Dicle Nehri, Anzele ve yoldaşların mezar taşları

Elif Demirtaş |

Bu toprak bizim demiyorum, biz bu topraklarınız diyorum. Sürgün olmak, mahpus olmaktan daha iyi değil.

DiyarbakırNewroz2017 – Bülent Kılıç – AFP

– Kontrolsüz bir öfke hakim, önüne gelene dalma potansiyelinde çoğunluk. Ama neden?

– Klasik olacak ama,  çocukluğa inelim. Despot bir baba ve çocuğunu düşün. Baba 35 yaşında, 1.80 boyunda 90 kilo. Çocuk 4 yaşında, 110 santim 16 kilo. Baba biliyor ki istese çocuğu böcek gibi ezer. Çocuk gıkını çıkaramaz. Ama çocuk dediğin de sandalye değil ki koyduğun yerde dursun. Her türlü düşünce ve duygu dünyasıyla insan; canlı. Sadece küçük,  güçsüz ve yeri geldiğinde babanın ayağına bağ. Baba kendi rahatı için çocuğu kalıba sokmaya çalışır. Ama eğitimle, iletişimle, iknayla ve hakkaniyetle değil; zorla. Çocuk babadan korkar, siner ve onunla başa çıkamayacağını anladığı için öfkesini başka şeylere yansıtır. Oyuncaklarını kırar, arkadaşlarının canını acıtır, annesine karşı hırçınlaşır. Baba çocuktaki öfkenin farkına varınca çocuk büyür güçlenir de  ondan öcünü alır öngörüsüyle çocuk için sahte düşman yaratır; mesela anneyi (evdeki en güçsüz ikinci kişi). “Bu çocuğu sen getirdin bu hale” gibi bi cümle yeter hedef göstermek için. Çocuk mesajı alır ve öfkesini anneye yöneltir. Toplumun büyük bir çoğunluğunda bu çocuktaki gibi bir algı bozulması var. Otoriteye güç gösteremeyince onun yaptıklarını mantığa bürüyerek, ona yakın durarak, bükemediği bileği öperek, onun hedef gösterdiğine saldırarak travmasından kurtulmaya çalışıyor. Şort giyene, spor yapana, komşusuna, karısına, farklı inanışta, yaşayışta olana saldırması bundan.

– Peki azınlık neden tepkisiz?

– Başka bir çocuk örneğiyle devam edeyim. Çocuk kendi evinde çizgi film izlemek istiyor. Ancak anne-baba, nene- dede takılmışlar bir kanala,  dizi mizi dıșında bișey izlemiyorlar. Çocuk ne zaman çizgi film açmak için kumandayı almaya kalksa șiddet görüyor. Dede kulağını çekiyor, nene parmak sallıyor, anne terlik atıyor, baba tokat vuruyor. Çocuğa sürekli azınlık olduğu, çoğunluk nasıl isterse o evde öyle davranılacağı empoze ediliyor. Çocuk çizgi film istedikçe cezalandırılıyor, ceza aldıkça  hırçınlaşıyor, hırçınlaştıkça cezası artıyor. Çocuk artık kanıksıyor durumu. “Bu davranışı sergilediğim sürece cezam hep artacak. En iyisi yerimde durayım,  bi gün bi kahraman gelir kumandayı bana verir umuduyla ‘bekliyor’. Büyüyünce de ortamın değişmediğini anlıyor “Üniversiteyi kazanana kadar, ya da evden ayrılana kadar sabredeyim, gün olur devran döner” diyor. Bu örnekteki çocuk yukardakinden çok farklı. Öfkesini küçük kardeşinden çıkarmıyor, kendi kendini yiyip bitiriyor. Toplumdaki suskunlar, tepkisizler bu gruptan. Ne otoriteye yaklaşıyor, ne bașkasından çıkarıyor öfkesini ne de hakkından vazgeçiyor. Maraş, Dersim, Sivas… derken boynu bükülüyor. Ama Pir Sultan inancından da vazgeçmiyor.

– Sen iki gruptan da değilsin? Sen hangi çocuklardansın?

– Şiddetle, korkuyla değil sevgiyle beslenen çocuklardanım; en şanslısından. Hep fikrine saygı duyulmuşlardan. İnsanı, hayvanı, ağacı sevenlerden.  Şöyle düşün: Bazı yerlerde yol açma çalışması yapılırken yolun tam ortasında bir ağaca denk gelinir. Yolun dümdüz olması için onu kesmek gerekir. Ağacı kesmek yolla ilgili emeği, zamanı, masrafı azaltır.  Oysa ağaç köktür; topraktır. Berekettir; daldır yeşildir, meyvedir, nefestir yuvadır.  “O ağacın  gölgesinde dinlenmek,  meyvesinden yemek, dalına yuva yapan kuşun şarkısını dinlemek varken kesmek niye?” diyenlerdenim. Ağacın etrafından viraj dönmenin yola verdiği zarar, ağacın kesilmesinin vereceğinden çok azdır. Ben ağacı kestirmemek için, viraj için uğraşanım. Yolla ağacın birlikteliği için uğraşanım.

-Virajın bedeli hapishane  biliyorsun. Matematik özürlü insanların elinde kalmış adalet. Tutar sana 142 yıl ceza verirlerse ? Gitmeli buralardan!

-Nuh’un gemisi gibi bi gemi yapsak, doldursak tüm sevdiklerimizi; ailemizi, dostlarımızı, kedimizi, çiçeklerimizi, kitaplarımızı, yastığımızı bile alsak da kalır geride çook şeyimiz.  Çocukluğumuzun dar küçeleri, kırmızı yumurtalar, dedemin kasket kokusu, nenemin tülbent lekesi kalır. Dicle nehri, Anzele, yoldaşlarımızın mezar taşlarını götürebilir miyiz?

Bu toprak bizim demiyorum, biz bu topraklarınız diyorum. Tarihin neredeyse coğrafyan orasıdır. Yaşanmışlık banka hesabı değil ki buradan başka bir ülkeye aktarasın. Toprak, iklim, rüzgar, deniz, dağ aktarılır mı? Özlemin en koyu renginde gözümüz kalacak geride bıraktıklarımızın. Sürgün olmak, mahpus olmaktan daha iyi değil.  Hem 142 yıl dediğin ne ki, göz açıp kapayana kadar geçer. O yüzden her ne pahasına olursa olsun ait olduğumuz yerde, yaşamak ve yaşatmak için mücadeleye devam.yazisonuikonu

* Görsel: Diyarbakır Newroz, 2017 – Bülent Kılıç – AFP



Yorum yok

Ekleyin