Barışa evet ama kimin barışı

Hayri Tunç |

Bu kadar saldırı, katliam karşısında devlete karşı açık bir tavır almadan, işin kolayına kaçarak, kendilerinin “geleceğini” güvene alma çabasıyla “ama örgütte silah bırakmalı” “ama örgüt böyle yaparak bizi de zor durumda bırakıyor” gibi söylemler içine girmek açık bir şekilde devleti desteklemektir.

Fotoğraf: Sertaç kayar, Silopi, 11 Ağustos 2015

Fotoğraf: Sertaç kayar, Silopi, 11 Ağustos 2015

  • Asker bir ayağı olmayan birinin diğer ayağını da tarayarak, bileğinden kesilmesine sebep oldu.
  • Polis 60 yaşında birini vurarak katletti.
  • Polis hiçbir suçları olmayan 2 çocuğu katletti.
  • Polis belden aşağısı felç olan bir “ana”nın ona bakan kızı ve torununu işkence ile gözaltına aldı.
  • Polis Nusaybin’de birini evinin önünde otururken katletti.
  • Polis, gerilla cenazesine uzun namlulu silahlarla saldırdı.
  • Devlet, YPG’lilerin cenazelerini ailelerine vermemeye devam ediyor.
  • Polis, Silopi’de mahallelere giremeyince 2 gün boyunca evleri taradı. 3 kişiyi katletti. Onlarca insan yaralandı.
  • Polis, Silopi’de gözaltına aldıklarının makatına silah sokarak tecavüz etti.
  • Asker 24 Temmuz sonrası her gün bir ormanı yakmaya devam ediyor.
  • Asker bir gerillanın cenazesini ateşe atarak yaktı.
  • Adana’da Emniyet Müdürlüğüne yapılan eylemde yaşamını yitiren 2 gerillanın cenazesi faşistler tarafından yakılmak istendi.
  • Türkiye’nin birçok yerinde Kürt işçilere ırkçı saldırılar düzenlendi.
  • 24 Temmuz’dan itibaren her gün ev baskınlarıyla yüzlerce Kürt işkence ile gözaltına alındı.
  • Asker Zergele köyünde katliam yaptı.
  • Basında her gün Kürtlere hakaret eden, insanları aşağılayan yazılar, haberler yapılmaya devam ediyor.
  • Özel Harekat gözaltına aldığı Kürt işçileri yere yatırıp hakaret etti, tehdit etti.
  • Varto ve Silvan’da halkın katliamlara ve saldırılara karşı direnişine katliama varan saldırılarla cevap verildi.
  • Polis bir kadın gerillanın cansız bedenine işkence yaptı, çırılçıplak soydu, caddelerde teşhir etti.
  • Antalya’da HDP il binasında bulunan insanlara yönelik linç girişiminde bulunuldu.

Bunlar 24 Temmuz sonrası devlet ve onun kolluk güçleri tarafından Kürt halkına karşı işlenilen suçların küçük bir kısmı. Kürt halkına karşı büyük bir katliam ve imha saldırısı olurken bazı Kürt ve Türk aydınları, burjuva sınıf temsilcileri ise sanki olayları Kürt Özgürlük Hareketi başlatmış gibi “PKK silah bıraksın” “PKK tek taraflı ateşkes yapsın” “ancak böyle AKP’yi durdururuz” demeye başladılar.

Barış Bloku, İstanbul'da 9 Ağustos günü için Barış Mitingi çağrısı yaparken.

Barış Bloku, İstanbul’da 9 Ağustos günü için Barış Mitingi çağrısı yaparken.

Burada başta şuna değinelim; Kürt halkı bu küçük burjuva aydın ve burjuva sınıfından daha çok barışı istiyor. Bütün mücadeleleri, bütün direnişleri barış içerisinde bir arada yaşayabilmek için ancak Kürt halkının ve bu “aydın”ların istediği barış arasında gerçekten çok büyük bir fark var. Son dönemde Türk ve Kürt aydınlarının öncülüğünde kurulan “Barış Bloku” işte tam da bu burjuva sınıfının barışından yana tavır aldığı için yaptığı etkinlikler ve mitingler çok başarısız geçiyor.

İlk yapmak istedikleri barış mitingine izin verilmediğinde gösterdikleri pasif tavır zaten halk nezdinde büyük bir tepki alan bu oluşumun daha sonra düzenledikleri ve gerçekten halk desteği açısından kötü geçen eylem ve açıklamalarında da, sonrasında Kürdistan’da gelişen savaşa karşı alamadıkları tavırlardan dolayı da bir varlıklarının olmasını beklemiyorum.

Savaşan iki sistem olduğu gibi, istenilende iki tür barış vardır. Sorun bizim bunlardan hangisini istediğimizde düğümleniyor. Bir yanda sistem içerisinde kalmaktan, değişimden hiçbir şekilde bahsetmeyen, ufak tefek hak kırıntılarını büyük kazanımlar olarak gören ve devlete yamanma derdinde olanların dillerine pelesenk ettiği ve sadece kendi rahatları bozulmasın diye istedikleri sistem içi bir barış çağrısı varken diğer yanda ise halkın istediği, halkın istekleri üzerinden şekillenmiş, onun istekleri üzerinden kendine yaşam alanı bulmuş onurlu bir barış çağrısı var.

Devletin istediği bir barış sadece kendisine yarayan bir barıştır. Asıl istediği gerçek anlamıyla bir barış değil, halkları, onların öncü güçleri olan devrimcileri yok etme için yeni ve büyük hazırlıkların yapıldığı bir zaman yaratmak, yozlaştırma çabalarına ağırlık vermektir. Burada karşı çıktığım ise devletin bu şekilde bir barışı istemesi değil, kendine “aydın” diyen, gerçeklerden yana olduğunu belirten birçok insanın bu tuzağa düşmeleridir.

Bir yanda sadece kendi rahatları bozulmasın diye istedikleri sistem içi bir barış çağrısı varken diğer yanda ise halkın istediği onurlu bir barış çağrısı var.

Burada kısaca “aydın”ın tanımını da yapmak gerekir. Aydın dediğimiz insan ortada durmaz, saldıran ve saldırılara direnen taraflara aynı mesafede yaklaşmaz, “tarafsız” olmaz. Bir tarafı olmak zorundadır. Bu da sözcüklerine, kullandığı kelimelere, tavırlarına yansır zaten. Hiçbir insan tarafsız değildir. Her insanın bir tarafı, durduğu bir yer vardır, ya bunu çok net belli eder ya da orta yolcu gibi gözüküp aslında direnenlere saldıranların yanında yer alır. Bugün Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında yaşanılan da aslında bu çelişkinin gün yüzüne çıkmasıdır.

Bu kadar saldırı, katliam karşısında devlete karşı açık bir tavır almadan, işin kolayına kaçarak, kendilerinin “geleceğini” güvene alma çabasıyla “ama örgütte silah bırakmalı” “ama örgüt böyle yaparak bizi de zor durumda bırakıyor” gibi söylemler içine girmek açık bir şekilde devleti desteklemektir.

Ezilenlerin direniş hakkını görmemek demek, içinde olduğu burjuva sınıfının çıkarlarına hizmet etmek demektir.

Halkların istediği ve dillendirdiği barış ise onurlu olan, özgürleştiren bir barış çağrısıdır. Burada söylenilen şey, savaşın bir an önce durması, eşit bir şekilde, özgür bir ortamda, kendi kendilerini yöneterek yaşama isteğidir. Bu barış çağrısının hiçbir art niyetli yanı, halklara düşman tarafı olamaz. Burada birilerinin rahatı düşünülmemiş, bütün halkların ortak ve özgür bir ortamda yaşama çağrısı üzerinde durulmuştur.

Türkiye’deki sosyalist güçlerin son dönemde göstermiş oldukları pasif tavır ise kendi tarihlerine kötü bir dönem olarak yazılacaktır.

İşte HDP‘nin kendini üzerine inşa ettiği barış çağrısı da halkın istediği onurlu bir barış çağrısıdır. Burada durması gereken, durduğu yer de burasıdır zaten. Halkın, barış isteğine karşı yoğun bir saldırı içerisinde olan devlete karşı direnişi ve KCK‘nin halka ve savaşçılarına yönelik saldırılara karşı göstermiş olduğu direniş ise ezilenlerin direniş hakkından başka bir şey değil. Barış isteği var diye, yaşanan saldırılara karşı bir direniş olmamasını düşünmek açıkça söylemek gerekirse en basit tanımı ile cahilliktir.

Neredeyse son 13 yıldır bütün saldırılara, bütün katliamlara karşı sağduyusunu kaybetmeyen, bir savaş içine girmeyen, tek taraflı -onlarca kayıp verildiği halde- ateşkesi sürdürme ısrarında bulunan, önderlerine yönelik büyük bir tecrit ve işkence olduğu halde bu sağduyusundan vazgeçmeyen, yine son olarak Cemil Bayık‘ın dile getirdiği “yoksul halkın çocukları askerlerle savaşmak istemiyoruz” çağrısını yapan bir hareketin Suruç Katliamı ve 24 Temmuz siyasi soykırım operasyonlarına karşılık misilleme hakkını kullanmasına tepki gösterilene kadar ilk başta devletin bu saldırgan, çözümsüzlükten yana, şiddetten yana tavrına tepki gösterilmelidir.

Bir özel harekat polisinin “Türkün gücünü göreceksiniz” diye Kürt işçilere yaptığı işkenceye ya da bir kadın gerillanın cansız bedenine işkence yapıp, çırılçıplak teşhirine tepki göstermeden, Ağrı Diyadin‘de katledilen çocuklara karşı ses etmeden, sanki bunların sebebi Kürt Halkı’nın kendi öz savunmasını almasıymış gibi yaklaşılması başlı başına devlet yanlısı tutum almak demektir.

Bu süreçte HDP’nin “Sana Savaş Yaptırmayacağız” sloganı ve Selahattin Demirtaş‘ın hükümete yönelik söylediği “silahla aranıza mesafe koyun” söylemi çok yerinde ve doğru olan söylemdir. HDP bu söylemleri ve pratikleriyle nasıl bir barış istediğini göstermiş ancak bunu sokakta tam anlamıyla dile getirememiştir. Bunun yanında özellikle Türkiye’de, özellikle aydınlar (hepsi değil) nasıl bir barış istediklerini netleştiremediklerinden ve halen devlet kavramını kafalarından silmediklerinden bilerek ya da bilmeyerek devlet yanlısı tavır almaktadır.

Bunun yanı sıra, Türkiye’deki sosyalist güçlerin son dönemde göstermiş oldukları pasif tavır ise kendi tarihlerine kötü bir dönem olarak yazılacaktır. Ağrı Diyadin’de katledilen çocuklara ve Ekin Wan adlı gerillaya yapılanlara karşı bile göstermiş oldukları suskunluk onlar için bir utanç kaynağı olmalıdır.

Bu topraklara elbet barış gelecek ancak sorun bu süreçte kimin nerede durduğuyla ilişkili olacaktır.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin