Beyaz Toros karanlığı

militan kedi |

Kitapta oğullarının/kızlarının mezarları olduğu için sevinen aileler tanıyacaksınız.

beyaztoros

 

Biz tam da şu anda burada otururken bir yerlerde birileri bir başkası tarafından öldürülüyor. Yarın akşam haber bültenlerinde izleyeceğimiz bir cinayet, tam da şu anda bu satırları okurken bir yerlerde işleniyor sessizce. Bulunabilirse şayet devletin koyduğu kurallara göre, cezalandırılacak bir fail, birilerinin yaşama veda etmesine neden oluyor şu saatlerde.

Peki ya bu cinayeti işleyenler ya kuralı koyanlarsa?

Kitap işte böyle vurucu bir şekilde başlıyor… Anlıyorsunuz ki elinizde tuttuğunuz aklın ilacı olan bu nesne akıp giden bir şekilde sizi esir alacak. Sonunu bildiğiniz hikâyelerin içerisindeki haksızlıkları bile bile merak ederek hızlıca okumaya başlayacaksınız… Hikâyeler ilerledikçe kitap sizi göğsüne bastırıp kemiklerinizi kıracak şekilde sıkı sıkı sarıp bir anda yüksek bir boşluktan bırakacak. Her defasında yere çakılıp ölmediğinize üzüleceksiniz… Evet üzüleceksiniz. Bildiklerinizi yeniden hatırlayacak bilmediklerinize hüzünle şaşıracaksınız.

Girizgâhtan anlaşılacağı üzere devletin öz çocukları ve üvey çocukları arasındaki mücadelede, zalim babanın üvey çocuklarına reva gördüğü haksızlıkları, hukuksuzlukları, işkenceleri ve en sonunda “haklı bulduğu” ölümü, ölümleri anlatıyor. Yazarken basit gibi görünebilir ama gittikçe alıştığımız ölümlerin öfkesini bilemek için iyi bir kaynak.

Kitap; bilinenin aksine kavgada adı öne çıkan önderlerden çok, o önderlerin yanlarındaki adı pek duyulmamış mücadele insanlarını anlatıyor. Günümüzden örnek verecek olursak Gezi İsyanı’ndaki polis ve esnafın ele ele verip öldürdüğü çocuklardan Ali İsmail Korkmaz’ın adının daha çok öne çıkması gibi. Herkes gül yüzlü Ali İsmail’i bilir ama sessizce çekip giden Medeni Yıldırım’ın hikayesini onun kadar bilmez.

Tahincioğlu kitaba bu açıdan çok iyi bir giriş yapmış.

Kitap için emek verenlerin katledilenlerin yakınlarıyla görüşerek onları bulması, hikâyelerini anlatmalarını istemesi, ikna etmesi zorlu bir süreç olmalıymış diye düşünüyorum. Paha biçilemez emek.

Neden ikna etmesi dedim; zira devlet kendine muhalif olanları öldürmekle tatmin olmaz. Bu sakıncalı kişilerin ailesi de tehlikeli kişiler olabilir, onlara da rahat yüzü verilmemeli diye düşünür.

Peki baba evladına böylesi bir eziyeti neden yapar? Sadece üvey olduğu için mi? Üvey olmayı kendi mi seçmiştir? Bazen düzenin değişmesi için bilerek seçilen yollar, bazen de zorunlu seçimlerden dolayı gidilen yollar vardır. Doğduğun coğrafya buna iyi bir örnektir veyahut aileden gelen o davanın yoluna baş koymak. Gidilmezse vicdanına ihanet sayar insanoğlu.

Bizim bu zalim babamız bu yolda; dava açar sudan sebeplerle, gözaltına alır bilinmez nedenlerle, işten atar patron desteğiyle,  anmayı yasaklar, ananları cezalandırır kanunlarıyla,  bir anayı sadece evladının cesedini korumak amacıyla mezarına beton döktürecek kadar pervasız ve kör olur acımasızlığıyla, evsiz bırakır hatta gerekirse yurtsuz bırakır zalimliğiyle,  cenazenin kaldırılmasına bile izin vermez zira ölüsü bile tehlikelidir, ne olur ne olmaz temkinciliğiliyle…

Daha çok acı çekmesini ister. Katmerli yaşasın ister acılarını. İster ki onlar da yaşarken ölsün. Ama ölmeden önce elinden geldiğince süründürür “yok öyle acısız ölüm” der. Eğer kendi eceliyle veya devlet destekli ölmüşse yakınları bu zalim baba için bir kayıptır. Yetmez feda edilen onun yanında yakınları da bedellerini ödemelidir. Zira o da devletin okullarında öğrettiğini değil, kendi gerçekliğiyle büyütmüştür kıyamadığı yavrusunu… Bu bir başkaldırıdır.

Onun istediği gibi büyütmemiştir bebeğini, vatan millet sakarya ve iman gücünü tam şırıngalayamamıştır damarlarına. İşte bu yüzden o da “terörist” diye yaftalanan çocuğu kadar suçludur. Bu da büyük bir suçtur. Bu ahval ve şerait içerisinde daha körpecik fidanı kökünden söker atar devlet baba… Ailesinin de kırar kolunu kanadını, toprağından eder. Artık ne çiçek açar ne de yeşerir o toprak… Oysa bir zamanlar ne kadar verimliydi… Şimdi suya hasret kurumuş, yer yer çatlaklar barındıran bir alandan ibarettir.

Bu duruma verilebilecek en iyi örnek gezinin çocuklarından Abdullah Cömert’in abisi Zafer Cömert… Onlarca kez gözaltına alındı, ailesi hakkında 7 kez dava açtırdı emri veren, halkın çocuklarına “biz de sizi seviyoruz” dediği için işinden atıldı. 10 nüfusa bakan Cömert ve ailesi işsiz ve aşsız bırakıldı. Devletin istediği şekilde ilerleyen süreç Zafer’in yurdu terketmek zorunda kalmasıyla başarıyla son buldu. Kardeş acısı , işşizlik derken üstüne gelen maddi sorunlar bir de memleket hasreti… Zafer inananlarındır dedikçe üstümüze geldiler kendi zaferlerini üstümüze inşaa ettiler.

İşte Beyaz Toros adlı bu kitap devletin meşru şiddetine maruz kalmış adı çok bilinmeyen devrim şehitlerini ve onların yakınlarını ele alan, büyük bir emek verilen ki bana göre yazılırken ve okunurken yeniden o acıları yaşatan bir kitap…

Kitap 70’li yıllardan başlayarak 2000’li yıllardan bir iki örnek ve günümüze kadar uzanan kronolojik acıları sıralıyor. 201 sayfada anlatılmayacak duyguları barındırıyor.

Mesela 1968 zamanlarını anlatırken Kadir Manga’dan bahsediyor. Akşehir’liymiş Kadir… Ablası ölümünden sonra şöyle bahsetmiş;  “hiçbir eşyası kalmadı bende birkaç kitabı vardı evi basarlar diye yaktık. İşte öyle kapkara gitti çocuk!”

Satır aralarında duruyorum. Duruluyor. Durup uzaklara baktırıyor. Ben de ablayım. Gerçi bir şeyleri anlamak için herhangi bir ön ada gerek yok. Ama ablayım ister istemez düşünüyorum. Ece Ayhan diyor ya “vücudumun %70 su olduğu halde nasıl içim yanar?” İçimdeki suya rağmen içim yanıyor… Öyle kapkara giden çocuğun açtığı yolda hala sayısız genç ilerliyor. Öyle kapkara giden çocuğun yüzü fikirleri kadar hala aydınlık..

Şimdi kamera görüntüleriyle ispat edilen öldürülme anları o zamanlar Beyaz Toros markalı araçlarla götürülerek ispat edilmeksizin gerçekleştiriliyordu. Ve birkaç gün sonra bir dere kenarından bulunuyordu. Şimdi “arkadaşları yapmıştır” denilen ölümler o zamanlar “firar, bilmiyoruz, haber alınamadı” gibi bahanelerle savuşturuluyordu.

80’li Yıllarda Cemil Kırbayır, Hakan Mermeroluk, Ferhat Kutay, Orhan Keskin ve Ramazan Yukarıgöz’ün hikayesi var.

Oğlunun mezarını bulamadan gözü arkada kalan, nefesinin son anına kadar “Cemil” diyen Berfo Kırbayır’ın yaşına rağmen olan direnci her şeye rağmen davasının peşine düşmesini anlatıyor.

Hayata Dönüş Operasyonu’nun provasının yapıldığı Alemdar Askeri Cezaevi’nde yeni alınan gaz bombalarıyla öldürülen Hakan Mermeroluk… Vücudunun her yerine yapılan işkence izlerinden ötürü naaşı yıkanırken hocanın fenalaştığı Hakan… Bazı acılar tanıklarına bile fazla gelirken gerçek sahiplerinin yaşadıklarını insan tahayyül edemiyor.

Gece polis eşliğinde kefensiz, elbiseleriyle gömülen çocuklar… Cansız bir bedenin yaratacağı farkındalıkla toplumların infial göstermelerinden korktukları için devletin alınan olağanüstü önlemlerinden biri… Zira Berkin Elvan’ın cenazesindeki gibi on binler sokağa dökülebilir. Bunu engellemek için polis eskortu eşliğinde aileye bin bir hakaretle cenazeyi ailenin istediği yere gömdürmeme ikinci önlemlerden ve zalimlikten.

Her fırsatta dile getirilen hoşgörü dini, bir cenazenin gerekliliklerini yerine getirilmesine izin vermez. Bin bir emekle büyütülen çocuğun gözlerinin önündeki cansız bedenine zerre saygı duyulmadan ömrün boyunca unutulmayacak onarılmaz yeni acılara yer açar.  “Küçük bir su damlasıyla saatlerce oynayabilmesini izlemenin; yürürken heyecanlanmasına, koşarken nasıl özgür olduğuna hayran olmanın” verdiği o duygular… Hepsi damla damla süzülecek yanağından… Tüm o duyguları toplayıp kefen adı verdikleri beyaz çarşafa koyup bir çukura gömecekler… Alelacele gömülmüş sakıncalı cenazenin toprağına karlar yağmurlar yağacak mevsimler geçecek… Üstünde mis kokulu çiçekler bitecek… Kökünden sökülen çiçeğin üstünde başka çiçekler bitecek…

90’lı yıllarda Namık Erdoğan, Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’un hikâyesini okuyoruz.

Kitapta oğullarının/kızlarının mezarları olduğu için sevinen aileler tanıyacaksınız. En azından bir mezarımız var bayramda gidip ziyaret edeceğimiz üstünde biten ayrık otlarını temizleyip su vereceğimiz bir toprak parçası var diye acı bir sevinç duyan aileler. Zalim baba bizi nelere sevindirir olmuş diye düşüneceksiniz.

Cumartesi Anneleri… Bırakın cumartesiyi haftanın hiç bir günü yüzü gülmeyen anneleri ve neden cumartesi annesi dendiğinin hikâyesini okuyacaksınız…

Güneş bazılarımıza parlak görünmez, yıldızlar göz kamaştırmaz , bazılarımızın gülüşü siliktir gözleri fersizdir.

Bedeller ödeyen aileler, anneler, babalar, çocuklar, hepsi ama hepsi “Yorgundu… Deli gibi çalışmanın, deli gibi eğlenmenin, tatillere gitmenin, uzun yollardan dönüşlerin değil. Yaşayamamanın yorgunluğu” içerisindeydiler.

2000’li yıllar’da ise Mahsun Mızrak, Roboski Katliamı ve daha yakından tanıdığımız Ethem Sarısülük’ün hikâyesini okuyacaksınız.

Geriye kalan adliye önlerinde çürüyen ömürler, anaların başında ki gözyaşlarıyla sulanmış tülbentler,  aynı gülümsemeyle bakan eski bir çerçevedeki yitik fotoğraf, hep  sağlam durmaya çalışan içi kan ağlayan babalar, hınçla büyüyen çocuklar, mezar başlarında yakılan yarım kalmış sigara, rengi solmuş karanfil, her defasında daha büyük font ve sert bir dille yazılmış bildirilerin öfkesi, dillere pelesenk olan elbet bir gün ama elbet bir gün umudu, farklı dillerdeki ağıtlar, kolu sökülmüş eski bir kazak, altı delinmiş ayakkabı, bakkaldan alınamamış ekmek… ve tonlarca şarkı şiir yazı..

Yaşadıkça acı örneklerin gün be gün arttığı bu ülke… Ve “Adaletin sağlanamadığı bu ülkenin bitmeyen sahte hesaplaşması” sürüp giderken biz direnmeye devam edeceğiz. Kitap nasıl başlıyordu “Biz tam da şuanda burada otururken bir yerlerde birileri bir başkası tarafından öldürülüyor.”  İşte nasıl başladıysa öyle de sürüyor…yazisonuikonu

Beyaz Toros / Faili belli devlet cinayetleribeyaz toros

Yazar: Gökçer Tahincioğlu
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 204
Ebat: 14×23 cm
Yayın Tarihi: Kasım 2013
ISBN: 978-605-09-1777-2



Yorum yok

Ekleyin