Bazı insanlar sırf dinlediği müzik için bile sevilebilir

militan kedi |

Sevmek için neden üstün özellikler yüklüyoruz karşımızdakilere? Dinlediği şarkıyla bize hayat hikâyesinden bir sufle veren o insanı, sırf Zeki Müren dinlediği için sevemez miyiz yani?

hayatın_ritmi_ve_müzik

Bazen tüm beynime ve vücuduma sirayet eden müzikler, şarkılar ve türküler için derin manalar biriktirebiliyorum ben. Bir anda (ekseriyetle dönüp bakma gereği duyduğum an), yoldan geçen belediye otobüsünün duruşu ve kalkışı bile manalı gelebiliyor. Bunun, tamamen o anda dinlediğim müziğin nöronlarıma olan baskısından mütevellit bir durum olduğunu düşünmekteyim.

Bazı insanlar sırf dinlediği müzik için bile sevilebilir!

Ot Dergisi’nin (hangi sayısı olduğunu hatırlamıyorum) bir sayfasında, Deniz Durukan’ın, bu düşüncemi doğrular nitelikte bir paragrafıyla karşılaştım:

Sakın bir şarkı deyip geçmeyin. Bir şarkı size dört beş cümleyle, insanoğlunun trajedisini anlatabilir. Hatta onun altındaki politik yapılanmayı, sosyolojik koşullandırmayı gösterebilir. Daha da genişletip tek bir bireyi alarak onun tüm psikolojik yapısını ortaya çıkarıp, genelin psikolojisine ayna tutabilir.”

“Kaliteli müzik dinlediğini fark etme ânı” diye bir an vardır. Saçma sapan bir gururla dolup taşar insan bunu fark ettiğinde. Bir bencillik gelir, bir daha gitmemecesine. “Aman kimseler duymasın, bilmesin,” dediklerinizden…

“Kaliteli müzik dinlediğini fark etme ânı” diye bir an vardır. Saçma sapan bir gururla dolup taşar insan bunu fark ettiğinde.

O anlar, yüzlerce defa dinlediğiniz bir şarkıyı yüzlerce defa dinlediğinizi fark ettiğiniz bir an da olabilir; akşam fasılda esmer darbukacı abinin söylediği, önceden hiç duymadığınıza emin olduğunuz ama sözlerini yarım yamalak da olsa bildiğinizi gördüğünüz anda ise, “Vay be! Nereden duymuştum ki acaba?” dediğiniz (nasıl bir reenkarnasyon aforizmasıysa artık) an da olabilir. Hatta bu his; önceki hayatınızda, leziz meyhane pilavları yapan salaş bir meyhanenin kemancısı olduğunuzu düşünmenize bile sebebiyet verebilir.

Sabah kalktığınızda, beynin backgroundunda çalan bir parça da olabilir; aşırı gürültülü bir sahil diskosundan çıktıktan sonra kulaklarda devam eden hard rock gürültüler de…

Ağladıktan sonra gelen ferahlama lahzasında, hüzün ve kafa sallama hareketleriyle senkronize olmuş bir mırıldanma parçası da olabilir; sıkıntılı bir iş günü masa başında harıl harıl çalışırken, yoğunluğun vermiş olduğu daralmayla eller alında, öyle boş boş düşünürken parmakların ritim tutmasıyla başka bir masadan duyulan eski bir 45’liğin tınısı da…

Nette dolanırken şimdiye kadar en fazla yüz kişinin dinlediği taş gibi bir parçaya denk gelme ânı da olabilir…

Pazar sabahı balkonda kahvaltı yaparken karşınızdaki boş, çelimsiz arsaya bakarken uzaktaki inşaattan gelen, inşaat işçisinin yaktığı uzun havayla bir anda dertlenip, ardından gelen neşeli türküyle balkonun demirinin bateri elinizdeki çay kaşığının da bagete dönüştüğü an da olabilir… O an kültürler arası Atlantik bir yolculuğa çıkabilirsiniz…

Modern zamanlarda, aşkın gömülü hale gelmesine ve derinlik kazanmasına artık arkadaşlar değil müzikler yardımcı oluyor. Şarkının içinde geçen sözlerden yola çıkarak, bir Leyla’ya ya da Mecnun’a dönüşebiliyoruz.
Tâ ki, kapının zilinin çaldığı âna kadar!

Tam anlarınızı toplayıp mutlu olacakken, zilin sesine takılır aklınız. O an cevaplanması zor bir soru gelir, bir daha gitmemecesine (bu iki oldu!):

Kapı zil seslerini kim bulmuştur acaba?

İnsan ne garip varlık! Kapı ziline göre şekillenen idelerimiz oluyor.

Tanımlamak gerekirse; acı acı çalan zil sesi, neşeli gelen zil sesi vb… Oysaki, çalan hep aynı melodilerdir. (Benim çocukluğumda cik cik cik kuş sesleri idi kapı zilleri, onlar bile nasibini aldı doyumsuz teknolojik açlığımızdan.) Kapının ardında beklediğimize göre, zil seslerine anlamlar yükleyen insanlarız vesselam.

Gelen önemli biri değildi…

Ama o an fark ettim ki, sanki tüm hayatım boyunca yanlış melodilerle dans etmiştim! Doğru melodiyi bulduğumu sandığım anlarda, ne kadar da umut dolu müzikler dinlerim. Mutluluğumun sağlamasını yapmak içinse, var olan şapşal gülümsememi birkaç güne yayıp pekiştirmek adına ihtiyaç duyarım müziklere…

Modern zamanlarda, aşkın gömülü hale gelmesine ve derinlik kazanmasına artık arkadaşlar değil müzikler yardımcı oluyor. Şarkının içinde geçen sözlerden yola çıkarak, bir Leyla’ya ya da Mecnun’a dönüşebiliyoruz.

İzlediğimiz filmlerde bir anda giren müzikle toz şeker gibi dağılıp efkârlanabiliyoruz. Film demişken, müziksiz filmler beni etkilemiyor. Size de aynısı oluyor mu? Hiç olmazsa bir rüzgâr hışırtısı olsun, az tuzlu yemeğini tabağına aldıktan sonra kapattığı tencerenin kapak sesi olsun.

Hayatımızda “bir ses” olsun!

Bir ses olsun diye açık bıraktığımız televizyonlar; ötsün, miyavlasın, havlasın diye zorla evcilleştirmeye çalıştığımız hayvanlar olsun! (ki bu durumu, onları vahşi dünyadan koruduğumuzu, en azından birkaç canın güvenliğini sağladığımız söyleyerek açıklıyoruz.) Ses olsun diye mutfakta çalan o eski radyonun, eskimeyen spikerinin sesini istiyoruz hayatımızda.

Bunlar göreceli değildir, bunlar mahiyetine göre değişecek durumlar değildir. Hani bazen diyoruz ya; “kişiler farklı, olaylar hep aynı” diye. İşte biz hep kişileri konuşuyoruz, biraz stabilleşmiş olayları konuşalım istedim.

Turgut Uyar, “Efendimiz Acemilik” adlı yazısında tam da bu bahsettiğim durumdan söz ediyor:

Kişiliksiz bir çağın şiiri de ister istemez kişiliksiz olmak zorundadır. Bu kadar yenilenmiş bir çağın şiiri ve şiirin kelimeleri ne kadar eski, bir düşündünüz mü? Hâlâ uçağı, hâlâ penisilini, hâlâ 70 katlı evleri, hâlâ hesap makinelerini, asfaltları, otoları şiire rahatça yerleştiremedik. Bunları kelime olarak (düşünce/duygu hayatımıza getirdikleri değişimlerle) hâlâ şiire getiremedik”

“Bir ses olsun!” olayına tekrar mini bir dönüş yapacak olursam; camın kenarında duran kan kırmızısı sardunyaya isim verip onu konuşturmuşluğumuz bile var bu hayatta! Edebiyatçıların “fabl” diye adlandırdıkları şey işte!

“Bugün nasılsın sardunya hanım? Güzel görünüyorsun, her zamanki gibi. Ama bir de bana bak! Ne rezil haldeyim değil mi? Daha kendime bakamıyorum, seni de bu anason kokan hayatıma aldım, ama yeni bir tomurcuk açman sanki senin de halinden memnun olduğunu gösteriyor. Dışarıdaki kuşların cıvıltısına mı yoksa bu tomurcuk? Nazlanma da söyle küçük hanım; sen de seviyorsun bu sesleri değil mi?”

Bu kısa öykünüzü, sizinle aynı derinlikte bir kişiye anlattığınızda sizi sevmemesi mümkün değildir. Çünkü, insanların böyle öykülere ihtiyacı var…

Sardunyayla, ses-müzik-hayat muhabbeti yapan bir sürü insan tanıdım. Tiyatro metinlerine konu olmuş bu insanların, hayat sahnesine konu olmuş oyunlarını izledim. Hepsinde aynı çaresizlik vardı. Yalnızlık…

Şu koca dünyada, “belki iğne deliğinden geçirebilseydik ipimizi, sonunda düğüm yapıp bir düğmeye tutunabilecektik” diyeceği bir eşi ya da geleceği yoktur bazı kalplerin. Aşk uğramaz onlara bir daha. Tek bir hatırayla yaşlanırlar. Zeki Müren’in herhangi bir parçasıyla taçlandırırlar aşklarını ve  yine başka bir şarkıyla uzaklara dalabilirler…

İşte tam o anda, hikâyesinden bir sufle veren o insanı sırf Zeki Müren dinlediği için sevemez miyiz yani?

Sevmek için neden üstün özellikler yüklüyoruz karşımızdakilere?

Rüzgârlı bir Ankara gününde, bir müzik marketin önünden geçerken, hoparlörle dışarıya duyurulan, enstrümantal o parça, o ana kadar fark etmediğiniz şeyleri fark etmenize sebebiyet verir. Rüzgârın saçlarınızı ne güzel savurduğunu, önünüzde sabırsızlıkla (büyük ihtimal sevgilisini bekleyen) genç adamın sigara içişini, köşede eldiven satan seyyar satıcının kendi ellerinde eldiven olmayışını durup düşünmenize yol açar. Düşünmeseniz bile durmanızı sağlar. Gün içinde kaç kere böyle duruyoruz ki?[Tweet “”Sevmek için neden üstün özellikler yüklüyoruz karşımızdakilere?””]

İşte bunları o sihirli notalar sağlıyor.

Bu kısa öykünüzü, sizinle aynı derinlikte bir kişiye anlattığınızda sizi sevmemesi mümkün değildir. Çünkü, insanların böyle öykülere ihtiyacı var…

Kapatırken bir şarkıdan bahsetmek istiyorum sizlere:

Cuba Feliz’in, Lágrimas NegrasKüba’nın arka sokaklarında sevgiliye serenat” başlığı ile bulabileceğiniz şarkısı..

Böyle güzel bir ayrılık parçası olabilir mi? Resmen umut saçıyor. Her şeye rağmen sevmeye devam etmenin gerekliliğinden bahsediyor. İster onu, ister başkasını! Sevmekle varolunduğundan bahsediyor. Ben bu güzel şarkıyla “Küba’nın arka sokaklarında sevgiliye serenat” adlı o muhteşem samimi klibi sayesinde tanışmıştım birkaç yıl önce. Şimdi dumanı üstünde zift gibi kahvemi yudumlarken aklıma geldi ve açtım birkaç kere daha izledim. İzlerken yüzümde oluşan acı gülümseme görülmeye değerdi. Herkeste oluşabilecek cinsten.

Sabah sabah şöyle bir düş kurdurmuş (insan, düşleriyle var neticede) ve mutlu etmiştir:

Şu arkada duranlardan biri de ben olayım, oturayım merdivenin köşesine pijamamla, elimde kahvem, sigaramla (hatta Havana purosu olsa daha iyi olurdu) kapatayım gözlerimi, kendimi trompetin o hüzünle harmanlanmış neşeli sesine bırakayım…

Sigaramın dumanı müziğin ritmine uygun olarak gökyüzüne karışırken, arada bir gözümü açıp bu karışımı izleyeyim.

Dönüp gitar çalan amcaya bakıp; “Ne kadar da Adnan Şenses’e benziyor!” diye düşüneyim, kocaman bir kahkaha atayım. Hiç kimsenin umurunda olmasın neye güldüğüm…

Şarkının sözlerini bildiğimi varsayıp “O’nu” düşüneyim…

Ayrılığı bir de böyle düşüneyim…

Umutlu olarak düşüneyim ayrılığı…

Burada olduğunu ve bu çok sesli koroyu birlikte izlediğimizi hayal edeyim. O kadar gerçek olsun ki hayalim; dönüp O’na; “Ne kadar güzel çalıyorlar değil mi?” diye gülümseyip sorayım, O da; “Evet” manasındaki bakışıyla kafasını sallasın bana. İleride dans eden çifti göstereyim, sabahın şu saatinde esen tatlı rüzgârla etekleri uçuşan siyahî güzel kadının bir kuş gibi dönüşünü seyredelim birlikte…

Şarkı hiç bitmesin ve biz hep orada kalalım… yazisonuikonu

@kayipruzgarim



Yorum yok

Ekleyin