Çifte Kurban

Fuat Yıldırım |

Hayvanlar, hızlarını almayınca yerdeki adamları arkalarından boynuzlamaya başladı, paçavra yığınları gibi bir yerden diğerine savruluyordu adamlar…

Anne baba doktordu, madem eve iki ayrı kazanç giriyordu, onların hakları iki kurban kesmek, diye düşünüyorlardı. Onlar da öyle yaptı. Küçük kasabada kurbanlık hayvanların satıldığı pazar yerindeki koçların en irilerinden; boynuzları, kutsal resimlerdeki, oğlunu kesmeye gözlerini bağlamış İbrahim’e gökten inen koçların boynuzlarına benzeyenlerden iki kurbanlık aldılar.

Adettendi, “Son güne bırakıp köylülerin elinden kurbanlık hayvanları bedavaya aldılar,” denmesin diye, bayrama girmeden üç gün önce hayvanları getirip apartmanın bahçesine, diğer komşu hayvanlarının bağlı olduğu kavak ağaçlarının köküne boynuzlarından bir iple bağladılar. Anne baba hastaneye gitti yine, kurbanlıkların parasını kazanmak için devlet hastanesindeki odalarında daha fazla özel hasta bakacak, ayın sonunda her ay koydukları miktar kadar parayı bankadaki hesaplarına ekleyeceklerdi.

Kocanın fikri buydu ama meslektaşı karısı bu işe pek razı değildi. Karıkocanın banka hesapları ayrıydı, kadın hastaneden maaş alıp bunun üstüne hastane odasını özel muayene kabini gibi kullanıp insanlardan aldığı parayı haram sayıyordu. Bu haksız kazançla villalarını, yazlıklarının, arabalarının borçlarını ödeyebilirlerdi, ama Allah için kesecekleri kurbanın parasını devletin ona verdiği maaştan verecekti, kocası kusura bakmasın, kurbanlar kesilene kadar hastanede özel muayene kabul etmeyecekti karısı.

Koca, karısının babasının amcalarını kandırıp eski evlerini satarak hacca gittiği şakasını yaptı yine. Kadın da, kocasının namazsız niyazsız olduğunu, cumalara abdestsiz gittiğini, orucunu da insanlardan korkusundan tuttuğunu, aslında dinsiz olduğunu söyledi. Kadın, mantığıyla düşünen biri olmasaydı kocayla evlenmeyeceğini de ekledi sözlerine, söylediğini şaka bilsin istiyordu kocanın.

Anne baba doktorun büyük çocukları liseye gidiyordu. Okuldan sonra, şimdilerde moda olmuş, gençlerin gittiği kahvelere takılıp para harcayacaklardı. Anne baba, onların komşu çocuklarının arasında daha varlıklı oldukları bilinsin diye para harcamalarını istiyorlardı. Kendileri fakültede simit yemekten midelerini hasta etmişlerdi, ceplerinde hiç paraları olmamıştı, arkadaşlarının giysilerini giyip, onların yemeklerini yapıp yemeğe ortak olup bitirmişlerdi okullarını.

Anne baba, bir yerine iki yerden, bazen gece evlere çağrıldıkları zaman, üç yerden birden para alıyorlardı; çocukları harcasın, onların yapamadığını yapsın istiyorlardı.

Karı kocanın ikisi de doğum uzmanıydı. Çoğu insan, doğuracak olan genç karısını halkın gittiği hastaneye götürüp, genç erkek doktorların gördükleri kadınlık organının sayısına karılarınınkini de ekletmek istemiyorlar, kadınlarının doğumlarını yine hastanede, ama özel bir odada, kadın olan özel bir kadın doktoruna yaptırmak istiyorlardı. Devletin hastanesini kullanan doktorlar özel hasta işini çoğunluk geceleri yapıyordu. Kadını hastaneye bir gün önce alıyorlar, ikinci güne iğneyle sancı başlatıyorlar ve doğum gece gerçekleşiyordu. Doktor baba, karısını gece yalnız yola çıkaramayacağı bahanesiyle onunla birlikte gidiyor, bir hastaya iki doktor parası alıyorlardı. Allahlarına şükür olsun, vermişti, çocukları harcasındı.

Beritanlardan kaçan koç (fotoğraf: Fuat Yıldırım, Dersim)

Beritanlardan kaçan koç (fotoğraf: Fuat Yıldırım, Dersim)

Evlerinin olduğu çok katlı binanın bahçesinde, kavak ağaçlarının köküne bağlı iki kurbanlık koçla, evlerinin arka sokağındaki ilkokulda okuyan son numara çocukları ilgilenecekti. Babası, yonca sarması satın almış, bahçenin diğer hayvanların yetişemeyeceği bir köşesine, iki ağaç arasına yığın etmişti. Hayvanları meledikçe bir tutam yonca alıp önlerine atacaktı küçük oğlan…

Küçük oğul bu işi sevdi, babasının dediklerine kulak asmayıp hayvanların yakınına gitti, hatta hayvanlardan biri yerde çömel yatarken at gibi hayvanın üstüne bindi, hayvan kalkınca sırtında kaldı hayvanın. Sonradan yünlerinden asılıp hayvanın sırtından öyle inebildi.

Çocuk ders arasında da okuldan eve koşuyor, hayvanlara yem verip önlerindeki çiçek ekilsin diye yapılmış saksılara benzeyen suyu azalmış naylondan kovaya su ekliyordu. Bunu her yaptığında soluk soluğa derse yetişiyor, arkadaşlarına, onların koçlarının nasıl diğer komşu koçlarından daha iri, onu sırtında taşıyacak kadar güçlü, onları dövüştürürlerse kendi koçları herkesin koçunu yenecek, diye söyleniyordu.

Sınıfta, bahçelerinde koçları olan başka çocuklar da vardı, madem doktorun oğlu istiyordu, koçlarını onunkiyle dövüştürürlerdi, görürdü o zaman kimin koçu daha güçlüydü. Doktorların koçuyla kendi koçlarını çözüp kafalarına elleriyle koç darbesi yaparak işaret vererek dövüştürdüler. Doktorların koçları, alındıkları paraya uygun büyüklükte oldukları için, komşuların koçlarını bir vuruşta yere seriyordu. Çocuklar, doktorların iki koçunu birbiriyle yarıştıracaktı, ama hayvanların birbirlerini bırakıp onlara saldıracağı korkusuyla yapmadılar.

Arkadaşlarının köpekleri, kedileri vardı, doktorların çocuğunun da herkesinkini döven iki koçu olmuştu, geçen sene olduğu gibi sahiplerinin gelip koçlarını götürmesinden korkuyordu. Büyük kardeşleri çocuğa, sonradan üzülmesin diye, bu hayvanların kurbanlık olduğunu, kurbanların kesilmek için olduğunu anlatmaya çalışmıştıysa da çocuk anlamamıştı o zaman.

Bayramın ilk günü, çocuğu, önceki sene yaptıkları gibi sokağa bakan büyük yatak odasına koyup ablasına teslim ettiler. Dikkat etsin bahçeye gelen tarafa bakan salona gelmesin, şeker toplamak için arkadaşları gelirse de onlarla gitmesine müsaade etmesindi, sokak kan deryası içinde olurdu. Şu tüccarlar da çocuklarını yüzleri yırtılsın diye zorla şeker toplamaya göndermiyorlar mıydı… Doktor baba normal görüyordu, ama anne onu da o doymaz tüccarlardan sayıyordu zaten.

Abla kan görmeye dayanamazdı, annesinin dediklerini seve seve yaptı. Küçük oğlan ablasıyla koyunları, koçları konuştu. Annesinin bahsettiği sokağın kanı durursa yine gidip koçlarının sırtına binecekti.

İçerde telefon çaldı, kızın erkek arkadaşıydı, abla mutfaktaki telefona gitti, sesin evin diğer yerlerinde en az duyulduğu yerdi mutfak. Abla gecikince çocuk odadan çıkıp ablanın olduğunu düşündüğü salona gitti. Abla salonda değildi, salonun penceresinden evin bahçesinde bir kalabalık gördü, merak edip pencereye gitti.

Bahçede, göbeğinden aşağıya beyaz önlükler asılı, ellerinde iri bıçaklar, iri bıyıklı adamlar vardı. Ablanın sözünü ettiği kurbancılar olmalıydılar. Kurbancılar sırayla komşu arkadaşlarının kurbanlarını kesmeye başladılar.

Kendi koçları sıranın en sonundaydı. Koçların gözleri bağlanıp kesildikçe çocuk onlarla acı çekti; yere düşen her hayvan, beyazlar giyinmiş çocuğun yaşında bir çocuğa dönüşüyordu. Sıra onların hayvana yaklaştıkça çocuğun korkusu büyüdü. Baba, ilk hayvanın ipini çözdü, hayvan babanın göbeğini, ellerini kokladı. Baba, ikisi bir hazır olsun diye diğer koçlarını da ipinden çözdü, o da babanın ellerini yaladı. Baba boyunlarındaki yularları çözdü, fotoğraf çektirecek gibi kollarını boyunlarına dolayıp ikisinin arasına çömeldi.

İlk çözdüğü koç yüzünü yalar gibi yaptı babanın, sonra birden yandan bir darbeyle kavak ağaçlarının arasına devirdi adamı. Kesicilerden biri elinde verecek bir yem varmış gibi elini uzatıp hayvanı boynuzlarından yakalamıştı o sırada. Yere yatırıyordu ki diğer koç adama yan taraftan öyle bir darbe indirdi ki kesmek için yere yatırmaya çalıştığı koçun üstünden hayvanın diğer tarafına uçtu.

Diğer kesiciler olanı fark etmemiş, bir ellerinde bıçaklarla hayvanlara gel gel ediyordu. Hayvanlar her birine başları önde yaklaştı. Kesiciler ellerini boynuzlara doğru her uzattığında, hayvanlar ön iki bacakları üzerine çöküp, birden fırlayarak kesicileri boynuzlarıyla bahçenin ortasına savurmayla başladılar. İki kesici ellerinde bıçakları yan yana durup savaş pozisyonuna geçtiler, iki koç yan yana durup onları öyle bir süpürdüler ki her biri daha önce kestiği hayvanların kan birikintilerine yüzleri üstü düştü.

Hayvanlar, hızlarını almayınca yerdeki adamları arkalarından boynuzlamaya başladı, paçavra yığınları gibi bir yerden diğerine savruluyordu adamlar. Baba ağaçların arasından kalkınca, koçlardan biri onun da arkasına öyle bir darbe indirdi ki adam, araba park yeri olarak da kullanılan bahçenin kapısından dışarı uçtu. Çocuk, koçları komşu koçlarını kovaladıkça yaptığı gibi yerinde hopladı, bir elini diğer avucuna alıp ellerini kafasının üzerine kaldırdı.

Mutfakta abla telefon konuşmasını bitirmişti. Annesi arkasındaydı. Çocuğu unutmuştu değil mi? İnşallah salona gelmemiş olsundu. Zararı yoktu, neyse. Varsın orada olsun, büyüyor, gerçekleri bilmesinin zamanı geldi, dedi anne.

Abla salonun kapısını gürültüyle açtı. Çocuk camın önündeydi. Ablanın yandan gördüğü gülüş birden soldu, çocuğun gözlerinin etrafındaki çizgiler aşağıya kaydı, burnu buruştu, kapıdan görülen taraftaki gözünde yaş belirdi. Abla koştu,önüne diz çöküp kardeşi sarmaladı. Önlüklü kasaplar, bütün koçları, koyunları kesmiş, derilerini yüzüyorlardı. Çocuk geçen bayramda yediği etlerin de sahiplerinin alıp götürdüğü söylenen koç arkadaşlarının eti olduğunu anladı. Çocuk o bayramdan sonra hiç et yemeyecekti. yazisonuikonu

Başka köye kaçan koç (fotoğraf: Fuat Yıldırım)

Başka köye kaçan koç (fotoğraf: Fuat Yıldırım)



Yorum yok

Ekleyin