Bir insan diğerinin yerini doldurabilir mi?

Melek Halifeoğlu |

devamı olan bir hikâye: Bir karton kutunun içine doldurulan ofis malzemeleri değildi insanlar. Yoksa bazıları öyle miydi? Belki de yaşanmışlıkların içinde, kendisi de bir eşyanın yerini doldurmak için başkasının hayatında yer almıştı.

Bir_insan_digerinin_yerini_alabilir_midevamı olan bir hikâye

Kadın arsız bir gülümsemeyle etrafına baktı. Hâlbuki biraz önce terk edilmişti ve yüreğindeki sızıyı belli etmemeye çalışıyordu. Hissettiği şey bir donukluk haliydi. Sessizce yürümek, olanları kabul etmek, sindirmek için belli bir süreye ihtiyacı vardı. Uzun bir zamandan sonra ilk defa kalbinde böylesine bir ağırlık hissetmişti. Çok insan tanımış, birçoklarıyla günlerini güzel geçirmiş olmasına rağmen bu sefer yolların ayrılmış olmasından duyduğu his, paylaştığı sıcaklığı bir daha bulamayacağını bilmenin, tanıdığı hissi başkalarında aramaya çalışmanın vermiş olduğu bir ağırlıktı bu. Bir insan diğerinin yerini doldurabilir miydi?

Başka bir insanı hayatına bir kütle olarak almanın ne kadar gerekli olduğu konusunda derin bir iç çelişki yaşıyordu. Bir karton kutunun içine doldurulan ofis malzemeleri değildi insanlar. Yoksa bazıları öyle miydi? Belki de yaşanmışlıkların içinde, kendisi de bir eşyanın yerini doldurmak için başkasının hayatında yer almıştı. Bu derinden acıtıyor, aşağılayıcı bir duygu yaratıyordu.

Artık olan oldu deyip eskileri hurca koyup küflenmelerine izin vermek üzere, naftalin koyulmayan ve bu yüzden yoğun bir koku bırakacak olan yaşanmışlıklarını kaldırmanın zamanı mı gelmişti?

Hikâyelerin hep tek tarafını bilmek, yazanın yüreğinden çıkan kelimelerle olanları yaşamak, objektif olmayı elbette azaltacaktı. Bu doğal bir durumdu bir taraftan da. Çünkü herkes kendisi kadar bilebilirdi resmin görünen kısmını ya da kendisi kadar görebilirdi tablonun tamamını, yarısını.

Kadın şimdi kendi hikâyesinin bir bölümünü bitirmişti ve bunu yazmanın zamanı gelmişti. Etrafına bakmaya devam etti. Sokakta bir yönde yoğunlaşan insanlar vardı, o tarafa gitmek istese de şimdi gürültüyü kaldıracak halde değildi. Sokağın gürültüsünden çok içindeki gürültüyü susturmak istiyordu aslında, ama ondan kaçış yoktu. Bu yüzden fazladan bir ses istemedi.

Yürüdü, tenhalaşan sokaklardan birine girdi. Sokak lambalarının teki yanıyordu teki yanmıyordu. Sanki kalbindeki insanları simgeliyordu. O sevdiği insanlardan biri yanan ışık gibi vardı, adım attıkça ve yanmayan lambaya doğru ilerledikçe sevdiklerinden birini de kaybediyordu. Bir ışık gibiydi insanlar, hayatını ya aydınlatıyorlardı ya da karartıyorlardı.

Ama adım attıkça biliyordu ki, ileride yanan ve aydınlatan bir lamba vardı. Bu yüzden meselesinin sevmek ya da sevilmek olmadığının farkındaydı. Asıl önemli olan, onun için, kendisini oluşturan bütünden bir parçanın eksilmiş olmasıydı. Eksiklik hissediyordu bu açıdan.

İlişkilerin statik olmadığını, içinde diyalektiği barındırdığını biliyordu. İnişler, çıkışlar, bazen rutinleşmeler, kopmalar, birleşmeler olacaktı. Sıçrama yaşamalıydı ilişkileri. Onu iyileştirebilecek sıçramalar olmalıydı bunlar. Hastalıkların vücutta neden olduğu kopuşlarla bağdaştırıyordu insan ilişkilerini. İnsan hiç elinin kesilmesini ister miydi? Eli onun bütünün bir parçasıydı ve kangren olmadığı sürece düzeltebilirdi hastalıklarını.

Yürümeye devam etti artık bir sokağın daha büyük bir caddeyle kesiştiği noktadaydı. Sağına, soluna baktı. Nereye gideceğini bilemiyordu, tam ortasında kalmıştı caddenin, tıpkı kendini hayatının ortasında hissettiği gibi. Ortada olmak iyi değildi onun için. Ortada olmak belirsizlik, muğlaklık ifadesiydi ve hayatında kendisine karşı da dâhil olmak üzere herkese karşı hep bir taraftaydı. Ya içindeydi çemberin ya da dışında. Çember çizgisinin üzerinde durmak ipteki cambaz gibi savrulmasına, dengede durmak için gereğinden fazla çabalamasına neden olduğu için ortada olmayı sevmiyordu….

@mlkhlfgl

 



Yorum yok

Ekleyin