Bu bizim senkronize yalnızlığımız

militan kedi |

Yapmak isteyip de yapamayacağımız şeylerle doldu taştı dünya. İzlenecek tonla film, dizi, okunacak kitap, gidilecek, görülecek, gezilecek yerler ve ortalama 70 yıl ömür var heybemizde. Hepsini de bu zaman dilimine sığdırma telaşı

yalnizlik

Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor bize. Belirtilen bir öğretiye hazırlanıyoruz her an.

Almanca, İngilizce, Latince, Goethe, Schiller, Rus- Alman Savaşları, Karlofça- Pasarofça Antlaşmaları, Fen Bilimleri, sayıların kökenleri, köklerin kareleri, tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. Faust’un özü. Bulutların oluşması…

Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum.

Bizi bıraksalar, ben onun dizlerine yatsam. İçgüdülerimizle gövdelerimizi tanısak. Birbirimizi sevsek. Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek, ana karnındaki çocuk gibi…

Anlatamayacağım…

Bu insanlar, Guguk Kuşu filmini de, Napolyon’un Yaşam Öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrindeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle izleyebiliyorlarsa, elimden ne gelir?1

Çin menşeli kalpler…

Herkes birbirinin eski sevgilisi. Herkesin birbirinde birini unutma ve eskitme çabası…

Tüketim çılgınlığı…1

Pamuk ipliğine bağlı sebeplerle biten arkadaşlıklar…

Issız adamlar…

Elektronik cihazlara olan bağımlılık

Bana dokunmayan yılan bin değil, on bin yıl yaşasıncılık…

Tepesine vur ekmeğini al, gene de sesini çıkarmayan ezik toplum…

Âşık olamamak. Hızla çoğalan one night stand geceleri…

Uç kesimlerde yaşayan insan tipleri…

Maaşı bankalar arasında bölüştürmek için çalışan; beyaz, mavi, pembe bilumum renkli yakalı çalışan…

1 haftalık tatil için 12 ay çalışmanın mantıksızlığı…

Kafanın üstünde sürekli bir soru işareti ile gezmek…

Vücudun 3/1 suysa geri kalanı depresyon

Birbirine hava atmak için alınan gereksiz mobilyalar…

Çiçeklerle, otla, böcekle konuşmaya başlamak

İnsandan çok eşyaya değer verme…

Sokaktaki vahşi ortamdan korumak amaçlı eve hapsettiğimiz, zorla evcilleştirdiğimiz hayvanlar…

Özgürlüğü çok yanlış anlamış popüler kültürün eşiğinde can çekişen paragöz kızlar…

Trafik… Uzun süren kırmızı ışıklar, kısa süren yeşil ışıklar…

Kendine büyük önem atfetme…

Evliliği kurtarmak için yapılan çocuk…

Bitmek bilmeyen kas ve eklem ağrıları…

Klima ve ışıktan doğan ofis savaşları…

Sorgulamayan ve üretmeyen, hazıra konan insan modeli…

AVM… Fast Food…

Asgarisi ödenmiş kredi kartı ve her ay diğer aya ötelenen borcu…

Bedava dağıtıldığını düşündüğüm gri ve yeşil renkli eşofmanla dolaşan genç kabileler ve ilginç saçları…

Hak, hukuk, adalet kavramlarının deforme olması…

Özkültürünü unutma ve her yeni çıkan akıma uyma gereksinimi, uymazsa dışlanma korkusu…

Her toplumsal olayda ülkeyi, her şeyi bırakıp kaçma isteği…

Kendini kendinden başka herkese beğendirme arzusu ve büyük çekişme… (Altında yatan amaç seks tabusu ve açlık. Kabul edemediğimiz ilkellik duygusu.)

Her nerede değilsek orada mutlu olacakmışız hissi…2

Sonrasında da; “Nereye gitmek istiyorum ki? Nereye gidebilirim ki? Sürekli gitmek istemek de, bir yerde, hiçbir yerde olmak istemek değil mi?”3 hissi…

Asla bitmek tükenmek bilmeyen, sonu gelmeyen egolar ve sonucunda kocaman bir yalnızlık…

Neden eski zamanlarda yaşamak istiyoruz?

Çünkü eski zamanlarda her şeyin değerli olduğunu düşünüyoruz.

Sebep?

Bilinmezlik…

Eskiden her şeyi bilmiyorduk. Her şeyi yarım yamalak değil, bir şeyi biliyor, iyi biliyorduk.  Konunun uzmanıydık, zalimi değil… Gizemliydik. Çok iletişim halinde değildik. Şu an beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Bir mektup gönderdiğimiz de; aylarca mektubun ne zaman geleceğini, içinde ne yazdığını, o bekleme sürecini, heyecanını, geldi mi gelecek mi tedirginliğini, postada mı kayboldu endişesini yaşardık.

Eskiden her şeyi bilmiyorduk. Her şeyi yarım yamalak değil, bir şeyi biliyor, iyi biliyorduk. Konunun uzmanıydık, zalimi değil… Gizemliydik. Çok iletişim halinde değildik. Şu an beklemenin ne demek olduğunu bilmiyoruz.

Ya şimdi? “Okundu” ibaresi görmek, “İletildi” mesajını almak sabırsız kalplerimize soğuk su serpiyor.

Sevdiğin kızla/erkekle buluşmak için çeşme başları buluşma yeriyken, şimdi ne çeşme kaldı ne de o köy… Ofislerdeki sebil başında insanlar birbirinin yüzüne bile bakmıyorken, şimdiki buluşma yerleri kapitalist iktidarların sevdiği adamlarının isimlerinin verildiği meydanlar oluyor.

Eskiden buluşmak için verilen saat diliminde orada olunurdu. Söz önemliydi. Şimdiki gibi beş dakikada bir; “Geldin mi?”, “Neredesin?”, “Hâlâ gelemedin mi?” of pof, afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. Gelmezse, gerçekten önemli bir işi çıkmıştı, “Yoksa gelmemezlik yapmaz!” düşüncesi vardı.

Oysaki şimdiki zamanda öyle mi?

Eğer gelmemişse “Kesin bir şey var”dır. Neden gelmediğinin sebeplerinden, birbirinden haince düşüncelerle beş bölümlük korku-dram dizisi çekilebilir. O zamanlar aşk, haber alınamadığında “Başına kötü bir şey mi geldi?” diye düşünmekti. Garantici ruhlarımız heyecan, tedirginlik, endişe nedir bilmeden, bekleme duygularından yoksun; mekanik bir şekilde dolaşıyor, çarpık kentleşmiş, yeşilden yoksun bu şehirlerde.

Huzursuzluğun Kitabı’nda şöyle yazıyor:

Bu yüzleri, bu alışkanlıkları, bu günleri görmek istemiyorum artık. Başka biri olmalı. Hücrelerime sinmiş bu rol yapma saplantısının yorgunluğunu atmalıyım. Uyku huzurla değil, hayatla çöksün üstüme. Deniz kenarında bir kulübe, hatta dağların sarp eteklerinde bir mağara yeter bana. Ne yazık ki istemekle olmuyor.

Kölelik bu hayatın yasasıdır; başka bir kural da yoktur zaten, çünkü isyan etmenin de, kaçmanın da mümkün olmadığı, kayıtsız şartsız boyun eğilen yasa budur. Kimileri köle doğar, kimileri sonradan olur, kimileri ise köleleştirilir. Özgürlüğe olan korkakça sevgimiz (ansızın özgür kalsak, bu sefer de yeni bir şey olduğu için yadırgar, hemen kaçardık özgürlükten) köleliğin üzerimizdeki ağırlığını açıkça gösteriyor.

Beni ele alalım; her şeydeki, yani kendimdeki tekdüzelikten kurtulmak uğruna bir kulübeye ya da mağaraya kaçmaya hazırım; ama kendi varlığımın bir özelliği olan tekdüzeliği gittiğim her yere taşıyacağımı bile bile, o kulübeye gitmeli miyim acaba? Varolduğum yerde, varolduğum için göğsüm sıkışırken ve bu hastalığın etrafımı saran şeylerden değil, ciğerlerimden kaynaklandığını bilirken, daha rahat nefes alabileceğim bir yer bulabilir miyim?

Genel olarak bulamıyoruz ve bulamadığımız içinde bedenlerimize toplumun istediği kişilikleri monte edip, kiralık ruhlarla dolanıyoruz, birbirimize çarpa çarpa…

Modern hayatlar, suni mutluluklar

Birbirinden bağımsız, gündüz ve gece hayatımız oluyor. Bildiğin maskeli balo ve günün belirli saatlerine uygun, sahte yüzlerini takınarak geçirdiğimiz mevsimlerimiz var.

Mesela, kahve içmeden ayılamadığını savunan (ki gerçekte tadından pek mutlu olmayan ve buna yarım bırakılan kahve bardakları en büyük şahitken), öğlen yediği salatasının ne kadar pahalı olduğuyla kendi ederini karşılaştıran, elit olduğunu sanan beyaz yakalı; tüm parasını verdiği ama daha adını söylemeyi başaramadığı alengirli kahvesi ve bilmem ne soslu salatasından ötürü, akşam evinde dünden kalmış makarnasına talim edeceğini bile bile modern hayata uyum gösteriyor, suni olarak mutlu oluyor.

Gelelim diğer renk yakalı arkadaşımıza…

Asgari ücretle çalışan ama maaşının boyunu üç kat aşan ve taksitle alınmış son model cep telefonuyla, İnstagram’da çay fotoğrafı yayınlayarak, altına bir de Cemal Süreya şiiri döşemekten geri kalmayan mavi yakalının durumu beyaz yakalıdan bir tık aşağıda, ama aynı acizlikte. Pülümürlü Cemal Süreya bileydi şiirlerinin böyle harcanacağını, eminim yazmazdı.

Neyse işte, sevgili beyaz ve mavi yakalı kardeşlerim; ikiniz de yalnızlıktan kusuyorsunuz biliyorum.

Nereden mi biliyorum?

Biliyorum işte, karıştırmayın.0000q0tb

Ne büyük yalnızlık içerisinde olduğumuzu bilmemize rağmen, bu dayatılan teknolojik moda ve kendimizle baş başa kalmamamız için yapılan büyük sosyal deneyde, zenci fare deneği olmaktan kaçınamıyoruz. Bin bir türlü teste tabiyiz. Bu durumdan rahatsız olsak bile başka bir çaremiz olmadığını düşünüyoruz.

Eğer kendimizle baş başa kalırsak ne kadar küçük olduğumuzu görmekten korkuyoruz. Korkularımızla, utançlarımızla, pişmanlıklarımızla yüz yüze gelmek mutlu etmiyor. Modern insan rahat etmek ister. Bıkkınlık veren kahve, çay, mavi, şiir, fotoğraf ve mekân check-in‘leriyle yüzeysel olarak mutlu olmak ne kadar işimize geliyorsa demek…

Peki, onlar işimize geliyor da, biz nereden geliyoruz?

Biz; ayrı ayrı bitişik evlerde izole olmaktan, beton varoş şehirlerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden ve özel ünitelerden, medyanın beyin yıkamasından, tüketicilikten, bedeni cezadan, şiddeti reddeden ideolojiden, depresyondan, hastalıktan, rezaletten, utançtan, insanların alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bütün bir halktan geliyoruz… Klişedir, balık hafızalı milletiz vesselam.4

Geldiğimiz yerleri unutup, gitmek istemediğimiz yerlerde mahsur kalıyoruz

Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada, sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

Bu konuyla ilgili acı bir anım var:

Devrimci bir abim vardı,“dı” diyorum çünkü artık yok! Yaklaşık 10 yıl cezaevinde kaldı. Suçu malumunuz, düşünmek! 10 yıl sonra özgürlüğüne kavuşan abim ve arkadaşları dışarıya yemek yemeye gitmişler. Gördüğü işkenceler ve yıllar yılı kapalı bir alanda kalmanın vermiş olduğu etkiyle, tek başına yürümekte zorlanan abim lavaboya gitmiş ellerini yıkamaya. Ellerini yıkayacakmış ama musluk akmıyormuş. Musluğun düğmesi, başlığı, hiçbir şeyi yok. Hani şu, elini sensöre tuttuğunda akan musluklardan. Ama anlayamıyor. Utanıyor sormaya. Ellerini yıkamadan geri dönüp oturuyor yerine. “Soramadım” diyor. “Okumadığın kitap kalmadı bunu mu bilmiyorsun?” diye sorarlar diye, “Kitaplar da yazmıyor ki, ne bileyim yavrum, utandım sormaya.” demişti anlatırken. “Ben içerdeyken ne kadar çok şey değişmiş. İnsanlar değişmiş, musluklar bile değişmiş” dedi.

İçime bir şey oturdu o akşam, ben de tek başıma yürüyememiştim o ağırlıkla. Abim bir yıl sonra kalp krizi geçirip vefat etti. Ne zaman bir yerde afili musluk görsem sinirleniyorum ve küfrediyorum.

videolu-intihar-notu-30351Mehmet Pişkin mesela… “Yaşayacağım bir şey kalmadı” diyerek yaşamına kendi eliyle son veren bir insan.

Mehtap Zengin… Cinsel tercihinden dolayı toplum baskısından bunalıp, intihar eden trans bir birey.

Yoz bir toplum düzeninde yaşamaktan usanıp yaşamlarına son verenlere, üstlerine gaz döküp kendini yakanlara hasta gözüyle bakıyoruz. Onları ruh hastası saymakla, insanın insanca yaşamak hakkına, insan olarak yaşayamıyorsa yaşamı dışlama kararına tepeden bakıyoruz. İnsan yaşadığı toplumdan utanç duyduğu için pekâlâ canına kıyabilir, inanıyorum buna.

Böyle önemli bir kararın arifesinde, benzer kararlardaki bocalamalara da yer yoktur üstelik. Kaldırım kirlense de olur, banyo kanlansa da, çocuklar korksa da, dostlar üzülse de. Bu tür incelikler ve kaygılar çok geride kalmıştır.

Bizleri perişan eden, elimizi kolumuzu bağlayan; büyük kavgalara biriktirmemiz gereken öfkeyi ve gücü, günlük yaşam içinde ucu ucuna harcamak zorunda kalışımız. Sürekli aldatılma, yanıltılma; neyi, nasıl ve ne uğrunda harcadığımızı bilmemenin belirsizliği…5

Copy-paste hayatlar yaşadığımız

İşte bizim modern zaman dilimimizin içinde; cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, Cipralex’ler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen baş ağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var. Yorgun gözler ve içinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler var.6

Albert Camus, Jean Paul Sartre ve Bukowski’nin; varlık ile yokluk, yaşamın anlamı ve anlamsızlığıyla ilgili yazdığı her paragrafı kendi hayatımıza copy ederek, başkalarının yazdığı cümleleri hayatımıza paste yapıyoruz. “İşte bu, aynen böyle be!” diyerek doğmamış cümlelerimizi öldürüyoruz. Cümle kurmadan aile kuruyoruz.

Neden dost olmadan, erkek-kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz?

Yirmili yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı?

Sevişmek için, ilkin nikâh imzası mı atılmalı ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar?

Erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar?

İlk kadını genelevde mi tanımalılar?

Karı-kocalar birbirlerinin gövdelerine mal gözüyle mi bakmalı?

Mahsur kaldığımız bu yeni dünyada, sensörlü sifonlar, orasını burasını kurcalayıp, sarsıp akıtmaya çalıştığımız afili musluklar, apartman lambasının bile fark etmediği biz silik insanlar var.

İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor.7 Saptırılıyor, çarpıtılıyor. Neden, neden, neden diyerek, başımızın üstünde bir çizgi film karakteri gibi kocaman bir soru işaretiyle geziyoruz.

Modern hayatın bir başka getirisi de seçimsizlik ve birçok alternatif. İkisi arasında sıkışan insanoğlu bocalayıp duruyor. Bir ceylanın öldürülüşünü on farklı belgesel kanalında izleme keyfi(!) olabilir mi? Oluyor…

Yapmak isteyip de yapamayacağımız şeylerle doldu taştı dünya. İzlenecek tonla film, dizi, okunacak kitap, gidilecek, görülecek, gezilecek yerler ve ortalama 70 yıl ömür var heybemizde. Hepsini de bu zaman dilimine sığdırma telaşı!

Manen biten evlilikleri çocuk için yaşatma derneği

İlk 20 yıl çocukluk ve okul, sonraki 10 yıl kariyer, daha sonraki yıllarda evlilik, ev kredisi, altınlarla araba alma, çocuk doğurmak, çocuğun okul masrafları, emeklilik ikramiyesi ile yazlık alma vs. Ha bir de bunların dışında “manen biten evliliklerini çevresindekiler için yaşatma derneği” üyeleri olan çiftler son çare çocuk yapıyorlar. Bu da modernitenin son golü evliliklere. Kimi zaman “İyi ki yapmışım” denilen çocuk, kimi zaman ayak bağı ve baş belası olarak nitelendirilebiliyor.

Çocuk için katlanılan, devam edilen ilişkiler, birbirini aldatan çiftler, aldattıkları üçüncü kişinin hayatını karartan zincirleme yasak sevgiler…

Modern hayatın getirdiği evlilik tam olarak bu. İhtiyaçlar için çocuk dünyaya getirmek yanlış bir şey, yalnızlığını hafifletmek için çocuğu kullanmak yanlış, insanın kendisine benzer bir kopya çıkarmayı kendine amaç edinmesi yanlış. Tohumlarını geleceğe doğru kusarak ölümsüzlüğü araması da yanlış, sanki spermler bilincini taşırmış gibi!8 Daha korkuncu ne biliyor musunuz? Taşıdığını düşünüyorlar

Aynı mağazadan, aynı berberden çıkmış aynı suretli insanlar nerede türüyor diye soruyor musunuz hiç?  Sormaktan öte, zaman zaman onlardan biri olduğumuzun farkında mısınız? Süratle tektipleşen giyim stili. O ayın rengi ve modası olan giysinin sahtesi ve orijinali ile üst-alt tabaka arasında hızla yayılması.

Orijinali çıktığı gün sahtesinin aynı zamanda piyasaya sürülmesi sanırım ülkemize ait üretim hızı! Ya da daha vizyona girmeyen filmin korsanının çıkması gibi. İronik! Bu giyim kuşam konusunda tektipleşmeyi, devlet isteseydi bu kadar başarılı olamazdı sanırım. Farklı bir renkte, farklı bir tarzda giyinen kişiyi değişik bakışlarımızla taciz ettiğimiz, bizden değil baskısını uyguladığımız zamanlar…sahilde-müstakil-yazlık-ev

Bir de ütopik bir hayal var ki, henüz (ben dahil) kurmayanını görmedim! Lambadan cin çıksa tüm herkes aynı dileği ister. Sevgili cin bu genel hayal karşısında çaresizce düşünür eminim, “Bu kadar insanı hangi sahile sığdıracağım” diye.

Hayal tahmin ettiğiniz üzere; sahilde bahçeli bir ev! Bahçesinde domates ekip biçmek, araba yerine bisiklet kullanmak ve şu an yapılan mesleği bırakmak. Mesleği bırakanlar derneğinin üyelerinin bir kısmı da merkezi bir yerde büfe açma fikrini savunuyorlar sahilcilere karşı. Çatışmalı ve karar verilmesi zor bir fikir tabii.

“Vatzabın var mı?”

Tekrar, teknolojinin ilişkilerimize, özel hayatımıza nasıl girdiğine şöyle bir bakalım mı?

Mesajınız Var adlı bir film vardı, epey eski bir film. Kadın ve erkek kişisinin internet üzerinden başlayan ilişkisinin gerçeğe taşınması ve o klavye başında geçirilen saatleri anlatan bu filmde rol almasını istediğimiz kişiliklerimiz kendini koyacak yer ararken, bir anda mIRC ile istediği yeri buldu.

Milenyumdu, teknoloji çağıydı derken hayatımızın özetini, toplumsal mesajlarımızı, sevgiliye verdiğimiz atarlı giderli tepkilerimizi, mIRC’den sonra MSN denen chat’leşme programının durum iletisi kısmını kullanarak verdik bitirdik. O iletiye göre şekillenen sohbetlerimiz ve ilişkilerimiz, ekle- engelle- sil üçgeninde yitip gitti.

Tabii biz yerimizde dururken, aç teknoloji ilerledi ilerledi ve bilgisayarları daha da küçülterek ceplerimize kadar yerleştirdi. Hızla yayılan yeşil logolu WhatsApp virüsü girdi hayatımıza, soldan bir şut golüyle. Elindeki telefonun işletim sisteminin adını bilmeyen orta yaşlı kesim bile Vatzabın var mı?” diyebiliyordu! Annem, her ne kadar Facebook’a bulaşsa da, henüz telefonu çözemedi. Ona attığım mesajları akşam gidip yine ben okuyorum , “Ne güzel yazmışım yav!” diye kendime gülüyorum.

Her neyse, iletişimi salise olayına indirgedik. İndirgedik de duygularımızı sıfırladık. Gelmeyen cevaplar için anında arayıp, “Bir şey yazdım gördün mü?” sabırsızlığına eriştik. Ekle- sil- engelle ile bitirdiğimiz zaman dilimi yeniden hortladı. Gönder tuşuyla biten aşklar, arkadaşlıklar dilimine girmiştik artık. O dilime girmemek için eski telefon kullanmaya devam eden, direnen, küçük bir azınlığı da kullandıkları telefonun eski modeliyle dalga geçip, gittikçe büyüyen, canavarlaşan teknoloji halayımıza çekmek için elimizden geleni yaptık, yapıyoruz.2

Telefonun şarj aleti hepimizi esir almış, haberimiz yok. Telefonumu benden çok şarj aleti kullanıyor! Prizli masada oturmak büyük mutluluk mesela. Mutluluğa bak! Mutluluk çeşidine bak! Prizin değerli olduğu zamanlar! Priz bile şaşırmıştır bu duruma.

Paul Auster bu konuda şöyle diyor:

Modern yaşantımızın gerçeklerinden biri de insanların telefona bir tür kutsallık atfetmeleridir. Sırf telefona yanıt verebilmek için, ateşli bir sevişmeyi ya da ateşli bir kavgayı yarıda kesebilirler. Telefonu açmamak bir tür anarşi, toplumun temel yapısına karşı bir tavır olarak görülür.

Her şeyi aynı anda yapmak istemek ve sonucu: Zamansızlık

Zamanı verimli kullanmak için açılmış tonla kurs, seminer, kurulmuş milyon dolarlık danışman şirketleri, bu şirketler de çalışan spor arabalarıyla gezen yaşam koçları, bize umut, sevgi ve güzellikler dağıtıyorlar cüzi(!) miktarlar karşılığında. Önümüze çarşaf çarşaf kağıtlar sererek, rengârenk gazlı kalemleriyle, janti kıyafetleriyle zihnimizi hipnoz edip, bizi kısa bir hayal turuna çıkarıp, anlık rahatlatıp evimize gönderiyorlar. Kurulu oyuncak gibi. Bir tür alışveriş.

Kendi yok ettiğimiz duyguları geri kazanmak için parayı aracı kullanarak; şu kadar ün yapmış, bu kadar ödül kazanmış psikologlara açlık sınırında olan bir aileyi doyurabilecek seans ücretlerini döküyoruz. Seanslar esnasında gözlüğünün üstünden bakan doktora milletçe şu şekilde şikâyetimizi anlatıyoruz:

Yıllar boyunca herkesin ahlakına göre yaşamayı istedim Doktor! Kendimi herkes gibi yaşamaya, herkese benzemeye zorladım. Kendimi ayrı düşmüş hissettiğim zaman bile, bütünleşmek için böyle davranmak gerektiğini söyledim ama bütün bunların sonunda felaket geldi. Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyorum, kuralsızım, tereddütler içindeyim, yalnızım ve bunu kabullenerek,  tek oluşuma ve kusurlarıma boyun eğdim. Tüm yaşamımı bir nevi yalan içinde yaşadıktan sonra bir doğru yaratmak zorundayım.9

İlgi duymuyorum Doktor, hiçbir şeye ilgi duymuyorum. Nasıl kaçabileceğime dair hiçbir fikrim yok. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlar hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamış gibiler sanki. Bende bir eksiklik var belki de, mümkün de. Sık sık aşağılık duygusuna kapılıyorum. Onlardan uzak olmak istiyorum. Gidecek yerim de yok. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyor. Bir beş yıl uyumak istiyorum; ama izin vermezler biliyorum? Ne yapacağım doktor!10

Buluşmak için verilen saat diliminde orada olunurdu eskiden. Söz önemliydi. Şimdiki gibi beş dakikada bir; “Geldin mi?”, “Neredesin?”, “Hâlâ gelemedin mi?” of pof, afra tafra sıkıntılarına girilmiyordu. Gelmezse, gerçekten önemli bir işi çıkmıştı, “Yoksa gelmemezlik yapmaz!” düşüncesi vardı.
Filmlerde gördüğümüz sahnelerin bire bir aynısıdır psikolog seansları. “Anlıyorum sizi, evet, hı hı’lar” arasında tekrar evimize yollanmak üzere paket yapılıyoruz. O şatafatından arındırılmış, sade süslerle evine gönderilen paket.

Şahsen ben o kadar parayı psikologa verdiğimde, delilik duvarıma bir kat daha boya atmış oluyorum.

Devlet hastanelerindeki psikologlara gitmek durumunda kalmak da ayrı bir çaresizlik boyutu. Tabii burada devlet hastanelerindeki psikologlara çamur atmak niyetinde değilim. Neden çaresizlik dediğimi, Türkiye’deki doktorların bir gün içerisinde baktığı hasta sayısını, Avrupalı doktorların, “Biz ancak savaşta bu kadar çok hastaya bakarız!” cümlesi açıklıyor olsa gerek.

Yani, dakikada sayısız hastaya bakmaya çalışan doktordan, seni dinlemesini, anlamasını, reçete yazmasını bekleyemiyorsun tabii. Arkanda sırada bekleyen bir sürü insan olduğunu bilerek derdini çita çevikliğiyle hızlı anlatmak da pek kolay olmadığı için, delilik duvarına boya atmak daha sağlıklı görünebiliyor insanın gözüne!

Modern zamanların vebası: Mekân hastalığı

“Katık buldum ekmek yok, ekmek buldum katık yok” durumu tam olarak modern zamanlarda yaşamak. Gençlik- para-  zaman üçgeninde ömrün çileli ve yer yer çiçekli yollarını arşınlayarak tükenmektir yaşamak. Tabii yolda tökezleyip düşmezsek veya birileri çelme takmazsa!

Bu şeytan üçgeninde hiçbirinin birbirine denk gelemediğini görmeden biriken kefen parasıyla, son “level’da” mezar yeri seçebilme lüksüne sahip olmak belki feleğe karşı oynadığımız son kozumuz. (ki bu lükse sahip olanlar mutlu oluyorlar!) “En azından kimsesizler mezarlığına gömülmeyeceğim!” fikriyle, aile kabristanı kurdurana dek giden bir mutluluk süreci bu. Mekân hastalığı. Orada olduğunu bildirme, gösterme çabası. Dalyan’da bulunan Kral Kaya Mezarlıkları bu konuya verilebilecek en şükela örnek:

Mezarlığın en üst yeri statüsü yüksek olan kişilere verilmiş. Statüye göre derecesi düşen kişilerin mezarları yukardan aşağıya doğru, hiyerarşik şekilde sıralanmış. Rehber, güneşli pazartesi gününde bunları anlatırken beklenmedik bir soru sordum. Tabii tüm turistlerin keyfi kaçtı bu ansızın sorulan bu soruyla: “Peki,” dedim “Fakirler nereye gömülüyormuş?” Ama soruma yanıt bulamadım. Anlayacağınız üzere fakirlerin mezarı bile yok!

Modern insanın unuttuğu bir diğer şey ise ölüm. Ölümün varlığını ara sıra hatırlasak;  ihtiyacımız olmayan şekilde aldığımız her şeyin, lüksün, hırsların eşyaların değersizliğini daha iyi anlayacağız. Ölümü sadece uzaktan bir arkadaş, eş, dost öldüğünde; matem simgesi olarak bilinen siyah gözlük takmayanları dövdükleri cenaze törenlerinde hatırlıyor oluşumuz trajikomik.

Her şeyin boş olduğu sanrısı o törenden sonra konuşuluyor ve konuşulan masada kalan içilmiş boş çay bardaklarıyla birlikte toplanıp dökülüyor ve unutuluyor. Ertesi gün hırslarımızla, kinlerimizle devam ediyoruz yaşamaya kaldığımız yerden. Mezarlıklar, yaşayanlar için notadaki es!onur-orhan-egoistokur-gezi-ortakligi-esas

Toplumsal olaylara olan tepkilerimiz de çok ilginç. Bir taraf sokaklara dökülürken, diğer taraf “Bunlar neden sokağa dökülüyor?” diye merak etmiyor bile. Aradaki uçurum fena. Deforme olmuş hak, hukuk, adalet kavramlarının altında eziliyoruz. Adaletin bir gün hepimize lazım olacağını unutuyor sadece kendi yolumuza bakıyoruz. Bir şey olmamış gibi davranmak ve olanları unutmak robotlaştırıyor, rutinleştiriyor, farkına varmıyoruz. Farkına varmadığımız her şey, sonradan ev adresine gelecek ceza niteliğinde.

Yalnız ölü kentlerin ölü doğmuş çocukları

Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar yüzünden, yaşamaya karşı ne bir sevgi ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen; her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganın altında yaşayan, yalnız ölü kentlerin ölü doğmuş çocuklarıyız! Bize bu ölü yaşamı hazırlayan; sermaye sahibi egemen sınıftır.11 Bu acımasız oyunun varlığı biz izin verdiğimiz sürece devam edecektir. Bir açık hava cezaevinde yaşıyor gibiyiz. Modern Metrisler yaratarak nefes almaya çalışıyoruz.

Bize bu ölü yaşamı hazırlayan; sermaye sahibi egemen sınıftır. Bu acımasız oyunun varlığı biz izin verdiğimiz sürece devam edecektir. Bir açık hava cezaevinde yaşıyor gibiyiz. Modern Metrisler yaratarak nefes almaya çalışıyoruz.

Kronik faranjit gibi, kronik mutsuzluklarımız var…

Büyük kederleri unutturacak büyük mutluluklar bulmak, derin ve keskin acılar yaşamakta olan insanlar için neredeyse imkânsızdır. Taşınması zor bir azabın altında ezilen insanlar, bazen büyük bir mutluluk ihtimali kapılarını çalsa da o kapıyı açacak gücü ve cesareti kendilerinde bulamazlar. Hatta sessizce durup kapılarını çalan bu beklenmedik yolcu gitsin diye beklerler. Kederli insanları yeniden hayata döndürüp yüzlerini gülümsetecek tılsım, küçük, ani ve kısa sevinçlerde gizlidir.12

Temennimiz ne peki?

Tabii ki merkezi yerde bir büfe veya Sayısal’dan çıkacak olan para değil. Şükür ki, parayla mutlu olunamadığını da gördüm; parasızlıkla daha da mutsuz olunacağını da.

Yetecek kadarı, hayatta kalabilecek kadarı…

On tane evin de olsa birinde oturabileceğimizi anladığımız, beş tane arabamız da olsa aynı anda hepsini süremeyeceğimizi algıladığımız, milyarlık telefonlarımıza bir “Özledim” mesajı gelmediğini fark ettiğimiz anda, tüm modern insanlar olarak şunu istediğimize karar verdim:

Öyle büyük şeylerde gözüm yok hiç;
Küçük mutluluklar diliyorum, küçücük…
Bir çocuk saflığında gülüşler,
Islanmış çimenlerin kokusu,
Çimenlerdeki çıplak ayaklar,
Bahçedeki gül ağacı, mis kokulu çiçekler,
Gıcırdayan salıncak,
Çocukken oynadığımız oyunlar tadında sımsıkı sarılışlar,
Ruhumuza dokunan şarkılar,
Akordu bozulmayan bir yaşam bestesi,
Maskelerden arınmış yüzler,
Sımsıcak kahkahalar,
Çatılmayan kaşlar,
Gün doğumları,
Hepsi bu! 13 yazisonuikonu

@militan_kedi

Soma’nın ateşi… Yani ülkemin

  1. Tezer Özlü
  2. Charles Baudelaire
  3. Tezer Özlü
  4. Ulrike Meinhof
  5. Tomris Uyar
  6. Tarık Tufan
  7. Tezer Özlü
  8. İrvin D.Yalom
  9. Albert Camus
  10. Charles Bukowski
  11. Maksim Gorki
  12. Ahmet Altan
  13. Farid Farjad


  1. Tezer Özlü Yaşıyor!

    Sayın “Militan Kedi”ye destek,

    “Turuncu-Mavi-Beyaz…Yaka” ile “Turuncu-Mavi-Beyaz…YaLAka” arasındaki farklar nedir?!

    “Üniversite gençliği” ismi ile kategorileştirilen kesimin artık “roman” değil; “N.L.P. kitabı” okuması gerektiğini kimler, niçin dikte ediyor?!

    Hayat; sadece “S.W.O.T. analizi”nden mi ibaret?!

    Üniversiteden yeni mezun olan bir gencin, hayattaki yegâne gayesinin; istihdam edildiğinde “Junior Manager”lıktan “Senior Manager”lığa ulaşmak olması gerektiğini kimler, niçin dikte ediyor?!

    “Emekli” öğretmenler “Atanamayan” öğretmenler ile omuz omuza vermedikçe hangi sorunun çözülebileceğini zannediyoruz?!

    Özgeçmişlerde (CV) artık “Six Sigma – Black Belt” sertifikası olmasını şart koşmaya başlayan o anlı şanlı “İnsan Kaynakları Müdürleri”; nesilleri nasıl bir otomasyon sürecinde robotlaştırmaya çalışıyor?!

    Metal İşçilerinin yürüttüğü mücadeleye niçin kendini tertemiz zanneden “Beyaz” Yakalar destek vermeye yanaşmıyor?!
    Bu “Beyaz” Yakalar; niçin patronun ayarladığı “ayrı servis minibüsleri” ile işyerine, “Farklı Renk” Yakaların toplanmadığı arka bölümlerden gizli gizli giriş yapmaya mecbur bırakılıyor?!
    Bu “Beyaz” Yakalar niçin ses çıkarmamayı tercih ediyor?!

    “Proletarya” ile “Prekarya”nın aynı kökten beslendiğini niçin görmezden geliyoruz?!

    “Mustafa İnan” bize ne öğütlemişti?!

    “Wilhelm Reich” bize ne öğütlemişti?!

    Bütün bu sorulara ve daha fazlasına yanıtlar aramak için:

    NOT: Aşağıda okuyacaklarınız herhangi bir ürün & hizmetin satış amaçlı promosyonunu yapmak değildir.

    “Sarp Mogan” mahlası kullanılarak yazılmış “Beyaz YaLAka” (Okuyan Us Yayınları, 2014) kitabı; “sürmekte olan boş bir hayalden uyanmaya başlamak” deyiminin ülkemizdeki güncel örneklerinden biri olmuş.

    “İçeriden gelen eleştiri” ile “dışarıdan gelen eleştiri” arasında doğru orantılı bir ilişki çıkmasını her zaman beklememek kitaba daha geniş bir açıdan bakmamızı sağlayabilir.

    Kitabında Mogan’ın içeriden birisi olarak eleştiri yapması ile “uyanmaya başlamak” görüşü destekleniyor. Peki kitapta anlatılanları dışarıdan birisi hiç mi bilmiyordu ve bunları yazamaz mıydı; tabii ki yazabilirdi. Fakat ilk önce içeridekilerin yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlaması, alınması gereken yolda hepimize önemli bir zaman kazandıracaktır. Ve bu “uyanmaya başlamak – ses yükseltmek” devam ettikçe, bir sarmal gibi, her yönden – her “yaka”dan kitle yaşadıklarını içinde saklamaktan vazgeçecek, etkileşim büyüyüp gelişecektir.

    Kitabı okurken ve okuduktan sonra; “ Amansız bir rekabet içinde — bir işte çalışan veya çalışmayan — her renk yakadan insan kendi hayatından ne kadar memnun? ” sorusunu aklımızda tutmayı tavsiye ederim.

    “İstanbul/Maslak”taki yüksek bir iş plazasının camından öğle arası cappuccino yudumlayarak Taksim/Kazancı yokuşu taraflarından yükselen biber gazı dumanını + “protesto seslerini!” film izler gibi izlemek-dinlemek yeterli olmamalı!

    Yaklaşmakta olan asıl ve kalıcı tehlike özellikle 1975 ve sonrası doğumlular için “Maslak” metaforudur sayın okuyucu!

    İstanbul’da herhangi bir üniversitede okuyan öğrenciye de, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde okuyan öğrenciye de; bilinçaltından ağır ağır zamana yayarak, “Maslak” metaforu içinde bir iş hayatına sahip olmak özendiriliyor sayın okuyucu!

    Çuvaldızı kendimize batıralım:

    Bu soruyu hakaret etmek için sormuyorum, “gerçekle!” yüzleşmek için soruyorum:

    Bir ebeveyni ele alalım:

    Bir anne-baba (eğer varsa) savunduğu siyasi ideoloji ne olursa olsun; “acaba evladımın geleceği nasıl olacak? Ona iyi bir yarın bırakabilecek miyim?!” korkusunu yaşamış, yıllarca gözüne tek uyku girmediği geceler olmuştur muhakkak!

    Örneği boş yere uzatmamak için, sadece; bu ülke tarihinde simge bir üniversite ismi olduğu için soruyorum (Amacım; aşağıda ismi verilen bu iki nadide kurumumuzu sorgusuz suâlsiz topa tutmak değildir!)

    “Orta Doğu Teknik Üniversitesi”ni ele alırsak:

    (a) 1968 kuşağı öğrencilerinin verdiği mücadele ne idi?!

    (b) Şu anda bu üniversiteden yeni mezun olan bir gencin iş hayatına başlayacağı şirketler hangi siyasi ve iktisadi dünya içinde yaşıyor?!

    Bu çelişki üzerine ciddi ciddi kafa yordunuz mu?!

    2013′ün ilk yarısında “Fikir Kulüpleri Federasyonu”, özellikle ODTÜ metaforu içinde toplanarak, tekrar kuruldu.

    Günümüzde: Hem bu öğrencilerin mezuniyeti yaklaştığı zaman, hem de varsayalım bu öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun “Yeni FKF” içinde verdikleri mücadeleden sonra, hayatlarını ne yönde devam ettirecekler; hiç düşündünüz mü?! Cevabı: “Serbest Piyasa Ekonomisi”nin bayraktarlığını yapan “özel sektör!” içinde devam ettirecekler, söylediğinizi duyar gibiyim!

    Eee.. nerede kaldı “1968 ruhu” ?!

    Nerede kaldı “Yeni FKF” ?!

    Gerçekler acıtıcıdır! Yüzleşmeyip kaçarsak acının şiddeti daha da artacak!

    Ders bırakmadan 4 yılda orta hâlli bir üniversite bitirebilen öğrenci profilini temel alırsak: Daha 1. yıl itibariyle; bizzat “öğretim görevlileri”, “okutmanlar”, “yard. doç.”lar, “doç.”lar, “prof.”lar tarafından öğrencilere şu empoze ediliyor:

    “Önümüzdeki hafta/ay, AAA şirketinin-iş kulübünün-derneğinin-odasının vd. fuarı-semineri-konferansı olacak. Kızlar en alımlı elbiselerini giyip en güzel makyajlarını yapsınlar, erkekler en ‘janti!’ takım elbiselerini giyip tıraş olsunlar; bu fuara yüksek katılım göstermenizi ve düzenlenen her panelde aktif görev almanızı bekliyorum! Böylece daha 1. yıldayken çevre edinmeye başlarsınız; mezuniyetiniz yaklaştığında ‘işsizler ordusuna düşer miyim acaba?!’ diye endişeye kapılmazsınız. Kendinizi, şirketlere ‘pazarlayabilecek!’ kadar çok donanımlı hâle getirmek zorundasınız! Eğer öğrenciliğiniz boyunca bu amaç için çaba harcamazsanız; mezun olduğunuzda kafanızı duvarlara çok vurursunuz! Kendinizi ‘satabileceğiniz!’ bir ürüne dönüştürün, böylelikle hayatta sırtınız asla yere değmez!”

    Akademik hayatlarının daha birinci basamağında “üniversite öğrencilerimizin!” aklına rekabet denilen olguyu yukarıdaki gibi zerk edersek; bu öğrenciler, günlük koşuşturma içinde dikkatini vererek bir edebi roman mı okumak ister? Yoksa; otobüs-metrobüs-minibüs köşelerinde; “NLP*” başta olmak üzere her tür “kişisel gelişim!” kitabı mı okumayı tercih eder?!

    (*NLP: Neuro-linguistic programming ~ Algısal Davranış Kontrolü ~ Duyu-Dil Programlama; DDP)

    Bu öğrenci, yabancı dili, bir başka kültürün şiirini anlamak için mi öğrenmek ister; yoksa iş başvurusu yaptığı şirketlerde “İnsan Kaynakları Müdürü!”nün odası önünde kendisi gibi bekleyen diğer adayları elemek için mi öğrenmek ister?!

    Bir konuda emin olabilirsiniz: Günümüz üniversitelerinde yetişen gençlerimizin çok büyük bir bölümünün “proletarya” kelimesinin varlığından ne yazık ki haberi yok! “Bu bilinçsizliğin tek sorumlusu — her zaman olduğu gibi! — gençlerdir!” cümlesiyle başlayıp beylik lâflar sıralayarak aradan sıyrılmak kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramıyor: Yukarıda bahsedilen “empoze!” devam ettiği müddetçe; haberleri olmayacak!

    “Proletarya” kelimesini bilmeyen “praxis & praksis”i de keşfedemez;

    “Praxis & praksis”i bilmeyen “lümpenleşme”yi de keşfedemez;

    “Lümpenleşme”yi bilmeyen “snoplaşma~snoblaşma”yı da keşfedemez;

    “Snoplaşma”yı bilmeyen “konformizm”i de keşfedemez;

    “Konformizm”i bilmeyen “vasatlaşma”yı da keşfedemez;

    “Vasatlaşma”yı bilmeyen “oklokrasi”yi de keşfedemez…

    Bu zincir halkalarını gittiği yere kadar uzatabiliriz!

    “Serbest piyasa ekonomisi” şırınga edildiği ve “Maslak metaforu!” içindeki bir iş hayatı özendirildiği müddetçe; bizler, kendini “uyanık!” zannedenler, bu gençlerin büyük çoğunluğuyla oturup; “Marx”ı, “Goethe”yi, “Ömer Ayna”yı, “Alberto Bayo y Giroud”u, “Ali İsmail Korkmaz”ı, “Mustafa Suphi”yi, “Behice Boran”ı, “Manisa/Soma’nın neyi işaret ettiğini” veya “Gülhane Parkı’nda bir ceviz ağacı olmak!” özlemini sindire sindire konuşamayacak duruma gelebiliriz!

    Bizler, kendilerini “uyanık!” zannedenler, bütün geçmişi anlatıp, bu gençten bize soru sormasını beklediğimizde:

    Birinci örnek:

    “Peki sevgili büyüğüm, şu meşhur ‘ceviz ağacının’ daha fazla ceviz vermesi için ne tür toprak-gübre-sulama yöntemi kullanmalıyım? Kaç sandık ceviz toplayabilirim bu ağaçtan? Çünkü bu ceviz sandıklarını, üniversite dönemimde hocalarımızın bizlere okuttuğu ‘Anthony Robbins kişisel gelişim kitapları’ndan anımsayarak geliştirdiğim yepyeni satış-pazarlama teknikleriyle bir başka komünist memleket olan Küba’ya ihraç ederek çok para kazanmak istiyorum! Hem Cihangir’den stüdyo tipi evi daha dün aldım. Bankaya tonlarca kredi borcum da var! Şimdi sen bırak bir kenara o yeryüzüne ışık getirdiği söylenen kovulmuş Lucifer’i-Mucifer’i, bırak Marx’ı-Carx’ı, bırak Faust’u-Maust’u da; bana asıl şu ihracat konusunda yardımcı olmalısın!”

    sözünü işiteceğiz ve sonra sinir krizi geçirip hastaneye yatacağız!

    İkinci örnek:

    Aralık 2013 / Ocak 2014:

    Dünyanın en büyük ilaç şirketlerinden biri olan “Bayer”in CEO’su “Marijn Dekkers”; şirketin kanser ilacı olan “Nexavar” için hasta başına yılda 67 bin dolar talep ettiğini hatırlattı ve “ilacı Hintliler için değil, zengin Batılılar için geliştirdik.” dedi!

    “Business Week” adlı derginin son sayısında yer alan habere göre; etken maddesi “sorafenib” olan kanser ilacının patentsiz üretimine Hindistan hükümetinin onay vermesine tepki gösteren “Bayer” şirketinin Hollandalı CEO’su Dekkers; “Doğruyu konuşma zamanı geldi: Biz bu ürünü Hindistan pazarı için geliştirmedik. Kanser ilacını Batı’da yaşayan ve maddi güce sahip insanlar için geliştirdik.” dedi!

    Hollanda’da üretilen ve hasta başına yılda 67 bin dolara mal olan ilacın Hindistan’da ise sadece 177 dolara satıldığına dikkat çekilen haberde, Dekkers’in bu şok açıklamaları nedeniyle birçok derneğin dava açmaya hazırlandığı ileri sürüldü.

    Kaynak 1: http://www.haberturk.com/polemik/haber/918944-zenginler-icin-ilac-olur-mu

    Kaynak 2: http://www.businessweek.com/news/2014-01-21/merck-to-bristol-myers-face-more-threats-on-india-drug-patents

    Kaynak 3: http://www.cjr.org/the_audit/bloombergs_viral_misquote_1.php

    (Dekkers’in açıklamasının orijinal İngilizcesi: “Is this going to have a big effect on our business model? No, because we did not develop this product for the Indian market, let’s be honest. We developed this product for Western patients who can afford this product, quite honestly. It is an expensive product, being an oncology product.”)

    “Praxis & praksis” kavramı ve “Diyalektik; gül bitti!” özdeyişi başta olmak üzere, yukarıda yazılan terimlerin ne demek olduğunu hatırlayalım; ama hatırlamakla kalmayalım, en yakınımızdaki kişiden başlayarak herkese anlatmak için çaba sarfedelim!

    21. yüzyılda hayat sadece; “bireysel pazarlama, bireysel hırs, bireysel kurumsallaşma-şirketleşme, piyasada sürekli popüler kalmayı sağlama” sembolleri üzerinden mi yürüyecek?!

    Hangi mesleği yaptığınız farketmiyor! Bir perakende elektronik mağazasının genel müdürü de olsanız, tıp fakültesinden yeni mezun olacak bir beyin cerrahı da olsanız; “kişisel pazarlama” denilen kalın ve yüksek bir duvar önünüze dikiliyor!

    İngiltere’yi ziyaret edenler ve ziyaret etme imkânı olanlar bir hususu iyi gözlemlesin. Fazla açılmaya gerek yok; Londra şehir merkezinden uzakta, il sınırının bitimine yakın yerlere giderseniz; orada geniş otoban köprülerinin çevresinde, mezralarda, küçük-küçük el yordamı köy benzeri yapılar görürsünüz. Eski minibüs, eski karavan, eski otobüs vb. her yerde vardır. Buralarda İngiltere’ye bir şekilde girmeyi başarmış, özellikle “Doğu Avrupa!” işçileri yaşıyor. Üstelik azımsanamayacak bir kısmı geldikleri ülkelerin en iyi üniversitelerinden yüksek derecelerle mezun olmuş! İngiltere’de bir umut; para biriktirmek ve/veya vatandaşlık elde edebilmek için, bir tekstil atölyesinde, bir şirketin “sigorta departmanı müdür yardımcısının evinde!” muazzam bir fizik öğretmeni veya laborant olduğu halde çocuk bakıcısı olarak “karın tokluğuna” yaşamaya hazır nice insanlar var!

    Bizim vatandaşlarımız da var, merak etmeyin! Benzer manzarayı Tekirdağ/Çorlu’da “Avrupa Serbest Bölgesi” çevresinde de görebilirsiniz; İstanbul/Zeytinburnu da olabilir, Kars/Kağızman’da veya Şırnak/Roboski’de!…

    Ali Akay (prof.), Mimar Sinan Güzel Sanatlar Ünv. Sosyoloji Bölüm Başkanı (Mart 2012) uyarmıştı:

    “Bugünkü üniversite sistemine baktığımızda; bilginin değeri ‘bildiğin kaç para ediyor?’ sorusu üzerine kuruludur. Bu görüş 1970′lerde hızla yayılmaya başlamıştır. Steve Jobs ve Mark Zuckerberg gibi kişiler bu konuya verilebilecek en iyi iki örnektir. Bu nedenle bir bilimsel kimlik/başarıya sahip olmanın üstüne ‘businessman-iş adamı’ kavramı inşa edilmeye, bu anlayışa sahip öğrenci profili yaratılmaya çalışılıyor.”

    Celal Şengör (prof.), İstanbul Teknik Ünv. Jeoloji Mühendisliği Öğretim Görevlisi (Aralık 2006) uyarmıştı:

    “Üniversiteler artık bilginin üretildiği değil, üretilmiş bilginin nasıl maddî kazanca çevrileceğinin öğretildiği yerler haline geldi.”

    Mustafa İnan (prof.), İnşaat Mühendisi (1911-1967) uyarmıştı:

    “Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar?!

    Oppenheimer gibi hissediyorsanız; bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın.

    Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın.

    Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın.

    Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi ‘Kuvvet nedir?’ diye merak ediyorsanız; buyrun, sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim.

    Çünkü bazılarına göre ‘Kuvvet’; para ile organizasyonun çarpımına eşittir;

    Bize göre de kuvvet; ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür.

    Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın, olur mu çocuklar?!

    Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın, olur mu çocuklar?!”

    Wilhelm Reich (prof.), Psikiyatr (1897-1957) uyarmıştı:

    “Asıl açıklanması gereken:

    Neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen insanın greve gittiği değil;

    Neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir?!”

    * * *

    Belki de konunun dönüp dolaşıp geldiği yer şurasıdır:

    “Para kazanmak için mi hayatımızı ekonominin dişleri arasına bırakıyoruz?

    Yoksa çalışmaktan zevk aldığımız için mi yaşamaya devam ediyoruz?”

    Bu iki temel ayrım üzerinde dikkatle durursak, Mogan bu kitabı yazmakla sadece istifra mı etmiş?

    Yoksa cevabını kendisinin de hâlen aradığı bir soru peşinde sistemin dışına çıkmaya çoğumuz gibi cesaret edemeden koşmaya mı çabalıyor? sorularını sormaya başlarız.

    Her sabah 6.45′de servis minibüsünün gelmesini bekleyen bir muhasebe departmanı çalışanı veya bir otomobil-montaj fabrikasında vardiyalı çalışan bir işçi, özellikle bugün, “rekabet” kelimesi hakkında neler düşünüyor?

    “Para için çalışmak / Mutluluk için çalışmak” ikilemi hakkında neler düşünüyor? sorularını sormaya başlarız. Sadece muhasebe çalışanı, fabrikada işçi olmaya takılıp kalmayalım; meslekler çoğaltılabilir.

    “Rekabet” kelimesini “başkalarının ayağını kaydırmak” olarak anlamaya nereye kadar devam edebiliriz?!

    “Okumuş & eğitimli” olmak kusursuzluk mu?! İyi maaşlı bir iş bulup, yukarıda yazılanları ömür boyu görmezden gelmek mi?! “Ben kendimi zor kurtarmışım; başkasından bana ne!” demek mi?! Gölgeler içinde saklanarak yaşamak mı?!

    “Okumamış & eğitimsiz” olmak bir kusur mu?! Küçümseme ve küçümsenme sebebi mi?!

    “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” özdeyişi; “Kim eğitimli? – Kim eğitimsiz?” ayrımını ortaya çıkaran bir turnusol kağıdı mı?!

    Bir kurtarıcı hiçbir zaman gelmeyecek. Hiç kimsenin size yön göstermesini beklemeyin. Yön, kendi aklınız ve kendi vicdanınız olmalı!

    Aşağıdaki 19 kitap, bir animasyon video, bir belgesel dizisi, bir hiciv metni ve bir röportaj metni dikkatle tahlil edilirse; “Mogan’ı bu kitabı yazmaya sevk eden sebepler neler olabilir?” sorusunun cevabına birkaç adım daha yaklaşılabilir.

    Aşağıdaki liste uzun araştırmalar sonucu ortaya çıkmış değil. Bu kitaplar, hiciv metni ve röportaj okunup, videolar da izlendiğinde; içinde yaşadığımız “serbest piyasa ekonomisinin görmezden gelinen tarafları”nın neler olduğu tam anlaşılacaktır, gibi bir çıkarım da doğru değil.

    Mogan’ı ve umarız çok farklı meslek erbaplarından da gelecek benzeri kitapları daha derinden kavrayabilmek için hazırlanan bu liste, şu an okuduğunuz satırların yazıldığı anda akla gelen birkaç tavsiyeden ibarettir. Bu referanslar tabii ki çeşitlendirilebilir:

    * KİTAP 1: Karakter Aşınması “Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri”
    Yazan: Richard Sennett
    Çeviren: Barış Yıldırım
    Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

    * KİTAP 2: Prekarya “Yeni Tehlikeli Sınıf”
    Yazan: Guy Standing
    Çeviren: Ergin Bulut
    Yayınevi: İletişim Yayınları

    * KİTAP 3: Küresel Çarkın Dışında Kalanlar “Tüketim Toplumundaki Yeni Fakirlik”
    Yazan: Kathrin Hartmann
    Çeviren: Etem Levent Bakaç
    Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

    * KİTAP 4: İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum “İşletme İdeolojisi, Yönetsel İktidar ve Toplumsal Taciz”
    Yazan: Vincent de Gaulejac
    Çeviren: Özge Erbek
    Yayınevi: Ayrıntı Yayınları

    * KİTAP 5: “Borç” İlk 5000 Yıl
    Yazan: David Graeber
    Çeviren: Muammer Pehlivan
    Yayınevi: Everest Yayınları

    * KİTAP 6: Yeni Orta Sınıf “Sinik Stratejiler”
    Yazan: Ali Şimşek
    Yayınevi: Agora Kitaplığı

    * KİTAP 7: Aşk Yüzyılı Bitti
    Yazan: Nuran Yıldız
    Yayınevi: Doğan Kitap

    * KİTAP 8: Modernite Nasıl Unutturur
    Yazan: Paul Connerton
    Çeviren: Kübra Kelebekoğlu
    Yayınevi: Sel Yayınları

    * KİTAP 9: İşsizlik Hakkı
    Yazan: Ivan Illich
    Çeviren: Deniz Keskin
    Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi

    * KİTAP 10: Aylak Sınıfın Teorisi
    Yazan: Thorstein Veblen
    Çeviren: Zeynep Gültekin & Cumhur Atay
    Yayınevi: Babil Yayınları-İstanbul

    * KİTAP 11: Oblomov
    Yazan: İvan Gonçarov
    (Birden çok yayınevi ve çevirmen tarafından Türkçe’ye kazandırılmış.)

    * KİTAP 12: Mülkiyet Nedir
    Yazan: Pierre Joseph Proudhon
    Çeviren: Devrim Çetinkasap
    Yayınevi: Türkiye İş Bankası Yayınları

    * KİTAP 13: Leviathan
    Yazan: Thomas Hobbes
    Çeviren: Semih Lim
    Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

    * KİTAP 14: Devlet ve Anarşi
    Yazan: Mihail Bakunin
    Çeviren: Murat Uyurkulak
    Yayınevi: Agora Kitaplığı

    * KİTAP 15: Dönüşüm
    Yazan: Franz Kafka
    (Birden çok yayınevi ve çevirmen tarafından Türkçe’ye kazandırılmış.)

    * KİTAP 16: Germinal
    Yazan: Emile Zola
    (Birden çok yayınevi ve çevirmen tarafından Türkçe’ye kazandırılmış.)

    * KİTAP 17: Gelecekten Sonra
    Yazan: Franco Berardi
    Çeviren: Sinem Özer & Osman Şişman
    Yayınevi: Otonom Yayıncılık

    * KİTAP 18: Huzur
    Yazan: Ahmet Hamdi Tanpınar
    Yayınevi: Dergâh Yayınları

    * KİTAP 19: (İngilizce) A Precariat Charter: From Denizens to Citizens
    (Bir Preker Anlaşması: Toplumsal Soyutlanmışlıktan Adil Vatandaşlığa Geçiş İçin)
    Yazan: Guy Standing
    Yayınevi: Bloomsbury Academic
    Kitap hakkında ön bilgi (İngilizce)
    http://www.bloomsbury.com/uk/a-precariat-charter-9781472510396/

    * ANİMASYON VİDEO (7 dk.)

    El empleo & The Employment
    (Hayatta herkesin bir görevi vardır. Peki ama bu görevler ne ?!)

    Hazırlayan: Santiago Bou Grasso (Arjantinli yönetmen)

    Yayın yılı: 2008

    Adres: http://vimeo.com/32966847

    * BELGESEL: The Century of the Self (Bencillik Çağı ~ Ben Çağı)

    Hazırlayan: Adam Curtis (İngiliz belgesel ve film yapımcısı)

    Yayın yılı: 2002

    Bölümler:

    1. Bölüm: Happiness Machines
    (Mutluluk Makineleri)

    Türkçe altyazılı video: http://vimeo.com/22918234

    2. Bölüm: The Engineering of Consent
    (Rıza & İkna etme mühendisliği)

    Türkçe altyazılı video: http://vimeo.com/23204840

    3. Bölüm: There is a Policeman Inside All Our Heads: He Must Be Destroyed
    (Herbirimizin kafasının içine birer polis yerleştirilmiş: Bütün bunları kafamızdan kovmalıyız)

    Türkçe altyazılı video: http://vimeo.com/23485787

    4. Bölüm: Eight People Sipping Wine in Kettering
    (Kettering’de şarap yudumlayan sekiz kişi)

    İngilizce video:
    http://www.dailymotion.com/video/x17b3nc_the-century-of-the-self-eight-people-sipping-wine-in-kettering-4_news

    * JONATHAN SWIFT’in 1729′da yazdığı ve günümüze ışık tutmaya devam eden hiciv metni.

    18. yüzyıl başlarında Kuzey Avrupa’da iki algı ortaya çıktı:

    (a) Halk, sadece ve sadece bir ülkenin zenginlerinden ibarettir.

    (b) “Çalışan-emekçi-işçi sınıfa” düşük ücret ödenmesi gayet doğaldır; çünkü ücretler arttırılırsa bu insanlar daha az çalışmaya başlar.

    Swift hem bu ekonomik yozlaşmayı gözlemleyerek hem de İrlanda’nın o dönemdeki durumunu temel alarak meşhur hiciv metnini yazar:

    “ Mütevazı bir öneri: Çocuklarımızı niçin bir yiyecek olarak zenginlere satmalıyız? ” :

    http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=663

    * YANKI YAZGAN (prof., psikiyatr) ile Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Boğaziçi Dergisi’nin Mart 2013′te yaptığı röportaj.

    Röportajın tam metni:
    http://yankiyazgan.blogspot.com.tr/2013/03/rekabet-yars-vs.html

    “Rekabet & Yarış üzerine”:

    Röportajdan bir bölüm:

    Günümüzde bir başka egemen yaklaşım; “her şey ancak bir işe yarayacaksa öğrenilir, kullanılırlık değeri var ise öğrenilir.”

    “Ne işime yarayacak?” sorusu bunu körüklüyor. Bu şekilde düşündüğünüzde, sınav sistemleri vs. rekabetten ziyade “ayıklamacı mantık” var. Toplumda işe yarayanlar ve yaramayanları ayırmak amaçlı bir bakış açısına; biz de ne kadar işe yarar olduğumuzu ispatlamak için bu sınavlara giriyoruz. Hepimiz girdik. Çoğumuz iyi puanlar aldı. İşe yarayanlar arasında yer alan birisi olduğumuz için, kazananlar grubundayız. Bunun rahatlığıyla konuşabiliyoruz. En azından kazananlara karşı bir kıskançlıktan konuştuğumuz söylenemez.

    Her şeyin kazanmak ve kaybetmekten ibaret görüldüğü, kaybetmenin bir felaket sayıldığı bir durumda insanlar kaybetmeye tahammülsüz hale geliyorlar, kaybetmeyi dünyanın sonu gibi yaşayabiliyorlar.

    Günümüzdeki sosyo-ekonomik düzen bizi birbirimizin önüne geçmeye teşvik edici ya da tahrik edici bir şekilde işliyor olabilir; rekabet denilince ilk aklımıza gelenin başka birilerinin sırtına, omzuna basarak yükselmeye benzer bir durum olması biraz bundan.

    Oysa, spordan örnek alırsak, rekabetin ilkesi olarak belden aşağıya vurmamak, başka birisi zayıf düştüğünde üstünlüğü o anda ele geçirmek için uğraşmamak, yerdekine vurmamak ya da boş kaleye gol atmamak gibi bazı centilmenlik ilkeleri var.

    Kıyasıya, öldüresiye, yok edesiye olan bir rekabetten bahsediyorsak, bunun insanlarda zamanla-ağır ağır meydana getireceği bir değişimden ziyade; insanların önemli bir bölümünü bu rekabete girmek zorunda hissettiren, insanı bu yönde iteleyen bir sosyal düzenden de söz etmeliyiz.

    Diğer yandan, “düzen” eleştirisi yapmadan önce şu soruyu sorabiliriz: Bu rekabete girmek zorunda mıyız? Kendimize başka bir yol bulmak, bize önerilen kaynaklar ve erişim yolları dışında dünyada var olmanın yollarını aramak çok mu zor?

    Çoğu kişi bu soruyu kendisine sormadığı için mevcut itiş kakış içerisinden kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu başka yolları arayanlara; gerçekçi olmayan, ütopik, romantik denilebilir; zira ütopik ya da romantik olarak yaftalanan arayışlar hemen o anda bir tatmin yaratmaz, arzunun hemen doyurulmasından öte bir arayış içinde olmayı, beklemeyi, yokluğa ya da darlıklara dayanabilmeyi gerektirir.

    Biz ise hem HEMEN istiyoruz, hem de HEPSİNİ istiyoruz. Hemen ve hepsini elde etmek için, pek centilmence olmayan, kuralların sıkça bozulduğu, koşulların kendinize doğru büküldüğü, güçlünün haklı olduğu bir rekabet ortamına dalıyoruz.

    “Ben neyim ve benim sınırlarım nereden geçiyor?” Güvenin belirleyicisi biraz da bu sorunun yanıtında. Ama biraz önce konuştuğumuz rekabet türü; açık vermemek, zayıf gözükmemek, daha aşağıdaymış hissi uyandırmamak üzerine bir kültür ve davranış silsilesi oluşturduğu için sınırlarımızı bırakın başkalarına belli etmeyi, kendimiz bile öğrenmek istemiyoruz. Dolayısıyla “sınırsız ve müthiş gücü olan birisi izlenimi vermek makbul olandır” algısı maalesef yaygın.

    Reklamlarda, iş başvurularında, CV’lerde, herkes neyi ne kadar müthiş ve mükemmel yaptığını gösterme çabasında.

    Hiç mi başarısız olmuyorsunuz, hiç mi bir şeyinizin işe yaramadığı olmuyor? Hayat; S.W.O.T.* analizinden ibaret değil! O nedenle, en çok satan kitaplar başarı öyküleri; en çok okunan, dinlenen gurular, konferansçılar nasıl müthiş şeyler yarattıklarını anlatıyorlar devamlı. Böyle bir “güven enflasyonu!” söz konusu.

    (*S.W.O.T.: Strengths, Weaknesses, Opportunities, Threats ~ G.Z.F.T.: Güçlü yönler, Zayıf yönler, Fırsatlar, Tehditler. – Bu analiz özel sektörün birçok alanında fakat yoğunlukla “İnsan Kaynakları [İK]” birimleri tarafından; iş başvurularını değerlendirme sürecinde, mülakata katılan adayın/adayların yetkinliklerini test edebilmek için kullanılır. Analiz ile ilgili işe alım sürecini de kapsayacak şekilde; şirket içindeki her kademede “çalışanların kapasitelerini geliştirmek ve motivasyonlarını yükseltmek!” cümlesi de yine İK birimleri tarafından sık sık söylenmekte!)

    O nedenle rekabet başlığı altında; kazanmak için her şeyi mübah gören anlayış bizim ruhlarımızı kemiriyor ve zehirliyor. Hepimiz belki de istemediğimiz tipte insanlar oluyoruz. Sonra da, 50-55 yaşına gelince, Budist tapınaklarına gidip veya başka dinsel arınma gelenekleriyle; “rekabetten uzak” bir köyde küçük bir çiftlik sahibi olmak için çırpınarak bugüne kadar yaşadıklarımızdan kurtulmaya çalışıyoruz!

    Hayatı bu şekilde yaşamaya nereye kadar devam edebiliriz ?!

  2. Ertuğrul güney

    Sen iyi kalpli bir insansın. Tepkilerinde haklısın; fakat İslâm konusunda sizinle hemfikir değilim. Genel anlamda, İslâm dünyanın reddi olduğu için kötü dünyada İslâm’a saldırmak çok kolpa bir ateistliktir. İnsanlar dini inkar etmek yerine onun bir kısmnı inkâr ediyor; unutmakta bir inkârdır çünkü. Eğer iyiliği emreden kötülüğü yasaklayan bir dünya olsaydı ve insanlar ihtiyaç fazlası parayı fakirlere verseydi o zaman bir İslâm olurdu. Herkes Mevlana gibi olsaydı çok güzel olurdu ama inan bana dini namaza indirgeyenler de sen ve ben kadar yaşamayı seviyorlar. İslam’ aslında çok politik bir dindir ama bu muhafazakarların anladığı anlamda bir politik bilinç değildir. Etliye sütlüye karışmayan, kendi halinde bir müslümanlık herkesin işine geliyor ve din kültürü ahlak bilgisi islamı oluyor. Müslüman İslam hayatlarına karışsın istemedikleri için tam bir ikiyüzlülükle İslâm’ı namaza indirgemiştir. Bencilliğin ve çıkarcılığın her yanda olduğu bir dünyada günübirlik yaşamak ortama uymak dini İslam dinini yok etmiştir.


Yeni yorum ekleyin.