Baktığı yerden vurulan çocuklara…

Atilla Ersiz |

Göğsündeki kalp, damarlarındaki kan, avuçlarındaki ter, gözlerindeki fer, omuzlarının üzerindeki ser… tetikte! Neşeli, sağlam bir çocuk nasılsa O da öyle tetikte. Bir görevi var! Bir iş başaracak! Anacığının sofrasına ekmek taşıyacak…

berkin 1
Zaman, bir çocuğun 14 yıllık düş ve oyun serüveni kadardı…

Başından sonuna kadar 14… 14 koca çocuk yılı.

Işık yılından daha uzun, uzak ve yoğun.. Ama çocuk yılı işte…

Bir çocuk… Ve sürü halinde gezinen katiller. Yuvasından, ana koynundan, henüz güneş yeni selamlamışken kenti…

Ana kuzusu bir çocuk, fişek gibi yuvasından fırlayıp, sokakları saran isyana karışmış ekmeğin buğusuna koşuyor. Ayakkabılarını bağlıyor ceplerinde gece yatağında sakladığı bilyeleri. Zihni kıvrak, alev alev, dalga dalga… Bir güne sığacak bin oyun kurgusuyla depremler yaşayan bir çocuk zihni…

Göğsündeki kalp, damarlarındaki kan, avuçlarındaki ter, gözlerindeki fer, omuzlarının üzerindeki ser… tetikte! Neşeli, sağlam bir çocuk nasılsa O da öyle tetikte. Bir görevi var! Bir iş başaracak! Anacığının sofrasına ekmek taşıyacak… Kanatlanıyor çocuk sokaklara doğru…

Ve sokaklar! Sokaklar isyanın güncesine tümceler ekliyor. Yorgun, yoğun ama rengarenk.. Çocuk, o sokakların çehresine “mutluluğun resmini çizen” inadın sıcaklığına sırtını yaslayıp, evine, ‘erkek çocuk’ olmanın sorumluluğuyla, sıcak ekmeğin düş doyuran kokusuyla koşar adım atılır. Sis duman, kan revan.. Ve oracıkta çocukluğuyla duran 14’ünde ana kuzusu…

“Sevgilim, onlar ki ekmeğe düşman” diyordu bir ozan. Bunu duymuş muydu çocuk? Belki… hayır.. kim bilir… Duysa kaçar mıydı? Kaçsa rahat eder miydi? O, ekmeğe ve çocuğa düşman olanların şeytanı taburlarına, ekmeğin sıcak buğusuyla nemlenen gözlerle bakmanın inadından alıkoyar mıydı kendini? Kim bilir… Duydu ya da duymadı ama baktı işte… Ve baktığı yerinden de vuruldu. Koca 14 çocuk yılı işte oracıkta, inatla baktığı yerden vuruldu…

14 çocuk yılı oracıkta kanadı.. Sağaltamadı hiçbir tabip yaranın çocuk kalan masumiyetini. Bir ana 269 gün kendinden, göz yaşı yağmuruyla yağdı çocuğun yarasına… olmadı… Bir baba, ah acısıyla devleşen o güzel yürekli baba… kuytularda biriktirdiği ağlamalarını usul usul, gizliden sürdü çocuğun narin bedenine… olmadı… İki güzel abla tuttu çocuğun üşüyen terli ellerini. Dudaklarıyla dokundular eriyen yerlerine… olmadı…

Ve bir ülke! Direnince güzelleşen o ülke kalktı da ayağa yine olmadı… Uyanmadı uykusunda 15’ine varan çocuk. Yarası derindi. Küskünlüğü de derin. Bir çocuk nasıl olur da saklambaç oynadığı sokağın köşesinde vurulurdu, hem de masum bakışlarının orta yerinden..? Küsmesin de n’apsındı? Küstü ve gitti koca ülkeyi yasa ve isyana kaldırarak…

Uğurlama… Genç bir kadın sessizce haykırıyordu: “Korkma çocuk cennette katiller taburu yok!” Yaşlı bir delikanlı, çocukluğunun yegane nişanesi olan misketlerini tozlu anı kutusundan çıkarıp, uyuyan çocuğun başucuna koyup “korkma” diyor.

Koca bir şehir.. masallar şehri, düşler kenti 14’ünde uyuyan 15’inde uzun yola çıkan çocuk için milyon olup ayağa kalktı ve “çocukla çocuk oldu”.

Hepsinin yaşı 14’tü. Hepsi baktığı yerden yaralıydı.

Hepsinin adı Berkin Elvan’dı.

Baktığı yerden vurulan ve durmaksızın kanayan çocukların ülkesi burası.

Bundandır asla iyileşmez hiçbir yarası.

Berkin Elvan.

Büyümeyen ama ölmeyen yaralı fidan.yazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin