Bir vişne meselesi

Fatih Çelebi |

Yanı başımızda Filistin’de, Suriye’de, Kobanê’de, Ukrayna’da çocukların yüzlerine , bedenlerine vişne aromasının lekesi bulaşması gerekiyorken, küçücük bedenlerinden kan damlıyor.

vişneVişne, koyu kırmızı rengi ve mayhoş tadıyla, yaz aylarında insanlık aleminin yedikçe yiyesi gelen ve içini ferahlatan sempatik bir meyvedir. Latince adı prunus cerasus olup, gülgiller familyasındandır. A vitamini deposu olması sebebiyle çekirdeğinden sapına her derde devadır.

Yaz mevsiminin bu ruhsuz kente gelişi ile birlikte etrafta bir vişne cümbüşü başladı adeta. Hemen her evin bahçesinde veya kapı önlerinde bol miktarda vişne ağacına rastlamak mümkün. Her yolda yürüyüşümde bu sayede çocukluğumu da yad etme fırsatını kaçırmıyorum.

Çocukluğumuzda arkadaşlarla hususi bahçe talanına giderdik yaz zamanlarında. Eriğinden, kayısısına bedava yemenin keyfini çıkartırdık. Hele ki o kopkoyu kırmızıya çalan renkli vişneleri dalından kopartıp, kan rengi suyunu ağzımıza yüzümüze ve kıyafetlerimize bulaştıra bulaştıra yemenin hazzını ömür boyu unutamam. Ara sıra bahçe sahiplerinin gazabından kıl payı kurtulmuşluğumuz da olmuyor değildi. Onlar bağırıp kovaladıkça ağaçlara dadanmak daha bir eğlenceli hale geliyordu. Her gün ayrı bir macera peşinden koşardık bu yüzden. Hiç anlam veremezdim ağaçları sahiplenmelerine o zamanlar. Ağaç bir sürü yemiş veriyordu, kendilerine de bize de yeter ve artardı bile.

Yalnız bizim emmioğlu ara sıra gammazlardı bizi, dedeme yaranıp, harçlığı koparmak için. Oysa ki bahçe talanında bizden çok o yerdi.

İnsanların yaz tatillerinde oteller ve tatil köyleri yerine, memleketlerine veya gerçek köylere gittikleri zamanlardı. Aile, akraba turizmi anlayacağınız. Biz de memlekete gitmiştik o yaz. Henüz sekiz buçuktan dokuz yaşındaydım. Dedemlerin evinin önünde hatırı sayılır büyüklükte bir bahçeleri vardı. İçerisinde hangi meyvanın ağacını ararsan vardı. Yok yoktu. Cennete düşmek ile eş değer gibi bir şeydi bizim için dedemin bahçesine girmek. Her sabah o ağaçlara dadanabilmenin heyecanıyla uyanırdık. Misafirliğimizin ilk günlerinde ses çıkarmazdı ne dedem ne de babannem. Fakat zaman ilerledikçe kızmaya başlarlar ve bahçeye girmeyi yasaklarlardı. Haliyle biz de dinleyecek değildik. Gizlice eylemlerimizi gerçekleştirirdik. Üç beş elmadan, erikten, bir avuç vişneden bahçe kuruyacak değildi ya! Yalnız bizim emmioğlu ara sıra gammazlardı bizi, dedeme yaranıp, harçlığı koparmak için. Oysa ki bahçe talanında bizden çok o yerdi.

Birgün, tıpkı bizim başkalarının bahçelerine daldığımız gibi, başka çocuklar dedemin bahçesine dalmışlardı. Yine bizim emmioğlu. Ah emmioğlu ah en iyi arkadaşım olmasına rağmen bu muhbirliği hiç hoşuma gitmezdi. Bu emmioğlu başka çocuklar bahçedeki vişnelere dalınca bir koşu dedeme yetiştirdi. Dedem ise evden çıktığı gibi çocukları kovalamaya başladı. Alt sokağın köşeden dönerken yakaladığı çocuklara zalimce vurmaya başladı. Emmioğlu da boş durur mu? Zaten dayak yemiş çocuklar yerde yatıyor. Düşene bir tekme de bizimki vuruyor. (Neyse ki büyüdü de artık o huylarından kurtuldu) Vişne kırmızısı ve kan kırmızı birbirinden ayırt edilemiyordu. İçimi bir üzüntü kaplamıştı akranlarımı dayak yerken görünce, dedeme karşı bir kin duymuştum.

Ya tüm ağaçları özgürleştirecek, ya da tüm bahçeleri kuşatacak ve o sözde bahçe sahiplerinin huzurunu kaçırmaya devam edeceğiz.

O günden sonra o bahçesinin bir cazibesi kalmamıştı benim için. Ertesi gün intikam almak için sapanla evin camını korsan bir eylem ile indirmiştim. Benim yaptığımı akıllarından dahi geçirmemişlerdi. Çünkü ben sessiz ve uslu bir çocuktum onların nazarında.

Aradan geçen zaman içerisinde tabii ki özel mülkiyet denen kötü alışkanlığın ne olduğunu, dedem ve onun gibi bahçe sahiplerinin bu davranışlarının altında yatan gerçeği öğrenmiştim…

Bugün maalesef artık çocuklar bahçelere dadanamıyorlar. Bin bir çeşit çiçeğin, meyve ağaçlarının ve ağaçların olması gereken topraklarda, koca koca binalar, AVMler, plaza dedikleri çirkin beton yığınları yükseliyor. Yanı başımızda Filistin’de, Suriye’de, Kobanê’de, Ukrayna’da çocukların yüzlerine, bedenlerine vişne aromasının lekesi bulaşması gerekiyorken, küçücük bedenlerinden kan damlıyor. Tüm bunların sorumluları, dünyayı kendi bahçeleri gibi görüp, nefret, katliam ve savaş tohumları ekmekte bir abes görmeden icraatlarına devam ediyorlar.

Hal böyle olunca bize de çocukluğumuza dönmekten ve en az çocukluğumuzda ki gibi cesur olmaktan başka seçenek kalmıyor.

Ya tüm ağaçları özgürleştirecek, ya da tüm bahçeleri kuşatacak ve o sözde bahçe sahiplerinin huzurunu kaçırmaya devam edeceğiz …



Yorum yok

Ekleyin