Boynu kırık ama başı halen dimdik: Necdet Adalı

|

12 Eylül’ün ilk idam ettiği devrimci Necdet Adalı 34 yıldır aramızda değil. Şüphesiz ki o insanüstü yeteneklere sahip bir devrimci önder değildi. Dönemin, yaşamını kavgasına adamış binlerce militanından biriydi. Onu ölümsüz yapan, yaşamın kavgasını tekil bir öznede temsil ederken tereddüt etmemesiydi.

Necdet_Adali-Yazi_ici_gorsel

 

“Mademki bu kerre mağlubuz,
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize ait
verin ki basak bağrına mührümüzü…”
— N.H.

12 Eylül darbesinin ve Necdet’in idamının 34. yılı. Geçen bu 34 yıllık zaman birçok şeyi değiştirdi, birçoğunu da yerli yerinde bıraktı. Ömürlerini kavgalarına armağan edenler ve onların geride bıraktıkları için zaman, Eylül’ün zulmüne asılı kaldı ama… Çoğunluk unuttu çektiklerini, yaşananları acı bir geçmiş saydı.

Ve devam etti kimileri için hayat; bütün yaşananlara rağmen akrep yelkovanı kovaladı durdu. Gün döndü, mazlum olan hatırlamaz oldu yaşadıklarını, cellâdıyla kol kola girdi; gün geldi o gün zulmü alkışlayanlar, o günler için sahte gözyaşları döktüler. Cellâdın sureti değişti belki; ama rengi değişmedi. Zalimler yer değiştirdi, oyun devam etti, yeni bir perde, yeni bir sahne, figüranlar ve her daim sürdü bu.

Geçmişten bugüne değişmeden gelenler arasında, Necdet’in aydınlık sureti de var. Ölümünün 34. yıldönümü 8 Ekim. Yaşasaydı 56 yaşını bitirmiş olacaktı. Ama o bize halen 34 yıl öncesinden, 20’li yaşların gülen gözleriyle bakıyor.

Necdet Adalı: Altındağ bebesi, devrimin oğlu

Necdet, 22 Ağustos 1958 Ankara doğumlu. Aslen, Trakya göçmeni olan Adalı ailesi Eskişehir nüfusuna kayıtlıdır. Necdet’in çocukluğunun geçtiği yer ise, Altındağ ilçesinin Ziraat Mahallesi. Yani Altındağ’ın, devrimcilikle tanışıp iyice bıçkınlaşan “bebelerinden” biridir Necdet.

12 Mart’ın suskunluğuna gömülmüş olan toplumsal muhalefet 1970’li yılların ortalarına doğru tekrar hareketlenmeye başlıyordu. Türkiye’nin ilk ve en büyük varoşu olarak kabul edilen Altındağ semti de işte bu yeniden uyanan toplumsal muhalefetin merkezlerinden biriydi. Faşist hareketin etkin olduğu Dışkapı Öğrenci Yurdu, Ziraat Fakültesi, Veterinerlik Fakültesi, Subayevleri ve Aydınlıkevler hilalinin tam ortasında yer alan Altındağ, bu jeopolitik konumundan kaynaklı olarak faşist hareketin sistemli saldırılarına maruz kalıyordu.

Anti-faşist mücadelenin ön saflarında

Faşistler, Altındağ’a yönelik saldırılarında kolluk güçlerinin yoğun desteğini alıyorlardı. İşte bu polis destekli faşist saldırıların en ciddilerinden biri 1977 yılının Nisan ayında yaşandı.  Faşistler büyük bir kitle ve polis desteği eşliğinde Altındağ bölgesine saldırdılar. Oldukça uzun süren bu saldırı karşısında devrimciler Altındağ’ı kıyasıya savundular. Faşistlerin devlet destekli bu saldırısına karşı koyan devrimcilerin arasında Necdet de bulunuyordu. Olaydan sonra toplu halde Altındağ Halkevi’ne gelenler arasında bulunan Necdet’in coşkusunu dönemin tanıklarından biri şöyle anlatıyor:

Gençler çatışmadan sonra Halkevi’ne geldiler. Ve müthiş bir şekilde, herhalde okuldaki o çatışmadan, yaşananlardan haz duyarak müthiş coşkulu bir şekilde anlatıyorlardı yaşananları. Ve o anlatımların içinde de Necdet’in ilginç bir anlatımı vardı: Ağabey dedi, yukarıdan şeyi kaldırdım faşistlerin üzerine attım fakat saatim de gitti. Onların okulu yapı-sanat okulu olduğu için sanırım demir doğrama aletlerinden birini atmış aşağıya, o da kolundaki saate takılmış, onu da koparmış.

Necdet, atılganlığı ve cesaretiyle kısa sürede, yükselen anti-faşist mücadelenin en önünde yer almaya başlamıştı. Bölgede yaşanan hemen hemen bütün anti-faşist eylemlerde görev almaya başladı. Bu yoğun antifaşist pratik zaman zaman ilginç olaylara da sahne oluyordu. Bu yaşananlardan bir tanesini Kenan Yıldırım şöyle anlatıyor:

Bir gün okul çıkışında bizi takip eden Ülkü-Bir üyesi bir grup kişi bize saldırdı bizi iyi bir dövdüler. Tabi o can havliyle biz doğru Halkevi’ne kaçtık. Dedik böyle böyle, bizi dövdüler. Oradaki arkadaşlar da bize gösterin onları dediler. Ertesi gün oldu. İşte aralarında Aslan Törer, Seyfettin Cem ve Necdet Adalı’nın da bulunduğu bir grup arkadaş bizim okulun önüne geldiler. Bir süre sonra Ülkü-Bir üyesi bu grupla bizim arkadaşlar arasında bir kavga çıktı. Ancak etraftan gelenlerle birlikte faşistlerin sayısı artınca Necdet korkutmak amacıyla belinden bir tabanca çıkardı ve birinin kafasına vurdu. Ancak çıkardığı tabanca birden ortadan ikiye ayrıldı. Meğer Necdet’in çıkardığı tabanca plastik tabancaymış. O heyecanla faşistin kafasına vurunca da tabanca kırıldı tabi. Sonrasında çok gülmüştük bu olaya.

Özgürlüğe adanmış bir tutsak…

Necdet Adalı yoldaşlarıyla birlikte

Necdet Adalı yoldaşlarıyla birlikte

1977 yılında faşist saldırılar yoğunlaşmıştı. Ankara’da da antifaşist mücadele kıyasıya sürüyor, semt semt, mahalle mahalle çatışmalar yaşanıyordu. Başkent, devlet destekli faşist saldırılara karşı devrimci güçlerin yoğun direnişine sahne oluyordu.

İşte bu yoğun atmosfer içinde ’77 yılının 8 Ağustos günü saat 04.00 sularında Örnek Mahallesi, Sosyal Meskenler Sokak B/2 Blok 3’e 3 numaralı ev bir polis operasyonuyla basıldı ve aralarında Necdet Adalı ve Kemal Ergin’in bulunduğu dört kişi gözaltına alındı.

İşkencede bir “Adalı”

Düzenlenen operasyon, Necdet’in kaleminden, avukatlarına şöyle aktarılmış:

7.8.1977 Pazar gecesi ikinci şube ekiplerinin operasyonu sonucu ilk defa gördüğüm ve adresini bilmediğim, misafir olarak bulunduğum ve Osman Nuri Yazgan’la o eve, Osman’ın daveti üzerine gittim ve o zamana kadar tanımadığım Kemal ve Yunus arkadaşı ilk defa orada gördüm ve tanıdım. Evde Osman arkadaş yemek hazırladı, yedik, sohbet edip çay içtikten sonra ben arkadaşlara bana müsaade etmelerini söyledim. Fakat Osman arkadaş vaktin epey geç olduğundan dolayı o gece orada kalmamı söyledi. Ben de evde kimse olmadığından (ailem Adana’da olduğundan) ve evin uzak olduğundan dolayı orada kalmayı uygun gördüm. Fakat o gece birinci ve ikinci şube ekipleri tarafından emniyet sarayına götürüldük ve bir hafta süren sadistçe işkenceler sonucu ölüm derecesine geldik…

Necdet Adalı ve Kemal Ergin 12 Ağustos 1977 günü tutuklandılar. Tutuklanma gerekçeleri 10 Temmuz 1977 günü İsmetpaşa Mahallesi Uzunyol’da bulunan Güneyli Kıraathanesi’nde yaşanan bir olaydı. Kimliği belirsiz kişiler tarafından gerçekleşen olayda iki kişi ölmüş, bir kişi ise yaralanmıştı. Ölenlerden TRT’de görevli Sıtkı Aydın’ın MİT mensubu olduğu ve Altındağ’da yaşanan faşist saldırıları organize ettiği biliniyordu.

İşte böylece ’77 yılının yaz sonunda Necdet’in mahpusluk günleri başlamış oldu. Üç ayrı davadan yargılanıyordu Necdet ve Kemal. Avukatı Mehdi Bektaş o süreci şöyle anlatıyor:

Bu olay bize intikal ettiğinde biz işin niteliğini bilmiyorduk. Cezaevine görüşe gittik, cezaevinde şimdi anımsadığım kadarıyla Kemal Ergin’le, Necdet Adalı’yla ve diğer tutuklu olan arkadaşlarla görüştük, dedik ki olay nedir, bunu bize el yazması bir metin olarak yazın verin. Bunlar o şekilde verdi. Sonra oradan şu ortaya çıktı: Bir otomobil gasp edilmiş, bu otomobille İsmetpaşa Semti’ne gelinmiş. Orada, Güneyli Kıraathanesi’nde akşam saat 21.00 sularında iki kişinin öldüğü bir kişinin yaralandığı bir olay gerçekleşmiş. Bu olaylardan dolayı, otomobil gasp etmek, otomobil sürücüsünün hürriyetini tehdit etmek, silah bulundurmak ve adam öldürmek iddiasıyla soruşturma başlatılmış. Daha sonra aralarında Necdet Adalı’nın da bulunduğu bir eve baskın yapılıyor, orada bir takım dokümanlar ele geçiyor, silah ve benzeri şeyler. Bunun üzerine de değişik mahkemelerde üç dört dava açılıyor. O dönem biliyorsunuz sıkıyönetim falan yoktu. Bu davaların bir kısmı Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde, bir kısmı Yenimahalle Ağır Ceza Mahkemesi’nde yürüyordu. Daha sonra Maraş olayları nedeniyle 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti. Bu sıkıyönetim ilanına ve faaliyetine neden olan eylemlerden dolayı dosyalar sıkıyönetim mahkemesine intikal etti. Böylelikle ayrı ayrı açılan davalar orada birleştirildi ve yargılaması Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde sürdü.

“Hiçbir zaman kaçmamayı düşünmedi…”

Ülkenin içinde bulunduğu koşullarda bir devrimci için cezaevinde bulunmak dayanılmaz bir işkenceydi. Necdet ve Kemal de bu düşüncedeydiler ve bir fırsatını bularak tutsaklıktan kurtulmak istiyorlardı. Kısa bir süre içinde bütün planlarını yaptılar ve kaçma eylemini gerçekleştirdiler. Bu kaçma girişimi ile ilgili olarak o dönem aynı cezaevinde yatan Ali Başkaraağaç şunları söylüyor:

Kaçış aslında daha önceden planlanmıştı ve sadece Kemal değil, Necdet ve o cezaevindeki ceza alabilecek ve cezaları ağır olabilecek tüm devrimci arkadaşların kaçışı söz konusuydu. Ancak o gün talihsiz bir olay neticesinde, gardiyanların farklı bir olay sebebiyle hamamı ziyaretleri sonucu ortaya çıkan kargaşada sadece Kemal kaçmayı başarabildi. Necdet Adalı her zaman cezaevlerinde devrimcilerin barınamayacağını, devrimcilerin dışarıda olması gerektiğini ve mücadelelerini dışarıda sürdürmesi gerektiğini düşündü. Ancak hiçbir zamanda idam edilmekten korkmadı. Yani Necdet hiçbir zaman kaçmamayı düşünmedi.

Kemal Ergin 2 Temmuz 1978 tarihinde cezaevinden firar etti. Mayıs 1981 yılında FKÖ saflarındayken Lübnan’ın Sur şehrinde yaşamını yitirdi.

Kaçma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması Necdet’te büyük bir üzüntü yarattı. Kendini dışarıya, oradaki mücadeleye hazırlamıştı. Bu kaçma girişiminden bir süre sonra, devrimci tutsaklarla adli mahkumlar arasında yaşanan bir olaydan ötürü Necdet kısa süreliğine Bitlis Cezaevi’ne sürgün edildi.

Adli mahkûmlar içerisinde kumar oynama, esrar içme ve daha farklı işler olduğu için biz bunlara da müdahale etme durumundaydık ve müdahale ettik. Bu durum üzerine adli mahkûmlarla aramızda bir çatışma yaşandı. Bu çatışma sonrasında bir kısım arkadaşımız sürgün edildi. Bunların arasında Necdet de vardı.Necdet kapı altında, gardiyanlar tarafından başına çuval geçirilip, dövülerek ve ciddi anlamda işkence yapılarak Bitlis cezaevine sürgün edildi. (Ali Başkaraağaç)

Necdet, Bitlis sürgününden sonra Mamak Cezaevi’ne getirildi. Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi 2 Ekim 1979’da Necdet’e idam cezası verdi. Verilen cezaya Hâkim Üstün Günsan şerh koydu. Necdet bu tarihten itibaren tecride kondu ve idam edildiği tarihe kadar tecritten çıkarılmadı.

Ölüme giden bir devrimciye tecrit ve işkence

Mamak Cezaevi’nin koşulları Ulucanlar Cezaevi’nden daha sıkıydı. Her şeyden önce Mamak bir askeri cezaeviydi. Cezaevi yönetimi tutsaklara karşı sistematik olarak baskı uyguluyordu.

Bu saldırıların en şiddetlilerinden biri 7 Mayıs 1980 tarihinde gerçekleşti. İdarenin, koğuşlara demir ranzaların yerine tahta ranzaların yapılması kararıyla başlayan direniş kısa sürede büyüdü ve ciddi bir çatışmaya dönüştü. Koğuşlara yapılan saldırıda gaz bombaları kullanıldı ve mahkûmlara tek tek şiddet uygulandı. Necdet ve Erdal özel olarak seçilerek falakaya yatırıldılar. İki kadın devrimci o günü şöyle anlatıyor:

O gün geldiler, derhal koğuşları boşaltacaksınız, ranzalar değiştirilecek dediler. Biz derhal tüm koğuşlarda kapıların arkasına ranzaları dizdik ve çıkmayacağımızı söyledik. Bir süre sonra koğuşların içine gaz bombası attılar. Koğuşlarda göz gözü görmez oldu. Boğazımızı, gözlerimizi yaktı. Bir baktık koğuş kapıları açıldı, tabii herkes havalandırmaya doğru koştu. Kadın erkek bütün Mamak “sakinleri” havalandırmada toplandı. Bir süre sonra tepemizden tazyikli su sıkmaya başladılar. İşte tam o sırada Şuşut denen gardiyan beni gördü, zaten daha önceden de bana takmıştı kafayı ve bana doğru sıkmaya başladı suyu. Bu arada Necdet ta öteki uçtan beni gördü, koşa koşa geldi, üzerime kapaklandı ve beni korumak için tam bir tanker su yedi. Su sıkma faslı bitince Necdet şöyle bir doğruldu ve o gardiyana okkalı bir küfür savurdu. Daha sonrasında tepemizden askerler atladılar havalandırmaya ve hepimize kaba dayak faslı başladı. (Hanım Tamer)

Bu operasyondan sonra, bizim tarafımızdan kırılan camların üzerinden, erkek arkadaşlarımız çırılçıplak soyularak, Necdet en başta, Erdal onun arkasında ve devamında siyasetlerin önde gelen kişilerini sırayla koşturmaya ve koşarken de marş söylemeye zorladılar. Onlar marş söylemediler ama camların üzerinden zorla yürütüldüler. Bu esnada bizim tanıklığımız yapılsın istendi. Orada bile Necdet en önde, o camların üzerinde koştururken bile bize dönüp “Kızlar moralinizi bozmayın” deme basiretini gösterebiliyordu. (Aynur Erkan)

Mamak’ta devrimci tutsaklar için hayat bu şekilde ilerlerken ülkenin kaderi de hızla karanlığa doğru sürükleniyordu. Bu karanlığın adı, etkisinden yıllarca kurtulamayacağımız 12 Eylül’dü. 12 Eylül darbesi, benzerlerinin çok ötesinde bir hazırlığın ürünüydü ve etkileri de buna uygun oldu.

Eylül’ün cellatları

Necdet’in cezası 16 Temmuz 1980’de Askeri Yargıtay tarafından onandı. 12 Eylül’den 24 gün sonra, yani 6 Ekim 1980’de Milli Güvenlik Konseyi infazın gerçekleştirilmesine ilişkin kararı aldı ve bir gün sonra Resmi Gazete’de karar yayınlandı. Necdet’in avukatları verilen idam cezasının meclis tarafından onanması gerektiğini, hâlihazırda meclis kapalıyken bu kararı konseyin almasının hukuksuzluk olduğunu anlatan bir dilekçe verdiler. Ancak son anda gerçekleştirilen bu girişim sonuçsuz kaldı.

“Ben nereye gittiğimi biliyorum…”

12 Eylül’ün 26. günü. Bir ülkeyi karanlığa boğanlar ilk “büyük” icraatlarını gerçekleştirmek için geldiler Mamak’a. Bütün bir toplumu yeniden hizaya sokmak için, herkese verilmesi gereken dersi vermek için geldiler.

Gece geldiler “Necdet hazırlan” dediler. Necdet “Hayırdır” dedi. Bir manga asker geldi, başlarında da bir üsteğmen, “Hastaneye gidiyorsun” dedi. “Ben nereye gittiğimi biliyorum” dedi Necdet. Giyindi, ayakkabılarını giydi. Döndü, “Arkadaşlar hakkınızı helal edin” dedi ve Kurtuluş’un sloganı olan “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganını haykırarak gitti aramızdan. Biz donduk kaldık tabi. Ne yapacağımızı bilemedik. İlk defa aramızdan, kader birliği yaptığımız, cezaevini birlikte paylaştığımız bir arkadaşımız yanımızdan, bize dokunarak gidiyor ve biliyoruz ki bu arkadaşımız yarın yok. Karmaşık duygular içerisindeyiz. Hiçbirimiz sabaha kadar uyumadık. Sabah bir asteğmen geldi, ellerini şöyle beline koydu ve “Bugün güneş bir başka güzel doğuyor, çünkü bir komünist geberdi” deyince zaten ne olduğu anlaşıldı. (Ekrem Erbakan)

 

Alıp götürdüler Necdet’i yoldaşlarının arasından. Beklentileri büyüktü. Amaçları sadece bir devrimciyi öldürmek değil, aynı zamanda bir isyanı da bastırmak istiyorlardı. Bu sebeple yalnızca ölmesi yeterli değildi Necdet’in. Teslim olması da gerekiyordu. Olmadı…

“Kendi sandalyesine tekme attı”

Avukat Mehdi Bektaş anlatıyor:

Eski cezaevine gidenler bilir, girişte müdürün odası vardır. Orada işte, hâkimler vardı, infaz savcısı vardı, güvenlikten sorumlu jandarma komutanı vardı. O sırada Necdet Adalı’yı getirdiler. Necdet Adalı oturdu, ailesine mektup yazıp yazamayacağını sordu. Yaz dediler. Kâğıt kalem verdiler. Mektubu yazdı. Bu arada infaz savcısı “Biraz çabuk ol” dedi, Necdet de “Tabii” dedi. Bir sayfalık bir mektup yazdı. Üzerine idam gömleğini giydirdiler. Hüküm özeti olan bir yaftayı yakasına taktılar. O esnada “Yakası biraz dar olmuş” dedi. O arada şeyi de sordular “İmam ister misin?” diye, o da “İstemem” dedi. Götürdüler, işte o cezaevinin girişinde küçük bir avlu vardır. Avluya zaten bir darağacı kurmuşlardı. Bir çelik masa vardı altında. Üstünde de bir sehpa vardı. Çıktı oraya Necdet, bir iki slogan attı. Bu esnada “Sandalyesini çekin” dediler. İdamı gerçekleştirecek olan görevli tereddüt etti. O sırada Necdet kendi sandalyesine tekme attı.

O bizlerden biriydi…

Bu yazı, yazarımız Cengiz Gültekin'in yayıma hazırlanan kitabı Tanıklar ve Belgeler Işığında 12 Eylül'ün İlk İdamı Necdet Adalı: Altındağ'ın Altın Saçlı Çocuğu kitabına dayanarak yazarı tarafından hazırlandı.

Bu yazı, yazarımız Cengiz Gültekin‘in yayıma hazırlanan kitabı Tanıklar ve Belgeler Işığında 12 Eylül’ün İlk İdamı Necdet Adalı: Altındağ’ın Altın Saçlı Çocuğu kitabına dayanarak yazarı tarafından hazırlandı.

Şüphesiz ki o bir komutan değildi ya da insanüstü yeteneklere sahip bir devrimci önder. Bizlerden biriydi o. Dönemin, yaşamını kavgasına adamış binlerce militanının birisi. Ne bir fazla, ne de eksik.

Onu ölümsüz yapan ve bu toprakların devrim öyküsünün kahramanlarından biri haline getirense; anlık bir zaman dilimi içinde, ezen ile ezilenin, zalim ile mazlumun, doğmakta olanla çürüyenin, yani yaşamın kavgasını tekil bir öznede temsil ederken tereddüt etmemesiydi. Kendine uzatılan ölüm şerbetini mütevazı bir tavırla ve büyük bir ihtişamla yudumlamasıydı. Ve her bir yudum celladına ve temsil ettiğine büyük bir silleydi.

Necdet bütün insani değerleri taşıyarak çıktı idam sehpasına. Kararlıydı. Denizlerden devraldığı emaneti hakkıyla devredecekti kendinden sonra geleceklere. O türküsünü söylerken darağacı sustu. Cellat sustu. Onu idam sehpasına gönderenler sustu. Ancak tarih susanları yazmaz, başkaldıranları yazar.

Herkes sustuğunda Necdet konuştu ve buluştu kendinden önce gidenlerle. yazisonuikonu

@CengizGltekin

Necdet Adalı’nın son mektubu

Sevgili anneciğim ve babacığım,

Sizleri ve ezilen halklar adına mücadeleyi, erken bırakmak zorunda kaldığım için üzgünüm ama bundan ve içinde bulunduğum durumdan dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadan ve şu kısa yaşamım içersinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden ezilen halklar adına verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım ve bundan dolayı gurur duyuyorum.

Anneciğim ve babacığım; sizlere kısaca bahsettiğim gibi hiçbir pişmanlık duymuyorum.

Sizlerinde ezilen halklar uğruna verilen mücadelede katledilişimden dolayı üzülmemenizi ve bundan gurur duymanızı bekliyorum.

Ağabeylerime ve ablalarıma da yazmak isterdim; fakat buna olanak yok. Kendilerine çok selamlar. Burada satırlarıma son verirken, hürmetle ellerinizden öperim. Arkadaşlara selam.

Hoşça kalın.

 Necdet ADALI



Yorum yok

Ekleyin