Bir İtalyan kasabasında Mussolini faşizmi: Fontamara

Tahir Şilkan |

Gelen Memur, köylülerin hükümet hakkında ileri geri konuşmaları üzerine, “… siz nelerin değiştiğinin farkında değilsiniz, bugün hükümeti kim yönetiyor bilmiyor musunuz , ihbar edersem başınıza neler gelir …” diye konuşur.

Resim: Renato Guttuso

Resim: Renato Guttuso

Türkçe’ye Sabahattin Ali tarafından çevrilip, ikinci emperyalist paylaşım savaşı döneminde 1943 yılında yayınlanan Fontamara, yoksul bir İtalyan kasabasında Mussolini faşizminin iktidara geldiği dönemi anlatır. Yaşamının son yıllarında ilerici fikirlerden uzaklaşarak politikadan çekilen, ancak on beş yaşından itibaren mücadeleye atılan, erkek kardeşini faşizmin zindanlarında yitiren Ignazio Silone‘nin bir eseridir.

Silone, 17 yaşından itibaren sosyalist mücadelede yer almış, Sosyalist Parti‘nin yönetim organlarında görev almış, yaşamı sürgünlerde geçen bir yazardır. Eserlerinde, kilise bağnazlığı ile faşizm arasına sıkıştırılmış İtalyan köylülerinin yaşamını anlatmıştır.silone-fontamara-mondadori

1930-1943 arasındaki Mussolini Faşizmi’nin iktidar yıllarını, diktatörlüğün acımasız uygulamalarını, halkın çektiği acıları, çileli hayatlarını, faşizmin halk düşmanı yüzünü gözler önüne seren eserler veren Silone’nin “Ekmek ve Şarap” adlı romanı da aynı dönemi anlatır.

Ignazio Silone’nin romanı yayınlandığı dönemde ilerici gençliği derinden sarsmıştır. Romanı Sabahattin Ali çevirmiş demiştik. Fontamara romanı yıllar sonra 1995 yılında yeniden yayınlandığında kitaba önsöz yazan ünlü şairimiz Can Yücel, Sabahattin Ali’nin bu kitabı, cıvıl cıvıl gözleri ve sekmez sezgisiyle bizlere faşizmi sergilemek için bilinçli olarak seçtiğini ifade etmektedir.

Fontamara romanında olaylar Orta Apeninlerdeki Abruz dağları bölgesindeki bir köyde geçer. Zaten zorba bir yönetim altında inleyen yoksul köylülerin, soyguncu memurlar ve halk düşmanı bir rejimle mücadelesini gerçekçi bir dille anlatır. Silone, Fontamara Köyü’nü şöyle tasvir eder:

Köylülerin yaşamı hep aynıdır: Aynı toprak, aynı yağmur, aynı kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet…Atalardan  dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet… Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman… Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ölür ve hayat sürer gider … Hep aynı…

Fontamara'nın Türkçe'de ilk baskısı

Fontamara’nın Türkçe’de ilk baskısı

Sonra bir gün Fontamara’da değişik şeyler olur. Silone, romanda geçen olayları kendisine anlatan ihtiyar bir adam, karısı ve oğlunun anlatıları şeklinde kurgular, Önce İhtiyar anlatır, sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra karısı, sonra yeniden ihtiyar, sonra oğlu ve en son yine ihtiyar konuşur.

Silone Fontamara Köyü’nün olduğu bölgeyi anlatırken gerçekçidir.

Bilirsiniz bizde bir çocuk şarkısı vardır :

Sen ne güzel bulursun/ gezsen Anadolu’yu/ dertlerden kurtulursun/ gezsen Anadolu’yu…/Billur ırmakları var/ buzdan kaynakları var/ne hoş toprakları var/ gezsen Anadolu’yu…/Orda bahar başkadır/ yazlar kışlar başkadır/Ahh… bu diyar başkadır/ gezsen Anadolu’yu

diye sözleri olan Anadolu gerçeğinden uzak, pastoral bir cenneti anlatan çocuk şarkısı. Yıllar sonra Cahit Külebi, bu şarkıyla ilgili ,

“Kardeş Bizim oralarda bu dediklerinin hiç biri yok” der.”   Biz ekleyelim,  Mahmut Makal Bizim Köy’de  yazınca olay olmuştu, “buralarda;  yoksulluk var, hastalık var, kuraklık var, sıtma var, verem var,  su yok, elektrik yok, tuvalet yok, ağaç yok, yiyecek yemek yok, iş yok. Kardeş,  sen nereyi anlatıyorsun?”

Silone  benzer bir kurguyla kendi yurdunu şöyle tasvir eder:

 … Okuyucuların kafasındaki Cenup İtalya manzarası ile tezat bir manzaradır anlatacaklarım, Kitaplarda burası mesut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir. Köylüler neşeli halk şarkıları mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiseler giyip koro halinde türküler söylerler; yakındaki ormanda da bülbüller şakır…Ama Fontamara’da hayat böyle değildir, Fontamara’da orman yoktur, Dağlar Apeninlerin büyük kısmında olduğu gibi, çirkin ve keldir, Pek az kuş bulunur, Bülbül olmadığı gibi halk dilinde bu kuş için konulmuş bir isim de yoktur.

 Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile , ne yalnız, ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; hemen söverler, hep aynı kelimelerle lanetler savururlar.

 İkinci olarak bizim oradakiler İtalyanca konuşmazlar, İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen bir dildir; Latince, Fransızca gibi…İtalyanca bizim  için yabancı dildir; bizim hayatımız, bizim hareketlerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı ifade etmeyen bir dil. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerekir. Ama bizim köylülerimiz kendi dillerinde hikaye anlatmaya başladıkları zaman her şey değişir. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve anlamlı şekilde yan yana getirme sanatıdır…

fontamara3Fontamara’da her şey 1929 Haziranından itibaren değişmeye başlar, Önce elektrikler kesilir, sonra yine elektrikler kesilir, sonra elektrikler hep kesilir.  Çünkü köylüler paraları olmadığı için elektrik faturalarını ödememişlerdir. Sonra köye bir devlet görevlisi tebliğat yapmaya gelir,  köylüler yeni bir vergi salındığını düşünerek  önce imzalamak istemezler, sonra vergi olmadığına ikna olarak imza verirler. Gelen Memur, köylülerin hükümet hakkında ileri geri konuşmaları üzerine, “… siz nelerin değiştiğinin farkında değilsiniz, bugün hükümeti kim yönetiyor bilmiyor musunuz , ihbar edersem başınıza neler gelir …” diye konuşur.

Köylülerin konuşmaları sırasında bir köylünün hükümet değerlendirmesini şöyle anlatır Silone:

… Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah’tır.

Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonia gelir.

Sonra, Prens Torlonia’nın muhafızları gelir.

Sonra, Prens Torlonia’nın muhafızlarının köpekleri gelir.

Sonra hiç bir şey gelmez.

Sonra yine hiçbir şey gelmez.

Sonra, bir kere daha hiçbir şey gelmez.

Sonra köylüler gelir…

İşte bu kadar!

Memur çok kızar ve sorar: “Peki Hükümet? Hükümeti nereye koyuyorsun?”
Diğer bir köylü söze karışır izah eder: “Hükümet bazan üçüncü, bazan da dördüncü mertebededir…”

Memur, “yakında benim kim olduğumu öğrenirsiniz… Bunu bilmiş olun!” der ve gider.

Sonrası uzun hikayedir, okuyun göreceksiniz. Köylülerin başına neler neler gelir.

Alaycı bir anlatım, yalın, gerçekçi, sıcak…70 yıl geçmesine karşın Sabahattin Ali’nin Türkçe’ye hakimiyetini ortaya koyan başarılı bir çeviri roman: Fontamara.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin