Dokunaklı bir kavrayış, isabetsiz bir tespit: “Biz de fahişe gibiyiz aslında!”

Aytül Fırat |

Fuhşa itilen kadınların da işçiler gibi emekçi olduğunu savunan tavır, vicdanları rahatlatmaya yarayan bir tuzukuruluk göstergesi.

Fuhus_Fahiselik_Emekcilik

İşletmeler dünyasında ‘müşteri tatmini’, müşterinin ihtiyacının giderilmesi, isteğinin karşılanmasıyla ulaştığı tatmin düzeyi olarak tarif edilen bir terim. Bu terim, günümüz iş yaşamında yer alan insanların, gözetmek zorunda olduklarıyla ilgili önemli bir ipucu niteliğinde.

Müşterisinin tatminini her şeyden önemli gören, bu sebeple ‘işi gereği’ yapmak istemediği şeyler yapan insanların, fahişeler dünyası ile kendi yaşamları arasında benzerlik görmelerinde bir haklılık payı bulunmakta. Bu yüzden de “Biz de aslında fahişeler gibiyiz. Kapitalist toplumda biz bedenimizi, aklımızı, emeğimizi satıyoruz sonuçta, onlar da”, gibi bir ifadeyi duyduğumuzda, bunu samimi bir yakınma olarak görmek mümkün.

Lâkin hepimiz biliyoruz ki, bu aynı zamanda hiç de gerçekçi olmayan bir çıkarım. Çünkü ne beyaz yakalısı, ne mavi yakalısı işçi sınıfının hiçbir kesiminin iş koşulları, seks kölelerinkiyle kıyaslanabilecek durumda değil. Fuhuş sektörünün yapısına, özelliklerine dair çalışmalar, bu sektörün koşullarını açıklayan detaylı bilimsel araştırmalarda bunu görmek mümkün.1 Örneğin, fuhuş sektörünün, dünya genelinde çalışanlarının % 84’ünün başkasının kontrolünde çalıştığı ve %89’unun da ayrılmak istediğini beyan ettiği bir sektör olduğunu vurguluyor, hukuk profesörü Catherine MacKinnon2 Bizim kabaca bildiğimiz ise, bu dünyanın içinde olması da içinden çıkması da hayal edilemeyecek kadar acı, zulüm barındıran koşullara sahip olduğu.

Böyle koşullarla hiç karşılaşmamış insanların, bu iki dünya arasında benzerlik kurma eğilimlerinin altında yatanları bulmaya çalışmak, konunun önemli bir kısmını oluşturuyor. Diğer taraftan zorluklarına rağmen konuya böyle bir yerden yaklaşmak, meselenin özüne dair yeni fikirlere ulaşmayı da mümkün kılabileceğinden, anlamlı bir çaba gibi görünüyor.

 “Fahişe gibi” miyiz gerçekten?

Öncelikle ‘işçilik-fahişelik’ özdeşleştirmesine tipolojik anlamda iki ayrı tanım üzerinden yaklaşılabileceğini söylemek gerekiyor:

  • İlki, ‘geçimi uğruna yapmak istemediklerini yapan kişi’ olarak tanımlanabilecek tip; büyük ölçüde ekonomik çağrışımları harekete geçiriyor.
  • Diğeri ise ‘kişisel çıkarları uğruna değerlerinden vazgeçen’ şeklinde tanımlanan ve daha ziyade ahlakî-felsefî çağrışımlar uyandıran bir tip.

Konuyu ilki üzerinden açıklamak, kapsamının kontrol edilebilirliğinden olsa gerek, daha rahat bir girişim gibi duruyor. Ancak işçilik-fahişelik kurgusunun anlamlandırılacağı bir zemin oluşturulacaksa eğer, her ikisi birden dikkate alınmalı.

İlkin, geçimi uğruna istemediklerini yapmak zorunda olan insanın yaşamına göz atabiliriz. Kapitalist dünyanın dayattığı davranış biçimleri gündelik yaşamda öyle çok alanda açığa çıkmakta ki, bu insanın tutumu göze hiç de tuhaf görünmüyor. Bu kişi, Marksçı anlamda değişim değeri için üreten ve emeğinin ürününe hatta emek sürecine ‘yabancılaşmış’ olan, tanıdığımız, bildiğimiz birisi. Hiç şüphesiz işçi ve iş arasındaki zorunluluk, işçi ve işveren arasındaki tahakküm ilişkisi, insan yaşamında muazzam bir tahribat yaratmış durumda. Maalesef ki bazı sektörlerde çok daha fazla. Elbette, işçinin sömürüldüğünün farkında olması, çalışırken hayatının hiçe sayıldığını görmesi kendini köle gibi algıladığı bir duruma yol açıyor.

Fuhuş sektöründe çalışanların %84’ü başkasının hizmetinde çalışıyor, %89’u ayrılmak istiyor.

Peki, bu koşullar fahişelikle bir tür özdeşlik geliştirmenin sebebi sayılabilir mi? Bu soruyu olumlu yanıtlamak bence pek mümkün değil. O halde şimdi çıkarları uğruna değerlerinden vazgeçen insanı da dikkate alarak, bu sorunun neden olumlu yanıtlanamayacağını tartışalım. Bu tartışmayı, yaşadığımız coğrafyanın toplumsallığı içinde gerçekleştirmeye çalışalım. Böylelikle kurulan özdeşliğin muhtemel sebeplerini irdelemek üzere bir zemin de oluşturmuş olacağız.

Koruyan, kollayan ama kuşatan bir yapı: Himayeci aile

Yaşadığımız coğrafya, bizlere çeşitli tarihsel unsurlarla biçimlenmiş özgün bir toplumsallık sunmakta. Bu özgün yapı içindeki aile, bireylerin himaye edildiği, yani maddi ve duygusal bağlantılarla korunduğu bir kurum olarak varlık gösteriyor. Bu korunaklı yapının içinde kalmanın, ‘nimetlerden faydalanmanın’ ise genellikle bir bedeli oluyor. Maddi manevi korunmanın bedeli ve böylelikle birikmiş ‘borçlar’ımız, genellikle alınan kararlara, koyulan kurallara itaat etmeyi gerektiriyor. Öyle ki, bu korunaklı yapı bireyin hareket alanını belirlemekle de kalmıyor, onu giderek itaatkârlaştıran, özgürleşmesini yavaşlatan da bir rol oynuyor.

Aile öyle büyük anlam yüklü, değeri öyle tartışılmaz bir kurum ki, insanların kendi oluşlarından vazgeçişlerindeki işlevini, yani bir büyük ayıbı görünmez kılıyor. Mevcut düzenin arzulandığı şekilde sürdürülmesinin bir önkoşulu olarak ailenin bu özelliği, toplumun geneli ve devlet erki tarafından da türlü şekillerde ödüllendiriliyor. Mesela bir kadının sevmediği bir adamla evliliğini sürdürmesi, ‘yuvasını bozmaması’, çocukları uğruna ‘fedakârlık’ yapması takdire şayan bulunuyor. Üstelik yukarıda sıralanan aktörlerin hepsi tarafından.

Gündelik yaşamda devlet-vatandaş, işveren-işçi ilişkisi de yukarıda tarif edilen türde bir ebeveyn(baba)-evlat ilişkisini yansıtıyor. Paternalist iktidarın toplumsal yaşam üzerindeki etkileri o kadar büyük ki, böyle bir iktidarı himayeci ailenin geniş bir biçimi olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ancak yine de aradaki bağlantıları yansıtması bakımından bu benzeştirme önemli. Zira bu yapı, çarpıtılmış türden bir feda kültürünün kutsanışını, itaatkârlığı ve himayecisine teslimiyet eğilimini içererek, bireylerin şahsiyet ve yaşamlarını bloke eden koşullar doğuruyor. Seren Yüce’nin “Çoğunluk” filmi, burada anlatılanları örneklendiren şahane bir çözümleme. Mevcut durumla rasyonalizasyon aracılığıyla barışabiliyorsa eğer, birey, kendi dünyasından vazgeçiyor, onu feda ediyor. Fakat böyle bir tutum geliştirmiyorsa, konforunu, güvenli koşullarını ya da çıkarlarını korumak adına ikiyüzlüleşiyor.

Şimdi çalışma yaşamında bireysel anlam dünyasına uygun olmayan işleri yapmak zorunda kalan bir işçiyi düşünelim. Bu kişi, iki seçenek ile karşı karşıya: ya rasyonelleştirerek mevcut durumunu içselleştirecek veya ikiyüzlülüğün yarattığı mutsuzlukla, çıkar ilişkisinin bir tarafı olacak. İlkinde, teslimiyet-itaat aşamalarını atlatıp ‘düzenin insanı’ olduğunda, bu dünyanın kurallarını iyice sahiplenebilir. İkinci durumda ise, belki sadece geçimini korumak adına, benimsemediği kurallarla bu dünyada ikiyüzlü şekilde yaşayabilir. İlk gruba dâhil olanların büyük kısmının, bütünleştikleri düzenin yeniden üretiminde rol almaları ise kuvvetle muhtemel.

Bu insan tipi, biraz da pişkince “Ne yapalım, bizi buna hayat zorladı” diyerek her köşenin ardından karşımıza çıkıyor sanki. Nitekim diğerleri için son derece tehlikeli, zira içinden geçtiği süreci bir kez rasyonelleştirdiyse belli ki bunu sürdürmekten kaçınmayacak da. Önce kurban sonra fail olmaya meyyal; önce mağdur sonra zalim, belki önce fahişe sonra seks tüccarı.3

Bugün, ilişkilerin kapitalist dünya tarafından kuşatılmış olduğu bir toplumun kırından kentine, hanesinden pazarına her biriminde, karşılık beklentisi olmaksızın ilişki kurulması, biliyoruz ki artık neredeyse imkânsız. Kapitalist dünyada iş denilen alan, çalışanlar üzerinde muazzam bir rekabet baskısı oluşturuyor. Maalesef geçinme gücünü korumak adına büyük bedeller ödeyenler için karşılık beklentili, hesap gütmeli durumlar yaşamın olağan parçası haline geldi. O halde şimdi, bu türden bir dünya tarafından kuşatılmış kesimin gerçekliği üzerinden konuya ilişkin birkaç tespit yapalım.

Bu Tespit “Hangi İşçiler”e Ait?

Mavi yakalısından beyaz yakalısına, güvencesizinden güvencelisine işçi sınıfının tamamı az çok, tarif edilen bu yapı tarafından üretilmiş durumda. Sadece buna odaklanacak olsak, çalışanların tamamında kendini fahişe gibi görme eğiliminin ortaya çıkabileceği ve bu serzenişi herkesten duymanın mümkün olabileceği düşünülebilir. Lâkin burada dikkat etmek zorunda olduğumuz bir boyut daha var: Belli ki ‘fahişe gibi’ olduğunu dile getiren kişi, kendi dünyasında kıymetli olandan ve belki de başka bir yaşam hayalinden vazgeçmek zorunda kalmış birisi. Haliyle de ortaya çıkan nesnel koşulları kendisine uygun bulmayan, beklentileriyle yaşam pratikleri arasında uçurum oluşmasını deneyimleyen birisi.

Şimdi, ücretli işçi olmasına rağmen pratik yaşamda farklı yaşam standartlarına ulaşmış kesimler açısından, yani işçi sınıfının çeşitli katmanları üzerinden bu ifadenin anlamını bir kez daha sorgulayalım. Bana kalırsa cevabı içinde taşıyan soru şu: Böyle bir serzenişi işçi sınıfının hangi kesimleri dile getirebilir? Açıkçası, mavi yakalı kesimlerin, ‘iş’e dair beklentileri, gördükleri, bildikleri yaşam koşulları dâhilinde böyle bir yakınma hiç de gerçekçi durmuyor. Hayatta beklediklerinden daha zorlu koşullarla karşılaşmış bile olsalar, açıkçası mavi yakalı işçilerden duyulması zor bir ifade biçimi.

Beyaz yakalı işçiler ile mavi yakalı işçilerin çalışma ortamları, hayattan beklentileri ve oynamak zorunda oldukları roller, kendi işlerine yönelik algılarını da belirliyor.

Bana kalırsa bu ifadeye tutunanlar, daha ziyade iş yaşamında beyaz yakalarıyla varlık gösterenler. Bunun da iki sebebi var: İlki beyaz yakalı işçilerin, farklı niteliklerde de olsa, üretimin nitelikli işgücünü oluşturuyor olmalarına dair. Niteliklerini kazandıkları uzun süre zarfında, büyük olasılıkla yaptıkları işle kendilerini ifade edecekleri günlerin geleceği hayalini kurmuşlar. Ancak bu umut, başta işsizlik olmak üzere, önceden tahayyül edilemeyen bir gerçeklikle karşı karşıya kalmalarıyla birlikte boşa çıkıyor. Pek çoğu ‘büyük bir fedakârlıkla’ kabul etmeyeceği işlerde, ‘hak etmediği’ ücretlerle çalışmak durumunda kalıyorlar. Ancak mavi yakalılar tarafına baktığımızda, onların daha meşakkatli işleri, belki de daha az hayal kırıklığı yaşayarak omuzladıklarına şahit oluyoruz. Zira onların beklentileri belki de başından beri daha gerçekçi.

İkinci sebep, nitelikli işgücünün üretimde üstlendiği rol ve işlevlerle ile ilgili. Nitelikli iş, çalışanın işletmenin sahipleriyle, yönetimiyle, diğer çalışanlarla ya da belki müşteriyle başka bir tür ilişki biçiminde olmasını gerektiriyor. Bir mavi yakalının iş döngüsü ile karşılaştırdığımızda burası, çok daha stratejik, açıkçası daha dolaylı ve yalanlı bir sürece tekabül ediyor.

Sonuç olarak memnun olmadıkları ama görece korunaklı buldukları bu ‘kötünün iyisi’ işyerlerinde, beyaz yakalılar genellikle yenmeye ve geçmeye çalıştıkları ‘iş arkadaşları’yla birlikte işlerinin gerektirdiklerini kabulleniyor, olana bitene göz yumuyorlar. Vazgeçerek, kendince değerli olanı feda ederek bu süreçlerde rol almak ve belki de zamanla bu durumu çaresizce kanıksadığını fark etmek, onlar için oldukça acı bir sürece denk düşüyor olmalı. Zira bu serzeniş aslında son derece dramatik çağrışımlara yol açıyor.

Son söz

Kendi yaşam koşullarını bu şekilde algılayan, yani fahişeler gibi çalıştıklarını düşünen insanlar… Bu saptama “iki” yönüyle son derece anlamlı. İlki, sınıfsal konumdan kaynaklanan olumsuzluklara dair bir muhalif bir kavrayışın izlerini taşıyor olması. Diğer taraftan, böyle bir tespiti yaparlarken bireyler, aynı zamanda fahişeler dünyasına olumsuz anlam yüklemediklerini, onları ‘seks işçi’si olarak gördüklerini ve bu şekilde ‘ahlakçılık’tan ırak olduklarını da sergilemiş oluyorlar. Son derece dokunaklı taraflarıyla bu durum, yaşadığımız dünyaya dair dikkate değer bir başka bilinç durumunu işaret ediyor.

Bir diğer açıdan baktığımızda ise bu tutumun, seks köleliğinin hala serbest şekilde sürdürüldüğü, yasal düzenlemelerle yapılandırıldığı bir dünyada, vicdanları rahatlatmaya da olanak tanıdığını da farkediyoruz. Bu bakımdan kendi iş koşullarını fahişelerinkine benzetmenin iyi niyetli, biraz safça, dokunaklı yanlar taşıyan, lâkin gerçek dünyada pek bir karşılığı olmayan ve biraz da ‘tuzukuru’luk göstergesi bir tutum olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bu koşullar altında “fahişeler işçi olmasalar bile, işçilerin aslında fahişeler gibi olmasından dolayı, arada pek fark olmadığı” argümanı da, vicdan rahatlatma işlevi dışında, gerçek yaşamda kayda değer bir karşılık bulmuyor.

Bu iki durum arasında hemen hiçbir benzeşme bulunmamakla birlikte, son olarak tek bir ortaklıktan bahsedilebilir yine de. Bana kalırsa kendilerini fahişelere benzetenler de en az fahişeler kadar acılarıyla hesaplaşma potansiyeli taşıyorlar. Daha doğrusu yaşadıkları gerçekliğe karşıt bir mücadeleyi güdümleyecek bir algıya bir gün kitlesel anlamda ulaşmaları ihtimal dâhilinde. Açıkçası seks köleleri ve kendilerini fahişe gibi hissedenlerin reel anlamda paylaşabilecekleri tek ortaklık, şimdilik, kendi gerçekliğine yönelmesi ve o gerçekliği dönüştürmede rol oynaması muhtemel bir bilinç düzeyi gibi görünüyor.yazisonuikonu

  1. Örneğin, Neriman Açıkalın’ın “Fuhuş Pazarında Sermaye Olmak: Mersin Örneği” başlıklı makalesi, konunun pek çok boyutunu bir arada inceleyen güzel bir çalışma. http://calismatoplum.org/sayi38/acikalin.pdf
  2.  http://nf2014.org/en/2014/06/15/catherine-mackinnon-prostitution-is-not-a-choice/ Catherine MacKinnon’ın açıklaması konusunda da beni bilgilendiren Selin Çağatay’a katkı ve eleştirileri için teşekkür ederim.
  3. Yine bir filme, Q. Tarantino’nun 2012 yapımlı “Django Unchained” (Zincirsiz) filmine bakacak olursak, Samuel L. Jackson’un oynadığı ve belki de izleyicide en çok öfke uyandıran Stephen karakterinin, bu kişiye abartılı düzeyde bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Amerikan İç Savaşı öncesi yıllarda geçen filmde, malikânenin işlerinden sorumlu yaşlı bir siyahî köle olan Stephen, filmde kendi ırkına hakaret eden, aşağılayan, üstelik köleliği savunan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Konumuz açısından değerlendirdiğimizde son derece açık şekilde görünen, bu tipin kendisini fahişe gibi hissetmek bir yana, değerlerinden vazgeçmiş olduğunu dahi kabullenecek bir algıya dahi sahip olmadığı.


Yorum yok

Ekleyin