Bu Bahar Kızıldere

|

Biz, kerpiç eve doğru yürürken, köyde yabancı gözlerle bizleri izleyen köy sakinlerinin varlığından haberdardık. Bu durumu hem jandarmanın klasik telkinlerine hem de önceki senelere kıyasla az olan sayımıza yormuştuk. Üstelik senede bir defa karşılaştıkları bizlere ne kadar yakın olabilirlerdi ki?

IMG_8814

Bu sene altıncısı gerçekleşecek olan Kızıldere anma etkinliği için İstanbul’dan çıktık yola. Yaklaşık on dört saat süren uzun bir yolculuğun ardından, sabahın erken saatlerinde, Kızıldere köyüne yarım saat uzaklıkta, asfalt yolun kenarında bulunan eski bir dinlenme tesisinde mola verdik. Avlusunda -eski benzin istasyonu olduğu anlaşılan- paslanmış üzeri PO yazılı benzin depoları, bir sürü ağıl çuvalı ve traktör lastiklerinin bulunduğu bir yerdi burası. Hemen yanı başında bir de çay ocağı vardı. Otobüslerden indikten sonra, hiç vakit kaybetmeden, kahvehaneye benzeyen bu çay ocağına girdik. İçerideki masa ve sandalyeleri birleştirip, uzunca bir kahvaltı sofrası hazırladık. Yolluk için yanımızda getirdiğimiz poğaça, börek, salatalık ve çay ile karnımızı bir güzel doyurduktan sonra diğer illerden gelecek olan arkadaşları beklemeye koyulduk. Onları beklerken de etrafı dolandık biraz.

Gelmeden evvel “Tokat’ta bir gün önce kar yağmış, sıkı giyinin” diye tembihlemişti arkadaşlar, biz de önlemimizi almıştık almasına ancak burada hava sabah vakti olmasına rağmen oldukça güzeldi. Çay ocağının yanında, önü tesisin arka taraflarındaki yemyeşil tarlaları ve köy evlerini gören masalarda oturup çay içtik, sohbet ettik bir süre. “Bahar ne çok yakışmış buralara” dedik. Beklediğimiz arkadaşlar gelince, diğer tüm molalarda olduğu gibi, burada da halaya durduk, marşlar söyledik hep beraber.

Yola koyulmak için hazırdık artık. Yol boyunca edilen sohbetlerde –özellikle ilk defa gelecek olanlara- Kızıldere’nin tarihsel önemi vurgulanmış, 1972’de neler yaşandığını bilen arkadaşlarca anlatılmıştı. Otobüslere binmemizin ardından da okunması için Kızıldere’nin dünü ve bugününü anlatan bildiriler verildi herkese. Ve altıncısını gerçekleştireceğimiz bu yılki anma etkinliğinin nasıl bir nesnel süreç içerisinde gerçekleşeceği önemle vurgulandı. Son zamanlarda yasaklanan diğer birçok etkinlik gibi burada da aynı durumla karşılaşabilirdik. Bu yüzden, Kızıldere anmasını, -aynı- önem ve ciddiyetle kavramalıydık. Otobüs köy yolunu tırmanırken, kaldığı yerinden devam ettik marşlar ve türküler söylemeye. Yol ilerledikçe yükseğe çıkıyor, civar köylerin sakin manzarasını izliyorduk. Kızıldere, bu köylerin en tepesinde ve onlar gibi bir dağ köyü sayılırdı. Bu kadar uzakta, dağ başında bulunan bir köye “44 yıl evvel, nasıl gelmişti Mahir’ler” diye sorduk kendi kendimize. O zamanın araç ve imkanları içerisinde ne büyük güçlüklere göğüs gerdiklerini hayal ettik. Hayret ve hayranlıkla… Zihnimizde bu düşünceler ve onlarla ilgili anlatılanları baş başa bırakıp, bu defa öyle seyrettik, otobüs camından etraftaki manzarayı…

Yarım saat-kırk dakika kadar sonra önümüzü kesen, arama noktası önünde komutanları olduğu anlaşılan iki rütbeli asker ve beraberinde bir grup jandarma tarafından durdurulduk. Sağımızda ufak bir göleç, geldiğimiz yöne doğru, dağın eteklerine kalan bir köyün uzak görüntüsü, solumuzda ise tepenin başında duvarları soğuk yeşile boyalı jandarma karakolu gözükmekteydi. Otobüsten prosedürleri halletmek ve jandarmayla konuşmak için inen avukatlarımıza kimliklerimizi verdik. Kimlik kontrolü ve üst aramasının ardından otobüslerimize binerek köye giriş yaptık.

Köyün ilk evini gördükten hemen sonra otobüslerden inip ayak bastık Kızıldere’ye. Kar serpiştiriyordu ve hava buz gibiydi gerçekten. İstanbul’da soğuk uyarılarını dikkate almayıp ince giyinen arkadaşların pişman olduğu her halinden belliydi. Ama yapacak bir şey yoktu. Kazasız belasız gelmiştik ya, şimdilik önemli olan buydu. Bulunduğumuz yerden, bir koşu köy kahvehanesinin olduğu yere doğru gittik. Kahvehaneye girince, içeride yolda birlikte geldiğimiz yaşça büyüklerimizi gördük, bizden önce içeriye girmiş, çaylarını söylemiş, odun sobasının etrafına –oturmuş- ısınıyorlardı. Biz de birer çay söyleyerek yanlarına oturduk. İçeride sigara içmek yasak olduğundan, sigara içenler onlar için bölünmüş olan arka odaya geçtiler. Kahvehane, giriş kapısının yanında bulunan köy bakkalı (Sardoğan Market) ile birlikte parke taşlarıyla dizili yokuşa kalan kısmın başladığı yerde bulunuyordu. Arka tarafı yüksekte kaldığı için camlarından bütün köy görünüyordu neredeyse. Çayımızı içerken, bir yandan da kahvehanenin camlarından köyü seyrettik, merakla. Buradan, iki yüksek tepenin birbirine kavuştuğu, etrafı çam ağaçlarıyla örtülü yokuşun sağına ve soluna kurulmuş gibi görünen köye, uzaklardan Canik dağlarının mavi bulanık görüntüsü eşlik ediyordu. Katlı betonarme evlerin çirkinliğinin yanı sıra gecekondu görünümündeki evlerin aralarında, tek tük de olsa kerpiç ve tahtadan eski evler de vardı. Bu evleri görür görmez, gözlerimiz bunca yolu onu görmek için geldiğimiz, Mahirlerin ölümsüzleştiği o kerpiç evi aradı. Boşları almak için yanımıza yanaşan kahvehaneci, biz daha sormadan, “Buradan tam görünmez. Tarlaların göründüğü şu yamacın arkasına kalır” diyerek, evin bulunduğu yeri tarif etti. Kahvehaneci ile köy hakkında sohbet ederken, yürüyüşün ve anma etkinliğinin birazdan başlayacağını haber veren gençler girdi içeriye. Slogan seslerini de işittikten sonra çay paralarını masaya ve çay tablalarına bırakıp kahvehaneyi terk ettik.

Otobüslerden indiğimiz yere doğru geri yürürken, yürüyüş kortejinin harekete geçmek üzere olduğunu gördük ve dağıtılan kızıl flamalardan birer tane alarak, hızlıca, korteje dahil olduk. Köy çeşmesinin bulunduğu ana cadde yolu üzerinden, ‘kerpiç eve’ doğru yürümeye koyulduk. Sloganlar eşliğinde ağır ağır yürürken, ön taraflardan –atılan- yeni bir slogan işittik. Herkes yanındaki arkadaşına soran gözlerle ‘neyin nesi acaba’ diye bakarken, sloganın yeni gelen bir haber üzerine atıldığını öğrendik. Bir an, tarifi olmayan duygularla baş başa kaldık. Şaşkınlığın ardından hep birlikte katıldık sloganlara:

“Dersim’de Savaşan Gerillaya Bin Selam”

***

“Kızıldere Caddesi” yazılı mavi renkli bir duvar tabelasını solumuzda bırakarak, bizi kerpiç evin bahçesine götürecek olan toprak zeminli yola, sloganlar ve zılgıtlar eşliğinde giriş yaptık. Kerpiç evin bahçesine ilk girenler, kortejin en önünde, devrimci önderlerin posterlerini taşıyan, tek tip kıyafetli arkadaşlar oldular. Onların yerlerini almaları ile birlikte son dönem kavga şehitlerinin resimlerinin bulunduğu bir pankart çıkartıldı, kerpiç evin çatısına. Bu çatı, Mahir’in –evi kuşatan askerlere hitaben- “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” dediği, Kızıldere’den bugünlere sesini ulaştırdığı, şehit düştüğü yerdi. Devrim şehitleri anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunmamızın ardından kerpiç evi görmek isteyenler için bir sıra oluşturuldu. İçerisini gezenlere, evin odaları tarif edilerek, 1972’de burada neler yaşandığı –bizzat köylülerce- anlatıldı.

Ev ziyaretinin ardından, günün anlam ve önemine ilişkin konuşmalar yapıldı. Sık sık sloganlarla kesilen bu konuşmaların büyük bir bölümünü, Dersim’de şehit düşen kır gerillasına ilişkin yapılan açıklamalar oluşturdu. Konuşma ve açıklamaların sona ermesinin ardından, Grup Yorum dinletisi ve evin bahçesinde köylüler tarafından pişirilen yemekler ikram edildi herkese.

Biz, kerpiç eve doğru yürürken, köyde yabancı gözlerle bizleri izleyen köy sakinlerinin varlığından haberdardık. Bu durumu hem jandarmanın klasik telkinlerine hem de önceki senelere kıyasla az olan sayımıza yormuştuk. Üstelik senede bir defa karşılaştıkları bizlere ne kadar yakın olabilirlerdi ki? Buna rağmen, anmaya katılmayan ancak bizi gördüklerinde içtenlikle “hoşgeldiniz” diyen birçok köylü kadın ve erkekle karşılaşmış, aynı samimiyetle karşılık vermiştik onlara. İşte bu köylülerin birçoğu anma bitimi bahçede yemeğini yiyenleri “gelin çay için, içiniz ısınır” diyerek evlerine davet ettiler.

Kerpiç eve veda edip, toparlandıktan sonra otobüslerden ilk indiğimiz yere doğru yürümeye başladık. Yakınlardaki diğer evlerin bulunduğu yere yaklaştığımızda, “herkes nereye kayboldu?” diye düşünürken, evlerin kapıları önlerinde biriken ayakkabıları gördük. Biz de misafir olduk içeriye.

Yeniden “hoşbulduk” dedik…

 

 

 



Yorum yok

Ekleyin