Bir tehdit çevreliyor gözlerini

Fikret Kurt |

Histerik nöbetlerle devinen o kutsanan anlatılar, o herkeslere iyi gelen geviş nöbetlerinden dişlerimiz kamaşıyor. Giderek vebalı bir mevsim sarmalıyor şehrin etrafını; ve tedirgin bakışlarımıza salgınlar bulaşıyor çaresiz.

Fotoğraf: Henri Cartier Bresson

Fotoğraf: Henri Cartier Bresson

Gün geçtikçe kendi alışkanlıklarında kaybolan adamlar yerleşiyor memleketin giderek sancıyan rahmine. Kara çığların kayıp iklimlerine yelken açan bu fütursuzca sahte serüvenciler her defasında karaya vurmayı derin bir rahmete kavuşmanın ümidiyle karşılıyorlar. Giderek derin körlüklerini bile fark edemeyecek halde idraksizleşmekteler. Kendilerine aşina bile olmayan bedbaht kutsallar karşısında sendelemekteler.

Uzak denizler dövüyor kıyılarını bu sahipsiz kentin. Çoktan beri aksayan ayaklarımız tenhalarda toplaşıyor ancak. Güzelliğin esirgenmiş cömertliği çocuklarda vebalı mevsimlere döner ve bu yüzden çocuklar giderek bir tehdit gibi algılıyor sevinçlerini. Ama öte taraftan siluetleri gittikçe çoğalan ölüm bir istila oluveriyor bulutlarda, sessizce yağmurları biriktiren. Ekmek ve bulutlar kadar pak yüzler eninde sonunda uzak denizlerin tehditinden kendini sakınmasını bilir.

Bir tehdit çevreliyor gözlerini. Issız gözleri korkunun güz vakti sindirilmiş yalnızlığı bilir bu kara parçasının geniş çeperlerinde. Günler tuzaklarla dinamitlenmiş bir mevsim gibi tükeniyor. Gizemli tehditler eşliğinde ilerliyor alınlar. Yine de gittikçe kazınan yalnızlığın kamaşan gözleri ürkütüyor hazineleri göklerde birikenleri. Ama hala bedenlerin karartılarına şehrin günahkar lekeleri karışıyor.

Ölümler vaaz ediliyor kutlu diye ısmarlanan adresler üzerinden.
Ölümler vaaz ediliyor kutlu diye ısmarlanan adresler üzerinden. Adreslere yaslanan omuzlar çürümelidir git gide. Birbirini çağrıştıran niyetler ve tuzaklar günahkar yüzlerde birer alamet işareti gibi. Fişekler yarıyor gecenin aydınlık karnını uzak ve sağır bırakılmış yamaçlarda. Kendi aydınlığından ölümün karanlık çığlarına itiliyor yaşamın dolu dizgin besteleri olan çocuklar. Gönderisiz mektuplar yazılıyor adreslere. Derken ölüm kıyılara vuran uzak denizlerin uğultusuyla en önce varıyor adreslere; en önce ve tekinsiz vuruyor ürkek bakışların kıyılarına. Sonraya, kapıları döven; yürekleri dinmeyen uğultulu eşiklere çeviren bakışlar kalıyor: acaba kaba ve karanlık yerlerimizden daha ne kadar ölüm geçebilir diye?

Unutmamalı ama, dikkat etmeli.Çünkü bu dil, bu tehdit gizliden her defasında yeni baştan kuruyor ölümcül tuzaklarını. Elleri karanlık; yüzleri olmayan adamlar şehrin bedenlerine kendi vebalı izlerini kazıyorlar. Her biri aynı hıncın, o kadim körlüğün nefretini körüklüyor. Ve körüklenen nefretin lanetli anlatıları hep sinsi birer uğultu olarak aynı şafakta bekliyor insanı. Çünkü, henüz gün ışığıyla buluşmamışken gerisin geri bitmeyen boz şafaklarına geri çekmeye ve orada tutmaya çalışıyorlar insanı. Bunu hala deniyorlar, ve yarın da deneyecekler.

Histerik nöbetlerle devinen o kutsanan anlatılar, o herkeslere iyi gelen geviş nöbetlerinden dişlerimiz kamaşıyor. Giderek vebalı bir mevsim sarmalıyor şehrin etrafını; ve tedirgin bakışlarımıza salgınlar bulaşıyor çaresiz. Oradan sızıyor ölümcül yerlerimize. Sinsice ve sivilcelerle ilerliyor lanetin o iflah olmaz büyüsü. Ne de olsa insanın da saklı kalan lanetleri vardır. Ama devinmesini bilen insan bir şekilde arınmasını bilen hakikat gibi gün yüzüne çıkıyor.

Sonu gelmez sırlarıyla isyana kalkışan doğa insanı şaşırtmaya, ona direnmenin bükülmez sanatını öğretmeye devame degeliyor. Ve hala onunla konuşacak dili keşfedemedik.
Çünkü aynı insanın iç denizleri de vardır durmadan çağıran. Özgürlüğe ve kendi öz gücüne çağıran iç denizler. İnsan boyunca yaşatılan limanlar vardır o denizlerde. Kaybolmuş denizlerledir çocuk yürekler. Yine de yağmurlar yağar en kayıp yerlerimize. Hala bulunamamış kıvrımları dünyanın ancak insanla keşfedilir. Nereye varacağı kestirilemeyen yokuşlar yükseliyor. Her biri binlerce çarmıhın acısını sürükleyerek. Gecenin nasıl geleceğini kestiremeyen gündüzleri dolu dizgin besleyerek.

Belki de bu yüzden hiç bir zaman bulunamayacak yerlerimizden çarmıha geriliriz. Günlerimizin yükünü yağmurlar ve bulutlar çekiyor acıyan yerlerimiz uzadıkça. Sonra olmadık bir zamanda doğayı anımsıyor ve ona dönüyoruz. Ve on anlarda anlıyoruz ki doğa ne kadar da tedbirli ve hünerli insanın körlüğü karşısında. Doğa ki hep sessizce hazırlıyor kendini inatçı uykularına ve yeterince derinleştiğinde rüyalarının sırrını birer birer ifşa ediyor bize. İşte tam da bu yüzden olsa gerek sonu gelmez sırlarıyla isyana kalkışan doğa insanı şaşırtmaya, ona direnmenin bükülmez sanatını öğretmeye devam edegeliyor.

Direnerek sırlı tiyatrosunun akıl sır ermez kıvrımlarını bize cömertçe sunuyor. Ama açtıkça çekiyor bir yerlerde kendini. Ve hala onunla konuşacak dili keşfedemedik. Yağmur yerini karanlığa bırakıyor. Gittikçe bastıran gün batımıyla yazıyorum. Öyle çoğalıyorum ki uzak denizlerin yerini şimdilik unutkanlık alıyor. Beni ferahlatan ve rüzgarlarla barıştıran bir unutkanlık bu. Bir ara iyice şahit olmanın kıyılarına kadar varıyorum neredeyse. Sonra yalancı dünyacılık oyunlarına gömülen ölü yıkayıcılar geçiyor çarçabuk. Dalgınlığımı anımsayan bir kraterle uyanıyorum.

Bir kere daha anlıyorum ki anarak doğanın bereketli merhametini kutsamak istiyorum kendini kıyılara vuran kıvrımları. Etrafını bir bütün dolanmak iyice unutulmuş yakamoz bakışların. Ancak yağmurlarla iyileşen gecenin ayak sesleriyle dağıtmak tehditleri köşe başlarını tutan. Üşüyorum, alnım üşüyor. İyice gece oldu. Sokaktan yürüyor ahali, çocuklar her zaman ki gibi en önde. Gerçek fatihleri yarınların…yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin