Belki de yakıp tüm gemileri Neverland’e gitmeli

Eda Pınar |

Bu hikaye Neverland’de geçiyor.
Neverland, “olmayan ülke”, düşlerimin bahçesi…

neverland

“Ne zaman anneni düşünsem aklıma hep salonda oturup ailesiyle alakalı, hiç büyümeyen çocukları ile alakalı oyuna bakarken ne kadar mutlu göründüğü gelecek. Varolmayan Ülke’ye gitti. Ve istediğin zaman onu ziyaret edebilirsin… Eğer oraya kendin gidebilirsen.

                                                                      -Nasıl?

– İnanmakla, Peter. Sadece inan.”1

Birazdan okuyacaklarınız, Neverland’de geçiyor. Neverland, “olmayan ülke”, düşlerimin bahçesi… Hemen herkesin düşlediği, gitmek istediği bir ülke var. Bazılarımız rüyasında yaşıyor o ülkede, bazımız uyanıkken gidip gidip geliyor hayallerin gölgesinde. Tüm dertlerimizi geride bıraktığımız, belki de hiç geri dönmek istemediğimiz bir ülke isteriz çoğu zaman. Bu kabus gibi günlerde ben Neverland’e gidiyorum. Aklımı bulunduğum kara parçasında bir ağaca emanet ediyorum. Yaprakları yeşerince geri döneceğim….

Neverland… Peter’in ölümsüzlüğü tattığı, Paramaz’ın uğruna öldüğü ülke. Burası sadece bir ülke değil. Rivayet edilenin ötesinde, fazlasıyla gerçek bir yer. Hırs yok, düşmanlık yok, ölüp ölüp dirilmek yok. Yaşamak adına en dayanılmaz sancılara katlanmak yok! Burada insan düşünmek için çokça zaman bulur. Hatırlanır-hatırlanmaz birkaç anı girer düşüme… Sabah uyandığımda üzerine biraz düşünür, sonra “bir gün nasılsa yerine yenileri gelecek” der ve son veririm bu düşünme işine. Var olmanın olduğu kadar yokluğun da adı olan bu ülkenin en güzel yanı da bu sanırım. Karşıtların ahenk içindeki dansı…

Mümkünü olmayan şeyler üzerine düşünecek kadar, düşüncelerin insanı alıkoymaması. Kimse yapay ilişkiler kurmak için zorlamıyor kendini. Kimse kimseyi yormuyor. Geleceğin saat saat, dakika dakika hesaplanarak yaşanmaya çalışıldığını düşündüğümde; Neverland’i kazanmakla, siz ne dersiniz bilmem ama, doğru yaptığımı düşünüyorum.

Burada insanların küçük dünyalarıyla baş etmek daha kolay çünkü. Küçük dediğime bakmayın, kötülüklerden arınınca küçülür gibi oluyor insan. Her neyse. Sevgilerini bir lütufmuş gibi sunmayan insanlardan bahsediyordum… Mutluluğun çok yakınımda olduğunu her geçen gün yaşayarak ve bilhassa yaşatarak hatırlatan insanlardan… Çalışmadığınız için sizi yargılamazlar, çocuk doğrumadığınız için suçlanmazsınız. Kimse kimsenin aşını, maaşını, kimliğini sormaz . Ve tüm bunları öyle sıradan bir uğraş gibi yaparlar ki şaşar kalırsınız. Zor değil bölüşmek, bölüştürmek ve kolaylaştırmak hayatlarını. Zor olmadığını öğrendim. Hepimizin öğreneceğine inandım ve yaşatarak öğretebileceğime kendimin …

Sözün hem çok değerli olduğu, hem de sessizliğin kutsandığı ülkemde ise anlayışa yer yoktu. İstiyorlardı ki insanlar hem duyulmadık sözler etsin, hem de sessizliğin akıntısında kendi başlarına yok olup gitsin.. Montaigne‘in dediği gib;

İnsanın kendini anlatmasından daha zor ve daha yararlı hiçbir şey yoktur.

Kendini anlatma sanatının bencillik olarak addedilip yadırgandığı ya da bu sanatın uygulanmasına izin verilmediği bir yer artık öyle ürkütücü ki benim için… Kelimelerin engin dünyasından arınınca, kendi dünyamın da küçülür gibi olduğunu hissediyorum ve bu beni mutlu ediyor. Düşünüyorum da , insanın çevresi büyüyeceğine, düşleri büyüsün; karamsarlıkları yerine umutları çoğalsın… Umudu, kazanmayı -pek tabii kaybetmeyi- , paylaşmayı, sevmeyi öğrenmeden; ait olmadığımız kimliklerle yorulduğumuz yaşam bizim değildi ki! “Yaşam” denilen şey kuş sesi duymayı, çiçeklerin kokusunu almayı, ve akıp giden zamanın göğsüne yaslanmayı gerektirmiyor mu? Burada yaşam biliniyor.

Ölesiye savurduğumuz yargılarımız en doğruydu, ağlayış acıyı temsil ediyordu. Öyle ki en gaddarlarımız ağlayarak acısını kanıtlamaya çabalıyordu. Renklerle yaşamayı bilmeden, salt siyaha ya da beyaza olan tutkunluğumuzdan düşman olmuştuk birbimize. Menekşenin kokusunu almadan, gülün en sevdiğimiz çiçek olduğuna inanmıştık. Tarihimiz sandığımız şey, görmek istediğimiz yanlarımızdı. Bir gün biteceğine olan inatla içine düştüğümüz sevgileri marifet saymıştık.

Ülkem kalbime geldiğinde, kendimi çiçek tarlalarından birine atıyorum -öyle çok çeşit çiçek var ki- … Nefesim kesilinceye kadar çiçeklerin arasında koşturuyorum. Görseniz öyle başım dönüyor, çiçeklerin arasında uyuyakalıyorum. Gürül gürül akan derelerde çıplak yıkanıyoruz, ‘ayıp’ nedir bilmiyoruz. Sanırım ayıbın ne anlama geldiğini de bilmiyorlardır Neverlandliler. Bir keresinde ‘savaş’ demiştim onlara. Aklımı yitirdiğimi düşünmüşlerdi. Aklımı getirmemiştim ki zaten. Olsun… Savaşın aklı yitirmek olduğunu düşünmeleri bile yeterdi.

Benimkisi bir iç yolculuk. O yeni ülkeyi kendi içimde arıyorumdur belki. Belki siz de bir gün böyle bir yolculuğa çıkarsınız. Her türlü beklentiden ve korkudan uzak yepyeni bir ülkenin kapılarını aralarsınız. Ya da öyle bir yer hiç yoktur. Tıpkı Neverland’in yok yanı gibi.

Belki de yakıp tüm gemileri, Neverland’e gitmeli. Sadece inanın…. yazisonuikonu

  1. Marc Forster, Finding Neverland, 2005


Yorum yok

Ekleyin