Bir sıcak gülüş: Günay Özarslan

Yıldız Sarı |

O an refleks olarak “Özgür Tutsaklar!” diye seslenivermiştim. Tam o esnada Günay Abla “Efendiiiim!” diye cevap vermişti!

günayözarslan
Adını ilk kez Karadeniz’de Grup Yorum konseri düzenledikleri, Mahir Çayan’ları andıkları için tutuklananlar arasında duymuştum. Devrimcilik zordur; faşizm koşullarında mücadele etmek gözaltı, tutsaklık ve katliam gibi bedeller ödetir insana. Günay Abla da faşizmin “arka bahçesi” olmasını istedikleri Karadeniz’de yıllardır mücadele etmiş, türlü bedeller ödemişti. Bu yanıyla yeri bende hep ayrıydı. Ol bu sebepten O’nu daha tanımadan kaldığı hapishaneye mektup göndermiştim, sıcacık bir selamla cevaplamıştı. Mektupları her daim “süs”lü gelirdi, tecritin dayattığı beyaz rengine imkanları doğrultusunda envai çeşit renklerle cevap verirdi benim güzel ablam. Çeyizini hazırlayan bir gelin misali nakış nakış işlerdi mektup sayfalarını. Sonunda da hep bizleri sımsıkı, sımsıcak kucaklar öyle bitirirdi.

Her mektubu bir eğitim çalışması gibiydi, Karadeniz’de yaşadığı zorlukları ama her şeye rağmen orada mücadele vermenin mutluluğunu, Karadeniz Halkı’nın güzel yanlarını anlatırdı. Hiçbir detayı atlamaz, tanıdığı insanların halini hatırını sorar, mutlaka selam yollardı. Hatta o dönem biraz sorunları olan bir arkadaşımıza mektup yazmış ve şehir dışında, yurtdışında da olsa mutlaka iletmemizi istemişti. Yıllardır emek verdiği arkadaşımız Günay Abla’nın mektubunu alınca çok sevinmiş, bu sayede sorunlarının bir kısmını da olsa çözmüştü.

Abi öylesine inanmış ki Günay Abla’ya, kendisi 5-6 yıl içinde devrimin olacağını düşünmüş ve olmayınca da bize isyan etmişti.

Aradan bir süre geçtikten sonra tutuklandıkları davanın karar duruşmasına gitmiştim. Mahkeme salonunda selamlaşmış, kendimizi kısacık da olsa tanıtma fırsatı bulmuştuk. Gözlerini hiç unutamam, ışıl ışıldı. Sanki tutsak olan bizdik, o da bize moral veriyor gibi öylesine coşkulu girmişti salona. Yani “özgür tutsak”lık vücut bulmuştu Günay Abla’da. Mahkeme karar aşamasındayken zorunlu olarak dışarı çıkmıştık, ben ringlerin olduğu yöne doğru ilerlemiş, son bir kez arkadaşlarımızı görmek istemiştim. Havanın karanlığından ve ringin rahatsız edici farlarından dolayı hiçbir şey göremiyor, insanları seçemiyordum. Sonunda birkaç tutsağın ringe doğru ilerlediklerini görmüştüm, yalnız bizimkilerin olduğundan emin olamadığım için refleks olarak “Özgür Tutsaklar!” diye seslenivermiştim. Tam o esnada Günay Abla “Efendiiiim!” diye cevap vermişti! Sonrasında onları çok sevdiğimizi söylemiş ve slogan atmıştım. Mahkeme sonunda 11 yıl ceza almıştı, ancak Günay Abla o şen sesiyle “efendim!” demişti, aradan baya zaman geçmiş olsa da hala hatırlarım o incecik “efendim” sesini, hala gülümserim…

Günay abla o hafta bana mektubunda Kahraman Altun’un bir şiiriyle gelmişti. “… Katılır her sese bir ses daha yoldaşımın / Gür sesi kaybolur o zaman milyonlarca ses arasında…” deyip gür sesinle hoş geldin, sefa geldin demişti. Halbuki sesim onun yankısında hayat bulmuş, onun sesiyle güzelleşmiş, onun sesiyle gürleşmişti. Ne de güzeldi sesi!

Karadeniz’de onu tanımayan neredeyse kimse yoktu. Orada bulunduğum zaman içerisinde bizi tanıyan, bilen herkesin anlattığı; hiç unutamadıkları iki isim vardı. Bunlardan biri Mehmet Başbağ 1, diğeri Günay Abla’ydı. Her ikisinin de emekçi, mütevazı yanları anlatılırdı hep. Bir zamanlar gümbür gümbür olan Karadeniz’de nasıl insanların gönlünde fethetmişti Günay Abla. O’nun için genelde söylenen bir söz vardı: “Erkek gibi devrimci!” Bu söz tam da Karadeniz ve Günay Abla ile özdeşleşmişti. Karadeniz kadınları yiğittir, gözü pektir, emekçidir; çoğu zaman bir erkek gibi, eşlerinin yapmadıkları işleri de yüklenirler sırtlarına.

Kendi “yokuş”larından, yaşadığı zorluklardan bahsetti. Sonunda da her şeye rağmen tüm yokuşları, engebeleri koşar adım çıkmamız gerektiğini söyledi.

Günay Abla da öyle sırtlanmış Karadeniz’i, bir oraya bir buraya koşturmuş, gittiği herkese kendinden bir parça bırakmıştı. Yıllar sonra dergi bıraktığımız bir esnaf abiyle sohbet ederken, abi birden “yok yahu olmuyor işte devrim filan” demiş, biz de aksi yönde tartışmıştık. Sonradan anladık ki, Günay Abla da yıllar öncesinde abiyle konuşmuş, bu ülkede devrimin, sosyalizmin zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu anlatmış. Ancak abi öylesine inanmış ki Günay Abla’ya, kendisi 5-6 yıl içinde devrimin olacağını düşünmüş ve olmayınca da bize isyan etmişti. Yani Günay Abla öylesine inanmış ki mücadelesine; etrafındaki herkesi de bir gün mutlaka Anadolu halklarının ekmeğe, adalete, özgürlüğe ulaşacağı sosyalizmin gerçekleşeceğine inandırmıştı.

Tahliye olduktan bir süre sonra karşılaşmıştık Günay Abla ile. İlk defa sarılmıştık birbirimize, tıpkı mektubunda yazdığı gibi sımsıkı ve sımsıcak kucaklamıştı beni. Direk oturup sohbete koyulmuştuk, Karadeniz ne durumda, kim ne yapıyor uzunca konuşmuştuk. Ve O, nerede ilişkilerimiz var, nerelere çalışma yaptık, geçmişte kimlere dergi dağıtıyorduk; tek tek anlatmıştı. Hareketi ve hareketin insanlarını, yoldaşlarını öyle sahiplenirdi Günay Abla.

Bir gün bir şiir yazacaktım, ancak bir türlü başlayamıyordum ilk dizesine. Günay Abla halimi anlamış olacak ki, gelip sokuldu yanıma. Şiiri kime, neye yazacaksın; ne anlatacaksın diye sordu; ben de şehidimiz Mehmet Başbağ’ı yazmak istediğimi söyledim. “Mehmet genelde ne zaman aklına geliyor” dedi. “Dergi güzergâhımızda bir dik yokuş vardı bilir misin, o yokuşu çıkarken geliyor aklıma hep; çok zorlanıyorum ama sonra Mehmet Abi’nin de bu yokuşları çıktığını düşününce yorgunluğum geçiyor, daha hızlı adımlıyorum” dedim. “Tamam işte o yokuşu anlat” dedi, “nasıl abla ya yokuşu anlatan şiir olur mu hiç?” dedim, “neden olmasın?” dedi. Sonra uzun uzun Mehmet Abi’yi anlattı bana, kendisi Mehmet Abi’nin öğrencisiydi. O’ndan öğrendiklerini, Zonguldak’ta ilk kez 1 Mayıs’ta nasıl tek tip kortejiyle çıktıklarını, polisin her türlü engellemelerine rağmen düzenledikleri konseri anlattı. Kendi “yokuş”larından, yaşadığı zorluklardan bahsetti. Sonunda da her şeye rağmen tüm yokuşları, engebeleri koşar adım çıkmamız gerektiğini söyledi.

Öyle de yaptı!

Günay abla çıktığı yokuşların zirvesine ulaşıp, “Teslim Olmayacağım” diyerek dosta düşmana savaşmamız gerektiğini ölümsüzleşerek gösterdi!

O çok sevdiği halkımız da Günay Abla’nın çağrısına kulak verip teslim olmadı, günlerdir Günay’ına ulaşmak için savaştı. Şehidine sahip çıktı halkımız, tam da Günay Abla’ya layık bir şekilde; nasıl ki kendisi şehidimiz Uğur Bülbül’ün mezarını yaptırdığı için tutsaklıkla bedel ödediyse 2 Gazi Mahallesi’nde de halk “cenazemize saldırırsanız kendimizi yakarız” diyerek, her türlü bedeli göze alarak kucak açtı Günay’ına!

O ışıl ışıl gözlerini, sımsıcak gülüşünü unutmayacağız! Rahat uyu Günay abla, o çok istediğin sosyalizmin kızıl bayrağını Karadeniz’den Kürdistan’a tüm Anadolu’da burçlarımıza dikeceğiz! Senin ve tüm şehitlerimizin hesabını soracağız!yazisonuikonu

06.08.2015

  1. 4 Ekim 2011 gecesi saat 23 civarında Yunanistan’ın Selanik kentinde bir kazayla bulunduğu ortamdaki patlayıcının patlaması sonucunda şehit düşmüştü.
  2. Feda şehidi Uğur Bülbül’ü sahiplenmek suç sayılmış, sonrasında delil niteliği bulundurduğu gerekçesi ile Bartın polisleri tarafından Uğur Bülbül’ün mezar taşı sökülerek mahkemeye getirilmişti.


Yorum yok

Ekleyin