Dengbêjin ölümü

Fuat Yıldırım |

Abdal Hüsnü’nün arkasından seslendi, “Hüsnü sen Kuran okumasını bilmezsin, yarın mezarımda türkü söyle,” dedi.

Palangan Köyü, İran.  Fotoğrafçı: Mohammadreza Momeni

Palangan Köyü, İran. Fotoğraf: Mohammadreza Momeni

Hüsnü, geldiği evin kapısında kimsenin teklifini beklemeden oturur, etrafına toplanan köyün insanlarının onun sağlığı ile ilgili sorularını cevapladıktan sonra, onların isteği olan türküyü söylemeye başlardı. Türkücüler, türküye bir girişmiş gibi önce öksürüp aksırıp boğazını temizler, Hüsnü türküye önce giriş yapar, sonra o işi yapardı.

Kürt türküleri ya sevip alamama üstüne ya pusuya düşürülüp öldürülen yiğit insanlar üstüne ya da çok büyük bir güçle ona karşı koyan küçük güçler arasındaki kavgalar üstünedir. Kızların güzelliği; buğday başağı gibi sarı saçlar, yeşil gözler, sırtından aşağıya akan saçların boyu ve kalın kaşlar ile tarif edilir. Erkek ise uzun boyu, suya yiğitliği ve tüfek kullanmadaki ustalığıyla anlatılır. Güzeller ağız ağıza verip gowend türküleri söyleyip halay çeker, erkekler koyunu bol olan sürülerden koyun çalmaya gider bu türkülerde. Hüsnü türkülerinde bunları söyler bunları anlatırdı ama tek eğlencesi bu gezici türkücüler olan dinleyicileri onu her seferinde aynı ilgiyle dinlerdi. Hüsnü, türküsünü anlatırken kelimelerin kimini sonuna varılmayacakmış gibi uzatır, kimi kelimeleri kısa ve bağırarak söylerdi. Türkünün meselini anlatırken de elinde çubuğuna takılı sigarası, oturduğu yerde çok kişiyi seslendiren tek kişilik bir tiyatro olurdu.

Türkü söyleme işi karşılığında kimseden bir şey beklemiyordu Hüsnü. Tabakasına, evin erkeğinin tütün sandığından biraz tütün konur, karnı acıkmışsa ekmek ayranla karnı doyurulur, sonra Hüsnü kalkıp, oturduğu çıplak yerde arkasına bulaşmış olduğunu düşündüğü tozları silker, yoluna giderdi. Uzak yerlere türkü söylemeye gitmiyordu Hüsnü, akşam olunca derenin içine saklanmış mezradaki evine dönerdi. Kapısına oturup türkü söylediği evin insanları karanlık olmuşsa, ona kalmasını teklif etseler de Hüsnü bunu kabul etmezdi.

– Kalamam, derdi.

Evin altında karısı yalnızmış, evi aydınlatacak lambada yakacak çok gazı olmazmış. Damında arısı da yokmuş ki mumu olsun, aydınlanmak için karısı akıl edip evin ocağına iki odun da atmıyormuş. Hüsnü niye kalsın iki sigara içimi mesafede evi varken? Sağ olsunlar karnını doyurmuşlar; karısının dinlemek istemediği türkülerini bu kere taşlara, dere kıyılarına söylememiş, onlara söylemiş, etrafına toplananlar onu dinlemişti. Bir daha canı türkü söylemek isterse gidip dere suyunun kenarında kurbağalara eşlik edeceğine yine evlerinin önüne gelir, ekmeklerini yer, ayranlarını içer, türkülerini söylerdi…

yazisonuikonu

Hüsnü, türkü söylemek istediği yukarı mezrada yine yola en yakın kapıya geldi. Oraya geldiğinde her zaman oturduğu yerde altına bir minder verilmiş, rakibi türkücü oturuyordu. Adını tam olarak kimse bilmiyordu bu rakibin. Herkes ona “Abdal” diyordu. Büyükler “Abdal” adına ermiş anlamında bakıyordu, küçüklerse aklını kaybetmiş, bunak olarak.

Abdal, bu köycüklerdeki evlere gelince Hüsnü’yü kimseler türkücüden saymazdı. Hüsnü’nün türkü söylemek için geldiği kapıda kimse Hüsnü’yü fark etmedi. Büyük, küçük herkes Abdal’ın etrafını sarmış ondan türkü söylemesini istiyordu. Hüsnü’yü sonradan fark edenler, ellerini göğüslerine götürüp onu “hoş geldin” ettiler. Abdal türkü söylemeye nazlanıyordu, nazlanmak için her seferinde bir bahanesi de olurdu, bugünkü bahanesi, türkünün başkası istedi diye söylenmeyeceğiydi. Türkü söyleyecek adamın türkü söyleyecek tava gelmesi gerekti.

Abdal, uzak köylerden gelmiş, yolu üstünde duyduğu haberlerin meselini anlatmıştı ondan türkü isteyenlere. Şimdi evin sahipleri onunla oturan büyükler anlatsın, Abdal dinlesin, evlerinden sonra gideceği köyde Abdal’ın anlatacağı bir şeyi olsundu. Ağzında anlatacak haberi olmayan türkücünün torbasına kimse kolaydan bir şey koymak istemiyordu. Türkü ne zaman gırtlağına gelir de çıkmak isterse o zaman söylerdi türküsünü Abdal…

Hüsnü ile oturan köylülerden kimse köyünün kavga eden cahillerini mesel edip anlatmak istemiyordu, türkü dinlemek istiyorlardı, madem Abdal’ın türküleri daha karnındaydı, Hüsnü’nün türküleri hep gırtlağına dayalı duruyordu, Hüsnü’nün türkü söylemesini istedi Abdal’ın etrafına toplananlar.

Hüsnü isteyenleri kırmadı, onun zaten türkü söyleyeceği gelmese, çıkıp buralara kadar gelmezmiş.

Söylemek istediklerini biran önce söyleyip bitirmek ister gibi türküsüne başladı Hüsnü. Kılam denen Kürt türkülerinde, mesel türkü bir arada söylenir. Hüsnü meseli anlattıktan sonra türküsüne başladı, bazen türkünün sözlerini unuttu, sözleri hatırlamak için son kelimeleri uzattı, hatırladığı kısımları birbirine ekledi, bazı yerlerini uzattı yine, son yerleri herkes daha iyi duysun diye ciğerini yapabildiğince boşalttı, türkülerini bitirdi. Herkes gibi o da Abdal’ın türkü söylemesini bekliyordu. Abdal’ın etrafındakiler,

– De haydi Abdal! Yemeğini yedin, torbana istediğini koyacağız, sesini özledik, söyle de biraz ağlayalım, dediler.

– Hüsnü söyledi ya, ağlayacaksanız niye onunla ağlamıyorsunuz? dedi Abdal.

Hüsnü ile yaşıt olanlar,

– Hüsnü söyleyince insanın ya oynayası ya çift süresi geliyor, haydi sen söyle ki biraz ağlayalım, dediler.

Abdal sustu, iri taneli tespihinden taneleri tek tek düşürdü, yumruk büyüklüğünde tütün havanı olan piposundan duman çekip üfledi. Herkes “Abdal bugün türkü söylemez” deyip yine Hüsnü’nün söylemesini istedi. Hüsnü türkülerini söylemiş rahatlamıştı, Abdal olmasa yine söylerdi, ama kendini naza çekmiyordu, o da Abdal’ın söylemesini istiyordu, o da Abdal’ın yavrusunu arayan geyik sesini duyup ağlamak istiyordu.

Etraftakiler Hüsnü’yü yine söylemeye razı edeceklerdi ki, Abdal tespihini şalvarının cebine akıttı, piposunun havanını sol avucunda sıkıp sağ elinin ayasını yüzünün yanına bastırdı, söylemeye başladı. Ne unuttuğu sözlerden öncekini uzattı ne sonraki cümleye geçtiğini belirtir gibi son sözcüğünü bağırdı söylediğinin. Türkü söyledi. Dinleyenleri Hüsnü’nün söylediklerine benzer şeyler söylediler.

“Yaralı geyik gibi iniliyor,” dedi kimi, kimi onu kuzusunu kaybeden anne koyuna benzetti. Yavrusunu kaybeden anne koyun ile yaralı geyiği aynı kefeye koyanlar oldu. Abdal’ın türküsünü söylemeye nefesi azalınca, türküsünün meselini anlattı, piposundan yanan tütünün dumanını çekti, yine türküsüne döndü.

Abdal’ın önünde oturanlar yana dönüp ellerinde çöplerle yerleri çizdi, gözlerindeki yaşları bu çizgilerin üzerine bıraktı. Herkes gibi Hüsnü de duruldu, kalın sigara sarıp alevli çakmağıyla sigarasını yaktı, o da dumanı içine çekip ağzından burnundan havaya üfledi. Tarladan yeni dönenler selam bile vermeden, erkekler diğer erkeklerin yanına, kadınlar kadınların yanına çöktü, onlar da eski acılarını hatırlayıp ağlamaya başladılar.

Hüsnü ile evleri bir arada, aşağı evlerden Haydar Ağa, bu iki ev kümesinin topraklarını sulayan harkın suyunu çoğaltmaktan dönüyordu, o da omzunda küreğiyle topluluğun yanında durdu, ama oturmadı, yoluna gitmeden önce,

– Bu uğursuzu ne diye dinliyorsunuz komşular? dedi. Bu eğri bacak, kolları dizine inmiş ayı gibi kıllı adam, onun hakkında düşündüklerinizi bilip size ona göre beddua eder. Allah vermesin çocuklarınıza, size bir şey olur… dedi.

Haydar, Abdal’ı son gördüğünde ona bir şey dememişti, ama Abdal onun kendisi hakkında düşündüklerini yüzüne söylemiş, başına bir bela geleceğini, yapabilirse kendini bu beladan korumasını istemişti.

Haydar’ın başına bu bela gelmişti. Onun boydan fakir amcaoğlu, kız kardeşlerinin adını anmış diye bir ayağı kesik besleme çobanını kayadan aşağı itmiş, Haydar, ona yardım etti diye dört yılını hapiste geçirmişti. İmdadına yönetime el koyduktan sonra af kanunu çıkaran askerler yetişmeseydi daha kaç dört yıl yatacaktı, Allah bilirdi…

Abdal etrafına dizilmişleri öyle bir bağlamıştı ki kimseden ses çıkmadı, aşağı evlerdeki komşularının dediklerini daha önce duymuşlardı, ama bu gün kimse onun konuştuklarını duymadı. Abdal sözlerine ardı ardına dizdiği meselin bir kısmını anlattıktan sonra yine yumruk büyüklüğünde tütün havanından nefes almak için ara verdi. Haydar, dediklerini demiş, köyüne doğru yürüyordu. Abdal etraftakilere yukarı köylerden getirdiği bir haber verir gibi,

– Bunun başına daha büyük bela gelecek bundan haberi yok, dedi. Ağlayanlar ellerinin arkasıyla gözlerini sildi, burunlarını toprağa sümkürdü, Abdal türküye devam etti.

Şimdi kimse ağlamıyordu, herkesin yüzünde korku vardı. Abdal, birinin başına bela gelecek demişse, gelirdi. Komşuları hapisten daha yeni çıkmıştı…

Hüsnü oturduğu yerden kalktı, yaşça kim daha büyüktü kimse bilmiyordu, Abdal’ın elini öpmek istedi.

– Abdal, büyüklük senden olsun, kusurunu bağışla komşumuzun, çocukları daha çok küçük, bir sürü de çocuğu var, biliyorsun çok seneler yapmadığı bir suçtan da hapis yattı, dedi.

– Allah’ın adı olsun ki onun başına gelenler benden değil. Olacakları durdurmaya gücüm olsaydı böyle omzumda torba, köy köy dolaşıp türkü söyler, toplar mıydım? dedi Abdal.

Hızır da dilenci kılığına girerdi, bunun gibi çok hikâye duymuşlardı. Her kafadan bir ses çıktı, elinden bir iş gelirse affetsin istediler Abdal’dan komşularını.

Abdal, Allahın adını anmıştı, onun başına gelecekleri isteyen kendisi değildi. Abdal, yalnızca göz kırkımı zamanda olacakları görüyordu, gördüğünü söylemese, içindeki göğsünü yırtacakmış gibi oluyordu, gördüklerini söylemeye naçar kalıyordu…

Hüsnü kalktı, kapısına oturduğundan müsaade aldı, komşusunun arkasından yürüdü. Karanlığa kalmak istemiyordu.

Abdal Hüsnü’nün arkasından seslendi,

– Hüsnü sen Kuran okumasını bilmezsin, yarın mezarımda türkü söyle, dedi.

yazisonuikonu

O gece yukarı evlerin içinden geçip giden yolun köyden uzak bir yerinde, Hüsnü’yü karanlığa seslenirken duydular. Haydar gündüzleri hapiste yattıklarının yerine gibi bütün gün tarlada kalıyor, gece de ağaçlarına su doğrultmak için dere boyunca gidip suya yol veriyordu. Başına bir iş gelirse yanında olsun diye Hüsnü’yü yanına almıştı. Gece yola gidenler yollarında ayı varsa çekilsin diye Hüsnü’nün türkü söylediğini herkes biliyordu.

O gece sağır yılan yoldan gelen ayak seslerini duymuş, kendini yolun kıyısına çekmiş, uzun gövdesinin arka kısmını yolda unutmuştu, Haydar’ın başına gelecek yeni belası buydu. Gece yarısından sonra Hüsnü’nün türkü söyler gibi tepeden bağırması buydu. Onu duyanlar gidip yardım etsinler istiyordu, Haydar’ı yılan sokmuştu.

yazisonuikonu

Evlerden erkekler, don gömlek yataklardan kalkıp yaz gecesine yürüdüler, Hüsnü’nün yanına vardıklarında Haydar çoktan ölmüştü.

Erkekler sırayla sırtlayıp Haydar’ı evinin önüne getirdi. Kimi,

– Doymayacak karnını doyurmak için, gece de çalıştı, dedi.

Kimi,

– Kimseye zararı olmayan Abdal’a haksızlık etti, dedi.

Kimi,

– Çocukları yetim kaldı, dedi.

Karısı gençti,

– İsteyeni çıkar, gider, dediler.

yazisonuikonu

O gece biri daha ölmüştü, bunu sonra anladılar.

Gün yarılanmadan Haydar’ı toprağın içine saklayıp dönmüşlerdi. Adetti, birini gömdükten sonra gömme işinde emeği geçmişlere yemek yediriliyordu. Sofrada herkes tanıdığını aradı, yukarı evlerin büyüğü de misafirini aradı. Şaşırdılar. Ev sahibi kalkıp ölüye gelmişti misafiri nasıl dam başında uyuya bırakmıştılar? Evin sahibi eve çocuklarından birini gönderdi, Abdal denen türkücü biçimsizlik yapmasın, kalksın ölü evine taziyeye gelsin, istedi. Komşusuyla arasında olanlar akşam olmuştu, şimdi komşusu ölmüştü, bir yerde gömülmeyi bekleyen biri olur da insan yatağında uyur muydu?

Yemek yenmiş, sigaralar yakılırken çocuk yukarı köyden döndü, Abdal dam başında gözlerini güneşe dikmiş, uyanmıyormuş.

Kalabalık Abdal’ı onlarca köyü gören bir tepeye gömdü. Onu herkes tanıyordu ama köyünü kimse bilmiyordu, bilseler bile yaz günü ölü uzak yere gidemezdi.

Hüsnü, korkudan gözleri büyümüş, Abdal’ın mezarında türküsünü söyledi, köylüler ilk defa Hüsnü’nün türküsüyle ağladılar. Ağladıkları türkü mü, Abdal mı, kimse bilmedi. yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin