Bir Mahzuni Şerif geçti bu dünyadan

militan kedi |

Bir ülkeyi sevmenin bedelini, gençliğini hapishanelerde, işkencelerde; yaşlılığını da bu acılarını dindirmeye çalışırken hastanelerde ödedi Mahzuni Şerif. Nedendir bilinmez, sevmenin bedeli hep böyle ağırdır.

mahzuniserif

1939 doğumlu. Nüfusa kayıtlı olduğu yer Afşin’e bağlı Berçenek köyü. Adı Şerif Çırık. Sonradan Aşık Mahzuni Şerif ünvanını alacak.

Babası rençper. “Rençperdi babam koyunlarımız, hayvanlarımız vardı. Dağ adamıyım, çoban adamım ben.” diye anlatır kendisini. Parasızlıktan babası okula gönderememiş küçük Şerif’i. Ama yılmamış en azından eski yazıyı okuyayım diye medreseye gitmiş. Medrese bitmiş ve ortaokul başarıyla tamamlandıktan sonra küçük Şerif’in içine bir hayal düşmüş: Asker olma hayali.

Bu merak garip bir hikâyeyle ortaya çıkmıştır:

Eskiden başçavuşlara “gedikli” denirmiş. Küçük yaşta, asker olma merakı bu gediklilerin giydiği üniformalara duyduğu hayranlıktan gelmiş. 11-12 yaşlarında devirdiği traktörün mahkemesi nedeniyle ilk tokadını yediği adamın elbisesine hayran kalıp; yediği tokadı unutup mutlaka “subay olacağım!” kararını vermiş.

Hayalinin peşinden giden Şerif, Ankara Ordu Donatım Okulu öğrencisi olmuştur. Gorki ve Nazım Hikmet okuduğu için, Pir Sultan türküleri çalıp söylediği için disiplin suçundan dolayı askeri okuldan atılmıştır. Sebep olarak; “iç hizmet yasasına aykırı davranışlar sergilemesi” gösterilmiştir. Bu duruma kendi getirdiği bir yorum var ki, aynı zamanda kendi haklılığını dile getirir; “Böyle bir heriften asker olur mu ?”.

Silah yerine sazını alıp daha büyük bir kavgaya girdiğini o zaman anladığını söyler.

Askercilikten destancılığa, destancılıktan halk ozanlığına…

Okuldan atılan Şerif Çırık, Afşin’e döner; köyü Berçenek’e… Bu sefer de “askeri okuldan atılan heriften köylü olur mu?” baskısıyla karşılaşan Şerif oralara da sığmaz, sığdırılamaz ve gönlü kırılmış küskün olarak İzmir’e gitmek zorunda kalır.

Unutamadığı anılar arasında yer alan bir hikâyesi vardır ki fakirliği her aklına düştüğünde anlatır: İzmir Gediz matbaasında 10 kuruşa bastırdığı kendi yazdığı türküyü 25 kuruşa sattığı İzmir zamanları. Düğünlerde, meydanlarda kendi yazdıklarını okuyan bir adam olmuştur buralarda Mahzuni. Bu mesleğinin adı da “destancılık”tır. Eskiden iletişim bu denli yaygın değilken, gündelik olaylar bir kağıda dörtlük olarak, destan tarzında yazılıp, kalabalık yerlerde okunup satılırmış. Buna destancılık denir.

mahzunigenc

1960’lar… Mahzuni 20’li yaşlarında…

Ankara Halk Ozanları Şenliği’nde, Aşık Veysel’in de içlerinde olduğu bir konserde 5 kez sahneye çağrılmış dakikalarca alkışlanmış ama o konserden para alamamıştır. Bu durumunu anlattığı Aşık Veysel kendi deyimiyle ona acımıştır. Bundan ötürü ona o gece 100 lira vermiştir. Sonradan bu durumu anlatırken iç çekerek; “O 100 lira beni uzun süre idare etmişti” der. O şenlikten sonra plak yapma teklifini almış ve 1961 yılında halk ozanı olma yolunda ilk adımını atmıştır.

Aile baskısı nedeniyle abla dediği bir kadınla evlenmek zorunda kalmıştır. O yılları pek anlatmak istemiyor. Gönlü küskün. O evlilikten bir kızı olduğu biliniyor.

1963 yılı... Siyasi olayların ateşli olduğu bir ortam. Mahzuni olaylardan geri durmuyor. Halka yansıyan sorunlara karşı kayıtsız kalmayıp bunu türkülerince dillendirmeye çalışıyor. Öğrencisi olduğu Aşık Veysel’in ise bu duruma canı çok sıkılıyor. Mahzuni’nin siyasete bulaşmasını kendisini bile bile ateşe atmakla eşdeğer olduğunu söylüyor. Birçok kez türkülerinden dolayı gözaltına alınmışlığı var ama hapishaneyle ilk buluşması Erim Erim Eriyesin türküsüyle oluyor. O zamanların başbakanı Nihat Erim’i ima ettiği gerekçesiyle tutuklanıyor.

Yılmaz Güney ile birlikte hapiste!

Mahzunihapis

Hapishane koğuşunda…

Tutuklu kaldığı hapishanede koğuş arkadaşı Yılmaz Güney… Koğuş hatıralarından biri de bulaşık yıkama sırası. Mahzuni Şerif çatalları kurulayacak Yılmaz Güney ise bulaşıkları yıkayacak fakat Yılmaz Güney’in buna gönlü elvermiyor: “Sen otur babacığım. Sen bize türkü söyle ben hepsini yıkarım kurularım.” diyor. “O bulaşık yıkarken ben Amerika Katil Katil türküsünü okurdum.” diye anlatır bu hikâyeyi.

Her türkü yeni bir hapisliğin başlangıcı olur neredeyse. Yuh Yuh, Amerika Katil Katil türküleri bunlardan birkaçıdır.

“Zevzekler”ibelinde silah, boş konuşan insanlar” olarak değerlendirmiştir. Bizim şimdiler de adına “Anadolu çomarı” dediğimiz kişiler işte tam olarak bunlar. “Dürzüler”i de; “memleketi soyan, devletin içinden halkı soyanlara” ithaf etmiştir.

Sekiz yıl yurtdışına ve sahnelere çıkamamıştır. Yasaklıdır Mahzuni… Türkü çalıp söyleyememeyi şöyle betimlemiştir; “Beni denizden alıp karaya atmışlar sanki, orada öylece çırpınıyorum.” 

Küçük bir plak dükkanı açıp, başkalarının plaklarını satarak ayakta kaldığı zamanlar. Tam olarak çırpındığım, dediği zamanlar yani…

mahzuni-katilamerika

Milyonların bildiği Katil Amerika isimli eserinin de yer aldığı albümün kapağı.

Her konserden sonra mahalle bekçisinin bile kulağından tutup tutup çekip götürmesinden bıktığı için bu duruma son vermek amacıyla dokunulmazlıktan faydalanmak için milletvekili olmak istemiştir. Ama dinleyicileri onu kirli siyasetin değil türkülerinin saflığında görmek istedikleri için olamamıştır. İyi ki de olmamıştır.

Artık yoksulluk zamanları bitmiş, yasaklı dönemi kalkmış, ilk eşinden ayrılıp ikinci eşi olan emekli öğretmen Fatma Hanım’la evlenmiş ve dört tane de çocuğu olmuştur.

En son 2001 yılında; “Elhamdülilah Kızılbaş’ım ve laikim. Ben değil yedi sülalem Kızılbaş’tır. Bir suç varsa o da dedemdedir!” dediği için DGM tarafından aleyhinde dava açılmış fakat dava sonuçlanmadan Mahzuni hayata veda etmiştir.

 

Evet, işte böyle. Tam tamına bilinen dört kitap ve 500’ü geçkin eser… İşte bu yüzden Mahzuni Şerif’in sesini her duyduğumda önümü ilikleyip saygı duruşuna geçesim var.

O’nun yüzünde sinsilikten, kötülükten eser yoktur.

Evimizde her daim türküleri çalınır ve söylenirdi. Küçüklüğümün Mahzuni Şerif’in türkülerini dinleyerek geçmiş olması kadar güzel bir şey olabilir mi? O’nun en büyük hayranlarından birisi de annemdir. Mahzuni Şerif, 2002 Mayıs ayında göçüp gittiğinde annemin yüreğine sanki babasını kaybetmiş gibi, büyük bir sızı düşmüştü. Çok ağlamıştı ardından. Sel olan insan kalabalığına o da bir damla olup karışarak gitmişti cenazesine. Ölümünden sonra cenazesinden aldığı kocaman posterini çerçevelettirip salonumuzun en başköşesine asmıştı. Hâlâ asılıdır orada…

Yüzüne baktığında; “Nur yüzlüm, canım benim Mahzuni babam!” diyerek sever. Gerçekten yüzünde sinsilikten, kötülükten eser yoktur. İnsanın iç dünyasının güzelliğinin yüzüne yansımasının büyük bir örneğidir.

Para kasalarında saklanan plaklar!

Mahzuni Şerif, annemin mihenk taşıdır. Hâlâ sesini duydu mu bırakır elindeki tüm işi gücü, onu dinler. Sesi büyülü gibi gelir, onu bu dünyadan alıp başka diyarlara götürür. Türkünün yarısına gelmeden yaşlar süzülür yanağından. Üzülürüz ağlamasına ama o da Mahzuni’nin çektiği acılara üzülür. Ve bu genel duygunun sadece bizimkilere ait bir şey olmadığını, herkesin Mahzuni’nin sesini duyduğunda aynı tepkileri verdiğini görmek; bu küçük dev adamın ne denli büyük bir evrensellik taşıdığını gösteriyor.

Mahzuni Şerif’in hayranları para kasalarında onun plaklarını saklayıp, yer kalmadığı için paralarını da açık çekmecelerde saklayan insanlardı.

Vizontele filminde Deli Emin radyoda çıkan Mahzuni Şerif’in  İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım  türküsünü dinlettirmek için annesinin mezarına koştuğu o sahnede hiç kimsenin gözyaşlarını tutamadığına eminim.

Ah benim vicdanlı anam!

Bazen demli çayını yudumlarken bir anda anlatır onun hakkında bildiklerini. Faşistlerin kaç kez evini, köyünü yakışını, onu üzmek isteyenlerin ailesine verdiği zararları, çocuklarının çektiği sefaleti; açlığını, yokluğunu, çaresizliğini…

Hatta çok öksürse de ısrarla tütün içmesinin sebebini; sırf Ege’de çalışan mevsimlik işçi kızların biraz daha fazla para kazanmasını istediğini anlatması gibi… Çocuktum, beynime kazınmış bu hikâye.

Büyüdüm ve ne zaman tütün sarsam aklıma düşer.

Asrın Pir Sultan’ı… mahzuni

Böyle büyük bir saygıyla dinlenen ustayı biz de bu ortamda tanıdık, dinledik, sevdik, çok sevdik. O’na Mahzuni Baba dedik. Öğrenecek o kadar şey vardı ki. Mahzuni bir derya, biz de o deryada yaşayan zavallı balıklardık sanki.

Neler öğrenmedik ki. Hâlâ öğreniyoruz.

Haksızlığa uğradığı zamanlarda bütün o çektiği acılara, kederlere rağmen kızmadan, kırılmadan insanı ve ona ait tüm değerleri sevdiğinden bir âlim edasında yaklaşması insan-ı kâmil olduğuna delalettir. O çağlayan sesinden öyle naif dökülüyor ki sözler içimizdeki tüm art niyetleri silip atıyor. En çok da adaletini sevdik. Herkese, her yöne aynı derecede sevgi ve saygısını eşit dağıtmasını sevdik.

Bir ülkeyi sevmenin bedelini gençliğini hapishanelerde, işkencelerde; yaşlılığını da bu acılarını dindirmeye çalışırken hastanelerde ödedi Mahzuni Şerif. Nedendir bilinmez, sevmenin bedeli hep böyle ağırdır.

Mahzuni hiçbir zaman düzen yanlısı olmadı. Mazlumun yanında durup ezileni korumuştur kollamıştır, sisteme karşı bir duruşu olmuştur. Bu duruşu da en iyi telli kuranıyla ve türküleriyle anlatmıştır. Ondandır ki ona asrın Pir Sultan’ı unvanı yakıştırılmıştır.

Şu çılgın tüketim dünyamızı düşünüyorum, bir de Mahzuni Şerif’in ürettiklerini. Ne kadar küçülüyorum onu düşündükçe. Şiirlerinde, türkülerinde, sözlerinde insanoğluna dair hatta her canlıya dair envai çeşit duygu ve düşünceleri nakış nakış işlemiş.

Yüreklere kazınan bu duyguların şu an bile unutulmaması işte bu yüzden. Hiç sönmeyen bir mum gibi hâlâ yanıyor gönül çerağımızda. yazisonuikonu

Komünist bir ozan: Ruhi Su

 



Yorum yok

Ekleyin