Bisikletçi

|

“Bisikletçiye iki hafta önce kitap defter kaplayalım dedim, Cumhuriyet gazetesiyle kitap ve defterlerimi kapladı. Solcu alışkanlığı.” İsa Balcı’nın yeni öyküsü, üstelik fragmanı da var!

bisikletci

Küfür etmez. Sinirlense bıyığını yer, en fazla “dinine yandığımın” derdi. Ben henüz bir yaşımdayken 12 Eylül darbesinde tutuklanmış. Şimdi bisiklet tamiri yaptığı küçük bir dükkânı var. Dükkânın camına kırmızı boyayla, kendisi hapishanedeyken silahlı mücadeleyi bırakmış arkadaşlarına pislik olsun diye BURJUVAZİNİN ÜRETİM ARAÇLARI TAMİR EDİLİR yazmış.

12 Eylül darbesi nasıl bir şeydi diye sordum. Beni alıp dükkân kapısının önüne çıkarttı. Caddeyi gösterdi: “İnsanları görüyor musun?” İnsanlar. Kadının biri çocuğunu dövüyordu, iki genç okul duvarına yaslanmış çekirdek çitliyordu, karate kursunun hocası dükkânın önünü süpürüyordu, otobüs durağında sıra kavgası var, ayakkabısının topuğuna basmış bir adam elinde beyaz güvercinle hızlıca yürüyor, yabancı plakalı birkaç araba. “Şimdi izle.” Ağzındaki sigarayı yere atıp üzerine bastı. Boğazını temizledi. Bağırdı: “Orospu çocukları!” herkes olduğu yerde kaldı. “İşte böyle ayıp bir şeydi 12 Eylül.”

Dükkâna girdik. Teybin fişini taktı, kaset kısmına Ahmet Kaya kaseti yerleştirdi. Her gün ama her gün Ahmet Kaya dinliyorduk, o kadar çok çalıyordu ki sakalım çıkacaktı neredeyse. Ahmet Kaya dinlediğim kadar öğretmeni dinleseydim bu yaşta Yavuz Ağabey’in gittiği serbest kıyafetli okula giderdim. Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne şarkısı. Ezan gibiydi, bitiyor, geri sarıyordu. Bisikletçi çok duygulanıyordu. Annem de öyle. Annem sosyalizm için üzülmüyordu, abim solcu olduğu için üzülüyordu. Bisikletçi, abimin hapis arkadaşı, annem her gün kareli gömleği yıkayıp ütülüyor, bisikletçi giyinmediğinde kızıyordu. Abimin gömleği. Hapisten çıkarken bisikletçiye evin adresiyle beraber vermiş. Bir çocuk bunlardan etkilenmez -çikolata alacağım deyip de almazsan çocuk ilk fırsat da elini bırakıp uzaklaşır, yakalanmayacağını hissettiği yere varınca da küfür eder- ben hiç etkilenmem, sırf bisiklete bir tur binmek için dükkâna gidiyordum. Ben mi kurtaracağım dünyayı. Zaten bisikletçi de solu bitirdiler diye sürekli söyleniyordu. Solu bitirdiler.

– Tekerleklere hava basayım mı?

– Ödevin yok mu?

– Var.

– Okul yok mu? Ödevlerini yap sonra gelirsin.

– Boş ders ödevi mi yapayım? Deve cüce, gece gündüz mü çalışayım? Bi de müdür annemi çağırdı, bana da çok kızdı, kitaplarımı yeniden kaplamamı söyledi.

– Nesi varmış kapların?

– Gasteyle olmazmış.

Bisikletçiye iki hafta önce kitap defter kaplayalım dedim. Cumhuriyet gazetesiyle kitaplarımı, defterlerimi kapladı. Solcu alışkanlığı. Hiç güzel olmadılar. İlkokul üçüncü sınıfa yasadışı müzik defteriyle gidiyordum. Defterin kabındaki haber: “Grup Yorum konseri yasaklandı.”

Okul mu hapishane mi orası? diyerek ayağa kalktı, cebinden sigara çıkarttı, yakacaktı ki üç defa arka arkaya korna sesi geldi. Kapının önünde çocuğa baktı, sonra sigarası yakıp tezgâha ters bıraktı. Çocuğun yanına gitti, seslenip pompayı getirmemi istedi. Pompayı verdim. Çocuğun saçları parlak ve taranmış. Anne ve babası ayrılmıştır, bisikletini de dedesi almıştır. Öyle bir tipi vardı. Yoksa bu mahallede kimse çocuğuna yeni kısa pantolon almaz.

– Annen baban ayrı mı?

– Evet.

– Alevi misin?

– Ne?

– Televizyonlu odanızda On İki İmamların resmi var mı?

– Var.

– Deden mi aldı bisikleti?

– Evet.

– Annen baban ayrıldığı için, deden de üzülme diye aldı. Sünnet oldun mu? Uzaktan kumandalı araban var mı?

– Evet

– Neden sadece evet diyorsun?

Bu soruları dükkânın kapısına yaslanıp soruyordum, çünkü çocuğun kötü bir durumda olduğunu anlaması lazımdı. Sağ bacağımı sol bacağımın üstüne atıp babanda mı annende mi kalıyorsun diye soracaktım, bisikletçi bacağıma vurup “Arkadaş mısınız?” diye sordu.

– Hayır yoldaş, arkadaş değiliz. Dalga geçince sinirleniyor.

– Gir içeri o zaman. Ahmet Kaya tak.

– Tamam yoldaş.

Tezgâhın altındaki çekmeceden kasetleri karıştırdım. Ajda Pekkan vardı. Taktım, Ahmet Kaya çaldı. Üzerine çekmiş. Çıkardım. Gülden Karaböcek taktım, Zülfü Livaneli çıktı. İşi bitince içeri girdi. “Zülfü değil, Ahmet çal dedim.”  İkisi arasındaki farkı sordum. “Modern, Post-Modern,” dedi, suratıma baktı. Hiçbir şey anlamadığımı fark edince bu defa “Ahmet Kaya şeftali, Zülfü Livaneli de nektarin,” dedi. Anlamadım.

"Her gün ama her gün Ahmet Kaya dinliyorduk bisikletçiyle, o kadar çok çalıyordu ki sakalım çıkacaktı neredeyse."

Her gün ama her gün Ahmet Kaya dinliyorduk bisikletçiyle, o kadar çok çalıyordu ki sakalım çıkacaktı neredeyse.

– Hadi eve, önlüğünü giyin, ooo saat 12’ye varmak üzere, okula az kalmış.

– Bi tur bisiklete bineyim, öyle giderim.

– Olmaz.

– Valla göt attırmam.

– Olmaz.

Elini sırtıma koydu, “ Ben bakıyorum, karşıdan karşıya geçerken dikkat et,” diyerek dükkânın önüne çıkardı. Yolun karşısında Ayfer, annesinin elinden tutmuş yürüyordu. Elimin içi Ayfer’in eli için oyulmuştu ama…

– Bisikletçi, ben aşığım.

Güldü.

– Yemin ederim aşığıyım, ama korkuyorum unutursam diye.

– İnsan unutur mu lan?

– Bisiklete binmeyi öğrendiğim ilk günün gecesi uyumadım, uyandığımda unutacağım diye. Şimdi de uyumuyorum, Ayfer’i unutacağım diye. Ama o nasıl uyuyor, çünkü beni sevmiyor.

Sevinmem için kucağına aldı. Bıyığına yapışacaktım, ‘Kızın karşısında ne yapıyorsun bisikletçi, bırak beni yere’ diye.

– Yarın bisiklete binerim.

– Tamam.

– Derste bilsen de bilmesen de parmak kaldır.

Gün boyu parmak kaldırdım. Son derste artık halim yoktu. Bi gayretle tekrar parmağımı kaldırdım. Öğretmen, “Can söyle bakalım” dedi. Söyleyemedim. “Bilgi cesaret işidir, bugün dikkat ettim, Can bütün derslerde parmak kaldırdı. Öğrenmek istiyor,” diye övdü beni. Etkilenmedim. Tembeldim. Zil çaldı. “Herkes bahçede sıraya girsin, ben öğretmenler odasına gidip geleceğim, gelene kadar sıra oluşturun. Ahmet herkesi sıraya sok bozanları da bana söyle,” dedi. “Tören sonrası maç yapıyor muyuz?” diye sordu Selim. “Ben oynamıyorum, dükkana gideceğim, futboldan uzaklaştım.”

Müdür mikrofona üfleyince ip gibi olduk. Okulun giderlerinden bahsetti ve özellikle renkli tebeşirlere dikkat çekti. Sonra beşinci sınıflardan bir abla İstiklal Marşı okumaya başladı, bir ağabey de bayrağı çekti. İstiklal Marşı bitip “İyi tatiller arkadaşlar” deyince herkes sağa sola koşmaya başladı.

İstiklal Marşı okuyan ablanın elinden cızırdayan mikrofonu, “Ben götürürüm,”  diye aldım. Sol yumruğumu kaldırıp  “Nereye gidiyorsunuz orospu çocukları!” diye bağırdım. Herkes olduğu yerde kaldı. Bisikletçi dükkândan koşarak gelmiş, kan ter içinde kalmış vaziyette bahçe kapısında göründü. Güldüm. Müdür kulağıma yapıştı, bisikletçi de müdürün kulağına. Tekrar mikrofondan seslendim. Sözüm geri. yazisonuikonu

 



Yorum yok

Ekleyin