Bağışlayın beni…

M.D. |

Bağışlayın bizi; sizi “seçim” denen aldatmaca karşısında yalnız bıraktığımız için.
Adaletin sizin ellerinizden gelecek bir güç olduğunu size anlatamadığımız için.

Ehven-ii şer yazısı

Sen de bağışla tarlada çalışan kadın, fabrikada çalışan işçi, çocuğunu emziren anne, yeni doğmuş bebek, okula yeni başlayan çocuk, liseli, üniversiteli genç…

Yeni yetme toy bir delikanlıyım ’77, 1 Mayısı‘nda, şaşarak bakıyorum içinde olduğum kalabalığa, devlet keskin nişancılarını ilk o gün kullanıyor 34 ölü. Ozan “Bu meydan kanlı meydan” diye türkü yakıyor.

Toy bir delikanlıyım, ’78, 24 aralık, devlet çeteleriyle, özellikle Alevi ve solcu halka saldırıyor, çoluk çocuk yüzlerce ölü ve binlerce aile gönülsüz sürgün ediliyor, Maraş.

’79, 24 Aralık Maraş katliamında ölenlerin anması, gözaltı, gözler bağlı ve hoş geldin işkencesi. Toy bir delikanlıyım, Cumhuriyetin bekasını koruyan polislerin elinde bir çok kez dayağın her türüne muhatap oluyorum. Faşizmi bugünkü iktidarla başlatıp, cumhuriyet güzellemesi yapan arkadaşlara küçük bir hatırlatma. Henüz Tayyip ve partisi iktidarda değil.

Derken 12 Eylül 1980 cuntası, ülke açık cezaevine çevriliyor, işçi, köylü, gençlik hapishaneleri dolduruyor. Oğullarınızın yemin törenlerine ve ziyaretine gittiğiniz kışlalar, hapishanelere çevriliyor. 6 ayı bulan gözaltı süreleri -bizzat tanıklığımdır- ve yüzleri bulan gözaltında kayıplar. Bakmayın adlarının böyle olduğuna, işkence edilerek katledilmiş, her biri cihana değer insan güzelleri.

Taşlar yerine oturuyor, muhalif her kesim bir güzel bertaraf ediliyor, şimdi “seçim” zamanı. Netekim Kenan yaptığı anayasa ile kendinin ve ‘beşibiryerde‘lerin g.tünü sağlama alıyor. Hızlı giriş yapan cunta “beslemek” yerine onlarca insanımızı asarak katlediyor. Her tür kayırmacılığın, yolsuzluğun ve hırsızlığın yaşandığı o günlerde de “Cumhuriyet” bayramları itina ile kutlanıyor.

Tonton mu tonton, okuma sevmez, kendi deyimi “Red Kit’ten başka bir şey” okumayan Özal, elindeki kalemi gözümüzün içine sokarak ”açık açık söyleyeyim” diyerek, ülkeyi açık açık büyük bir soygun düzenine çeviriyor. “Benim memurum işini bilir” diyerek her tür ahlaki erozyonun önünü açıyor.

Ertürk Yöndem ve Anadolu’dan Görünüm adlı programı. Yakılmış yıkılmış Kürt köyleri, kimyasalla yakılmış Kürt gerillası, kulakları kesilmiş insanlar, tam da yemek saati biz batıdakilerin gözüne sokuluyor. Yüce Türk devletinin gücünü görüyoruz o yıllarda.

Herkes memnun halinden, hele iş adamları, batılı “dostlarımız”. Özelleştirmeler tıkır tıkır. Bir refah, bir refah değme gitsin.

Derken şu meşhur doksanlar, baba elinde şapka bizi “kurtarmaya” geliyor, yanında Tansu kızıyla, kız “herkese iki anahtar” vaat ediyor. Koca Türk devleti bir kaç ‘şaki’ye bırakılacak değil ya, ülkenin doğusundan batısına, her tür devrimci muhalefet katliamlarla, bir kez daha bertaraf ediliyor. Ha bu arada “demokratik” seçimler de alışılageldiği üzere yapılıyor.

Dağa taşa “umudumuz Kara Oğlan” diye adı yazılan Ecevit hükümet oluyor. Ülke tarihinin en büyük hapishane katliamı, acıdır ki Hayata Dönüş adı altında gerçekleşiyor.

Bu arada sayamayacağımız kadar yolsuzluk yaşanıyor, Mesut Yılmaz‘ın Mavi akım boru hattından aldığı söylenen rüşvet en çok akılda kalanlardan biri.

Sürekli çalmaya ve iktidarını güçlendirmeye eğilimli bir politikacı tiplemesi tam da bu ortamda şekillenmeye başlıyor.

Anayasa kitapçığı, aklî melekelerini yitirmiş bir başbakan, Ecevit’in ardından hoş geldin Tayyip. Yine seçimle geldiğini hatırlatmaya gerek var mı?

Tarım, hayvancılık, ülkenin elindeki son değerler, uluslararası sermayenin istediği gibi bir güzel dizayn ediliyor.

Bu arada her kesimden liberali (Yetmez Ama Evet’çi Murat Belge, Ufuk Uras…) arkasına alan Tayyip ve ekibi silahlı muhalefetin hemen hemen olmadığı bu yıllarda iktidarlarını sağlamlaştırmakta hayli yol katediyor. Biraz da Avrupa uyum yasaları sosuyla her istenileni sorunsuz yerine getiriyorlar.

Eee devlet her daim şiddetle yapmaz her şeyi. AKP’nin asr-ı saadeti olarak anlatılan o yıllar uzun sürmedi. Halkın bilinçli eylemi, imajlarını bozmaya başladığında kan akıtmaktan asla geri durmadılar.
Roboski, Gezi, Paris, Suruç, Hacı, Ankara ve en son Dilek.

Buraya kadar eğer aklım beni yanıltmadıysa, bir kronoloji yaptım.
Bu yaşadıklarımızın büyük kısmını “seçimle” gelenler yaptılar.

Yukarda adlarını andığım her kesimden bağışlamalarını diledim. Evet bağışlayın bizi; sizi “seçim” denen aldatmaca karşısında yalnız bıraktığımız için.

Adaletin sizin ellerinizden gelecek bir güç olduğunu size anlatamadığımız için.

BAĞIŞLAYIN…

Bizim mahallenin seçim sandığı



Bir yorum

Ekleyin
  1. Kizil Gezgin

    Mesele , Seçimlerin/Parlamentonun İşçi Sınıfının ve de Müttefiklerinin OLGUNLAŞMA Araçlarından Birine Dönüşüp Dönüşmemesidir.
    Ve de, Günü Geldiğinde Oranın İşlevsiz Kılınmasıdır.

    SEÇİMLER/PARLAMENTO BİR UMUT DEĞİL, ŞARTLAR GEREKTİRİYORSA BİR ARAÇTIR!

    Tabi ki, Bu Aracı Doğru Kullanmanın Yolu da ML Bir Önderlikle Sağlanacaktır.

    Mesele Budur!


Yeni yorum ekleyin.