Bekle Aziz!

|

Bir şey var şu sıralarda eksik olan. Bir şey var ki bakıp geçmemize ve çabucak unutmamıza yol açıyor. Bunun nasıl aşılacağını tarihimiz gösteriyor bize ve en son Aziz Güler’in Cumartesi eylemine katılan ailesi gösterdi.

Gezi direnişçilerinden, Türkiye devrimci genççlik hareketinin önderlerinden Aziz Güler Birleşik Özgürlük Güçleri (BÖG) Rojava Karargahı Komutanı olarak Rasih Kurtuluş kod adıyla şehit düştü. Naaşı sınırdan içeri sokulmuyor. Ailesinin ve arkadaşlarının yürüttüğü imza kampanyası için resme tıklayın.

Gezi direnişçilerinden, Türkiye devrimci genççlik hareketinin önderlerinden Aziz Güler Birleşik Özgürlük Güçleri (BÖG) Rojava Karargahı Komutanı olarak Rasih Kurtuluş kod adıyla şehit düştü. Naaşı sınırdan içeri sokulmuyor. (Ailesinin ve arkadaşlarının yürüttüğü imza kampanyası için resme veya bu linke tıklayın.)

 

Genç: Evden her dışarı çıkışımda yanıma bir baston alıyorum. Bastonumla yeri yoklayıp, gökyüzüne bakarak yürüyorum. Bastonum cesetlere çarptığı zaman yolumu değiştiriyorum.

Zana Kılıç, Değirmen

Unutmadık. 26 Eylül’dü dün. Ulucanlar. Üzerinden 16 yıl geçti. Unutmadık. Aziz Güler şehit düştü Rojava’da. 21 Eylül’de. 6 gün oldu, cenazesi bekletiliyor sınırda. Bakanlar Kurulu Kararı ile doğduğu topraklara alınmıyor Aziz’in bedeni. Devlet, intikam almaya çalışıyor bedenler üzerinden.

Ulucanlar’da bedenlere işkence yapan devlet, Varto’da Kevser Eltürk’ün bedenini çıplak bir biçimde bıraktı sokak ortasına, şimdi Aziz’in bedeni giremiyor sokaklarında “koşturduğu” ülkeye.

Ailesi ve yoldaşları bir kampanya başlattı Aziz’in; oğullarının-yoldaşlarının bedenini Türkiye’ye getirmek istiyorlar. Son Cumartesi Anneleri eyleminde de Galatasaray Meydanı’ndaydı aile; oğullarını isterken diğer oğulların-evlatların da hesabının sorulması için. Ulucanlar için de oradaydılar, anması yapılan Kenan Bilgin için de, tüm yitirdiklerimiz için de…

Türkiyeli devrimcilerin tarihi, böyle anlara tanıktır elbet. Ortak bir duygu ve mücadele. Birlikte savaşılır cezaevlerinde, cepheye birlikte koşulur, yas da mutluluk da zafer de ortaklaştırılır.

Kopan ya da hadi daha iyimser olalım, aklımıza gelmeyen bir şeyler var sanki. Aziz Güler, 21 Eylül’de şehit düştü ve gömülemedi henüz; devlet izin vermedi, vermiyor. Ailesi ve yoldaşları bunun için uğraşıyor, lakin ülkemin devrimcilerinin ve demokrasi güçlerinin suskunluğu anlaşılır cinsten değil. Aziz Güler’in ahvali yer bulamıyor basında. Yalnız burjuva basınında değil, karşı-medya olarak yola çıkan ve haber yapan basın organlarında da yok. İki satırla ve on saniyelik görüntülerle “geçiştirildi” Aziz. 22 Eylül’den sonra onlar da sustu.

Alışıyor muyuz?

Nasıl izah edilebilir peki bu suskunluk? “Alışmak” mı yoksa bu kör suskunluğun ardında gizlenen duygu? Alışıyor muyuz erken, haksız ve kalleşçe gelen ölümlere? Bu topraklar fazla mı aşina oldu artık buna benzer olaylara? Ölümün acısını bile tam olarak yaşamamıza engel olan bu zulmü kanıksadık mı artık? Yitirdiğimiz kardeşlerimizin cansız bedenlerine kavuşmamızı engelleyen devlete-sisteme, kavuştuğumuzdaysa yaşadığımız çalınmış mutluluklara alıştık mı? Bir ananın, evladının cansız bedenine ulaştım diye “sevinmesinin” vebali kimin boynunadır. Anlık şaşkınlıkların ve üzüntülerin ardından, yolumuzu değiştirip görmezden mi geliyoruz ölümleri, zulmü ve zulmedeni?

İçinde bulunduğumuz bu alışma durumunun yarattığı duyarsızlığın sebeplerinin biri medya. Medya olayları düşünebilir olmaktan çıkarıp tekdüzeleştirdiği gibi aynı zamanda yaşanan “gerçeklik”in sanallaşan dünyada çözülmesine yol açıyor.

Evet, Vietnam Savaşı’nın yaşandığı 60’lı yıllarda değiliz. Medyanın yarattığı sansasyonel ve spekülatif etki çok başka kanallara aktı: reklam, pazarlama, kampanya vb. Toplumsal olaylarla ilgili haberlerin yarattığı etki, haberin taşıdığı niteliğin ve aciliyetin fersah fersah gerisinde artık. Oysa Vietnam savaşını tek bir fotoğraf karesinin bitirdiği söylenir. Bir Vietkong gerillasının işbilikçi bir Vietnam polis şefi tarafından şakağından tek kurşunla vurulduğu anın fotoğrafının Amerikan gazetelerinden birinde yayımlanmasıyla savaş karşıtı hareket zirve yapmış ve ABD hükümeti askerlerini Vietnam’dan çekmek zorunda kalmıştır.

vietkonk-gerillasinin-infazi

Vietnam savaşını tek bir fotoğraf karesinin bitirdiği söylenir. Bir Vietkong gerillasının işbilikçi bir Vietnam polis şefi tarafından şakağından tek kurşunla vurulduğu anın fotoğrafı. Şimdi bu fotoğraflardan onlarcası yüzlercesi var. Alıştık mı?

Şimdilerde ise her gün, Vietnam Savaşı’nı bitiren fotoğrafın benzeri hatta daha beteri onlarca, yüzlerce fotoğraf ve canlı görüntüyle karşılaşıyoruz. Bakıyoruz, geçiyoruz… Bakıyoruz, geçiyoruz… Bakıyoruz, geçiyoruz… Daha da kötü olanı… Alışıyoruz!

İşlenen “suçun” cezasının bedene işkence yapmak olduğu Ortaçağ dönemlerinden çıkamadı bu topraklar. Tekrar tekrar yaşadık bu işkenceyi. 16 yıl önce Ulucanlar’da, sonra 19 Aralık’ta, yakın bir zamanda Varto‘da sokağa bırakılan çıplak gerilla bedeninde, son olarak da Aziz’in ülkeye sokulmayan na’şında…

Ölülerimiz kol kola, ya biz?

Aziz şimdi bekletiliyor sınırda. Ailesinin ve yoldaşlarının-arkadaşlarının çabaları devam ediyor, ancak genel bir sahiplenmenin, çabanın olmayışı ve “ah bizim şu unutkanlıklarımız”, alışmalarımız, Aziz’in bir süre daha bekletileceğinin habercisi gibi.

Devlet, beden üzerinden cezalandırmaya, gözdağı vermeye devam ediyor; yalnız ailesine değil tabii ki, hatta onlardan çok Türkiye’deki tüm devrimci güçlere. Bizi bir kez daha sindirmeye, yok etmeye çalışıyor!

Barikatlarda birlikte dövüşülen Ulucanlar’ı hatırlıyoruz, Cumartesi Anneleri’nin yanına giden ailesi bize dayanışmanın ne olduğunu bir kez daha hatırlatıyor, aile orada gözaltında kaybedilen tüm dostlarımız, arkadaşlarımız için gözyaşı döküyor.

Bir mezarlığa dönüşen ülkemizde; artık her şehirde, ilçede, mezrada, sokakta… ölü bedenlerimiz yatıyor. Ölülerimiz kol kola ama, geçmişimiz kol kola…

Ancak bir şey var şu sıralarda eksik olan. Bir şey var ki bakıp geçmemize ve çabucak unutmamıza yol açıyor. Bunun nasıl aşılacağını tarihimiz gösteriyor bize ve en son Aziz’in ailesi de gösterdi. Galatasaray Meydanı’nda tüm ailelerle birlikte haykırdılar: Evlatlarımızı istiyoruz! Tarih tekerrür ediyor dostlar, o anneler de evlatlarının bedenini istiyordu, şimdi Aziz’in ailesi de istiyor oğullarının bedenini. Peki biz? Bizler susacak mıyız?

Canımızı istiyoruz, gelip alacağız da!

Değirmen oyunundan bir alıntıyla başlamıştık, onunla tamamlayalım. Ölü bedenler o kadar çoktur ki oyunun geçtiği mekânda, insanlar ölü bedenlerin arasında dolaşarak varırlar gidecekleri yere. Alışmışlardır ve ölü bedenleri birer bastonla iterek devam ederler yollarına; görmezden de gelmişlerdir artık.

Sahi, bir benzerlik yok mu oyunun anlattıklarıyla bugün yaşadıklarımız arasında? Bugün de ülkemiz öldürülen bedenlerle tıka basa dolu değil mi?

Geriye bir de şu soru kalıyor hepimiz için: Alışacak, görmezden gelecek, unutacak ve başımızı çevirip yolumuza devam mı edeceğiz? Yoksa bu ülkeyi bir mezarlık olmaktan, gömülemeyen bedenlerin mezarlığı olmaktan el ele verip hep birlikte kurtaracak mıyız?

Aziz’in ailesinin çağrısına biz de katılalım ve ekleyelim: Oğlumuzu, evladımızı, canımızı istiyoruz! Gelip alacağız da! yazisonuikonu

Aziz Güler’in ailesinin imza kampanyası

Anlatamadım anneme, “Eskiden olsa tüm mahalle toplanırdık Aziz’in bedenini almaya giderdik” diyor. (Muharrem Demirdaş’ın yazısı)



Yorum yok

Ekleyin