devamı biten hikâye

Melek Halifeoğlu |

Kadın durdu. Hayatının ortasında duruyordu ve üzerine kar taneleri yağıyordu…

Devami_biten_hikayeKar yağıyordu, birbirinden farklı olmalarına rağmen birbirine temas etmeden, birbirlerinin yüreklerine dokunmadan insanların nasıl zararsız olabileceklerini gösterircesine kar yağıyordu gökyüzünden kadının üzerine. Kaldırım taşları, arabaların üzerleri, ağaçların dalları, yaprakları, binaların çatıları gittikçe beyazla örtülüyordu da bir tek insanlara değemiyordu kar taneleri. Binbir çaba içinde kardan kurtulma telaşı.

Kadın durdu, sokakla caddenin kesiştiği yerdeydi zaten. Hayatının ortasında duruyordu ve üzerine kar taneleri yağıyordu. Etrafı uzunca bir süre seyretti. İnsanlara bakmayı seviyordu, bu kafasında çözemediği soru işaretlerini bir süre de olsa unutmasına yardımcı oluyordu. Unutuyordu bir an da olsa yalnızlığını, sevdiği adamı.

Doğru ya, terk edilmek, insanda, giden kişinin yaşadığı ayrılık acısını bir süre yaşamaması gibi bir durum içinde bırakmıyordu. Şarkı yazarı, gitmek mi zor kalmak mı diyordu ama kadın için kalmak zordu. Kalmak; tüm olanlarla, yaşanmışlıklarla, hatıralarla kalakalmaktı. Yüzleşmekti, hesaplaşmak, savaşmak ve kendini her gün an be an sorguya çekmek ve belki de işkence etmekti.

İnsan kalınca zaman başka bir düzlemde akmıyordu çünkü. Kalınca, çay içtiğin fincanın, kendine baktığın aynanın ve hatta kapı kilidinin bile hatırası kalabilirdi. Çayı tek başına içmen, bir süre önce seninle aynı aynaya bakan suretin silinmesine karşın senin her gün kendine o sureti gizli aynada bakman ve anahtarı unuttuğunda ne de olsa evdedir diye çaldığın zili unutup kapının kilidiyle yeniden bir ilişki kurman demekti.

[“Bir ağaç gölgesinde huzur bulmak bir insanın gölgesinde kalmaktan daha değerli.“]
Terk edilmek aslında bir alt üst oluştu. Bu durum kadında her ne kadar hüzün dolu günler geçirmesine neden olsa da içindeki gücü yeniden keşfetmesi için bir fırsat yaratmıştı. Yalnız kalmaktan korkmuyordu artık. Sigarasının dumanını üflerken soğuk havaya, bir bankta oturup kendiyle uzun zamandır baş başa kalmadığının farkına varabiliyordu. Bir ağaç gölgesinde huzur bulmak bir insanın gölgesinde kalmaktan daha değerliydi. Ne kadar geride kaldığını, sevgiyle merhamet arasındaki çizgiyi uzun zamandır nasıl karıştırdığını anlayabiliyordu artık.

Sevmek, kendinden vazgeçmek olmamalıydı. Sevgiye dair algısı değişmişti. Hatalarının muhasebesini yapıyordu oturduğu bankta. İnsan kaybedince mi anlamalı derler ya hani kadın da kendini ne kadar kaybettiğini, kendisinden nasıl vazgeçtiğini anlıyordu. Feda etmekle kâr arasında bir ilişki kurmuş, kendisini ne kadar bir ilişkide unutursa o kadar çok sevilebileceğini öğrenmişti. Ama yanlıştı öğretilenler. İşte bu yüzden yalnız kalmaktan korkmuyordu artık. Ya yalnız olma hissi? O nasıl giderilebilirdi. Cevabını bulması elbette zaman alacaktı. Alışkanlıklardan öyle kolayca vazgeçilemiyordu çünkü. Küçük bir çocuk gibi kendisiyle yeniden oyun oynayabilmenin mümkün olduğunu, bedenleriyle yanında olmayan insanları yanındaymış gibi hissettiği, onlara kukla gösterileri yaptığı ya da bir çocuk edasıyla sanki büyük bir konser salonunda şarkı söylüyormuş gibi bağıra çağıra şarkısını söylediği an bu duygudan da kurtulacaktı.

Kalktı, oturduğu banktan. Hava giderek soğumuş, sigarayı tuttuğu elini hissetmemeye başlamıştı. Ellerini ceplerine koydu. Cadde giderek tenhalaşmaya başlamıştı. Kendilerini kapalı mekânlarda hapsetmiş bir sürü insanla doluydu kafeler, restoranlar, barlar. Kalabalıklar içerideydi. Ama onun ne gücü kalmıştı bu kalabalığı kaldırabilecek ne de sözleri kalmıştı söyleyebilecek.

Eve doğru gittikçe yaklaştı. İndirime girmiş bir mağazanın kuyruğundaki insanlar gibi arabalar ardı ardına dizilmişti. Normalde her gün geçtiği bu sokağı ilk defa böyle görüyordu ama çok da önemsememişti. Bir cumartesi akşamının vermiş olduğu rahatlıkla dışarıya kendini atan bir sürü insan olabileceğini düşündü. Ne kadar garipti, kapalı bir mekândan bir diğerine doğru akıp gidiyordu yaşantılarımız.

[“Sevmek, kendinden vazgeçmek olmamalı.”]
Yürümeye devam etti. Eve yaklaştı, anısı da kalmasın diye geçen haftalarda bir çilingire değiştirmiş olduğu kapı kilidinin anahtarını eline aldı. Kapıyı açtı. Bir süre önce “ben geldim”, “merhaba” diye seslenerek girdiği evde ilk önce ışığı açmak için elini lambanın düğmesine doğru uzattı.  Çok yorgun ve üşümüştü. Artık bitirmesi gereken bir hesabı kalmamıştı ne kendiyle ne de bir başkasıyla. Bir zamanlar mücadelesini verdiği sevgiye ait olan tüm fotoğrafları bir kutuya koyacak, samimiyeti ve aşkı barındıran mesajları silecek ve yeniden yazmaya başlayacaktı. Sadece kendisinin okuyacağı mektuplar yazacaktı. Bir başkasının omzuna yaslanarak ya da karşısında çayını içerek içini dökmeyecekti. Bu yüzden küçük aynasını çalışma masasının yanından hiç ayırmayacaktı. Kendine anlatacak ve belki de fısıldayacaktı yaşadığı tüm sevinç ve üzüntülerini.

Önemli değildi. Bu, atlatılması gereken bir süreçti ve bu da geçerdi. Aynaya son bir kez daha baktı. Kendine gülümsedi ve bundan önce hep bir başkasına söylediği, haykırdığı cümleyi bu kez sadece kendisi için mırıldandı. “Seni seviyorum ve benim için çok değerlisin.yazisonuikonu

@mlkhlfgl

Önceki bölüm: devamı olan bir hikâye

Bir_insan_digerinin_yerini_alabilir_mi

Bir insan diğerinin yerini doldurabilir mi?

Melek Halifeoğlu

devamı olan bir hikâye: Bir karton kutunun içine doldurulan ofis malzemeleri değildi insanlar. Yoksa bazıları öyle miydi? Belki de yaşanmışlıkların içinde, kendisi de bir eşyanın yerini doldurmak için başkasının hayatında yer almıştı.



Bir yorum

Ekleyin

Yeni yorum ekleyin.