Doğulu devlet algısı ve 15 Temmuz

|

Doğulu bilinç, değişime direnir, kırılmalardan ürker, köklü altüst oluşlardan uzak durur. 15 Temmuz sonrası sokağa çıkan kitlelerin de aklında demokrasi değil artık AKP ile özdeş gördükleri devleti korumak vardı.

Fausto Zonaro: Galata Köprüsü’nde Ertuğrul Alayı

Fausto Zonaro: Galata Köprüsü’nde Ertuğrul Alayı

Babaannem bir atasözünü çok sık tekrar ederdi: “Allah hayırlı evlat, ömürlü devlet versin.” Okuma yazması olmayan, neredeyse bütün hayatını dört duvar arasında geçirmiş biri için bu durumun bilinçle değil “toplumsal bellek” ile dolaysız bir ilişkisi olduğu aşikâr. Evladıyla devleti eşdeğerler olarak tarif eden bu söz, doğulu devlet algısının en sadeleşmiş ifadelerinden.

Doğu toplumlarının sahip olduğu devlet algısının Batılı olan ile esastan farklılıklar içerdiğini biliyoruz. Feodal dönemin en güçlü merkezi krallıklarında bile Batı’daki Kral’ın pozisyonu “eşitler arasında birinci”yken Doğu’daki Sultan tartışmasız tek otorite, “tanrının yeryüzündeki sureti”dir.

Osmanlı ile T.C. arasındaki hem “kesintililik” hem de “süreklilik” olarak izah edilebilecek ilişkinin devlet algısı boyutunu “süreklilik” cephesinde değerlendirirsek; yönetim erkini tekil olmaktan çıkarıp daha geniş bir zümreye teslim eden Cumhuriyet, seçimler yoluyla da formel bir parlamenter “demokrasi” yaratmış ancak “devletin ruhu”nu korumaya devam etmiştir. Bin yılların kadim, ceberut, her şeyin üstündeki Doğulu devlet algısı sürekliliğini korumuş; toplumun iktidar ile kurduğu ilişkide kültürel, kimliksel, geleneksel unsurlar ön planda olmaya devam etmiştir.

2002 yılından itibaren ABD patentli AKP projesiyle neoliberal politikalara tam uyumlu bir değişim-dönüşüm sürecine giren T.C.’nin bu dönemi aynı zamanda yürütme erkinin tüm devlete adım adım egemen olmasına da sahne oldu. Her “istikrarsızlık” söylemi ya da devletin “sarsıldığına” dair her görüş, devletle olan ilişkisini kul-efendi ilişkisi içinden konumlandıran Doğulu aklı, yıllardır tek başına iktidar olan AKP’yi adım adım devletle özdeş görmeye sürükledi.

Devletle hemhal olan bu düşünme biçimleri AKP iktidara geldiğinde 5 yaşlarında olan seçmen için daha derinlerde bir yerde mevcuttur. Çünkü onlar AKP’den başka bir iktidar biçimini görmemişler ve dolayısıyla AKP ve devlet, onlar için daha eşgüdümlü ve eşanlamlı bir hale gelmiştir. AKP’nin yara alması onlar için devletin yara almasıdır. Gerici düzen içi çatışmanın “15 Temmuz hesaplaşması” bu özdeşleşmenin boyutlarını göstermekte, toplumunun büyük bir çoğunluğu için AKP artık devleti temsil etmektedir.

Bu noktadan değerlendirildiğinde 15 Temmuz 2016 gecesi Cumhurbaşkanı’nın çağrısıyla sokaklara çıkan kitlelerin esas derdinin, liberal aklın iddia ettiği gibi demokrasiye sahip çıkmak değil devlete sahip çıkmak olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Günlerdir sokakları, kent meydanlarını işgal eden toplamın sloganlarına, taleplerine, taşıdıkları sembollerine baktığımızda da “demokratik” olanın izine pek rastlayamıyoruz.

Seçilmiş iradeyi ve “demokrasi”yi korumak için sokakta olanların temel söylemini Doğulu kadim devlet algısının yüzyıllardır değişmeyen söylemleri oluşturuyor. Motivasyonunu devlete zeval gelmemesinden, vatan için şehit olmaktan, evladını bu topraklar için feda etmekten alıyor. “İktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmiyor”, sözde “hâkimiyetin sahibi olan milleti” özde devletin kulu olarak görüyor.

Ekonomik ve siyasal şartlarının biçimlendirdiği Batılı bilinç, “ilerlemeci” bir mantıkla hareketliliklere, eylemlere, kırılmalara; devletlerdeki rejim değişikliklerine içkindir. Doğulu bilinç ise daha muhafazakâr bir bakışa sahiptir. Gelenekçidir, alışkanlıklarıyla yaşar ve küçük bir değişim veya devletlülerin söylemiyle istikrarsızlık, onlar için korkular yaratır. Bu bakış, artık bilince içkindir ve yüzlerce yıllık geleneğin mirası ve sürdürücüsüdür. Yüzyıllardır varoluşlarını devletlerle, iktidarlarla tanımlayan ve efendi-köle diyalektiğinin pratik bir yansısını oluşturan Doğulu bilinç, değişime direnir, kırılmalardan ürker, köklü altüst oluşlardan uzak durur.

Olayın sosyo-psikolojik analizini eminim bu işin ehli olanlar yapacaklardır ama Doğulu bilincin karar alma süreçlerindeki mekanizmalarına daha dikkatli eğilmek gerekir diye düşünüyorum. Özellikle de artık evlerinden çıkarak siyasal alanda daha da görünürlük kazanan bu sağ muhafazakâr zihniyetin devletin koruyuculuğuna soyunduğu şu günlerde bunun önemi daha da artıyor.

İçinde bulunduğumuz toplumu ithal olgularla okuma çabasından vazgeçmemiz, ileriye dönük atacağımız en değerli adımlardan biri olacaktır. Zira sorunu çözebilmek, yol alabilmek ve nihayetinde “devrimci” eylemler geliştirebilmek için önce doğru yerden bakmanın zarureti ortada. Toplumsal dinamiklerinden uzak, ikameci bir “ilerlemecilik” ve aydınlanmacı pozitivist bir Marksizm kavrayışıyla aramıza mesafe koymamız gerekmektedir. Marksizm-Leninizmin temel paradigmasına sadık kalarak “ideolojik yerelleşmeyi” becerebilmek ve dönemin asli mücadele biçimi olarak ideolojik mücadeleyi “örgütlü eylem” noktasında yükseltmek en yakıcı görev olarak karşımızda dikilmektedir.

Şimdi bir çağ uzanıp duruyor önümüzde. Oligarşi tüm araçlarıyla karşımızda, ayakta. Peki, mümkün değil mi? Lenin’in bize en güzel armağanını, “devrimin güncelliği”ni hatırlayalım ve şöyle bitirelim: Devrim elzem olduğunda günceldir! yazisonuikonu

@CengizGltekin



Yorum yok

Ekleyin