“Ben kalkayım hocam, çok teşekkür ederim…”

Yazarının izniyle blogundan alınmıştır.



Yorum yok

Ekleyin