Amerikan paranoyasının anatomisi: “Casuslar Köprüsü”

Taner Çelik |

Soğuk savaş yıllarında “kızıl”lara avukatlık yapmak… Steven Spielberg yine ABD’nin emperyal kodlarını besleyip kollayan bir propaganda filmine imza atmış.

casuslar-kopusu-bridge-of-spiesHollywood, dünyada sinema sanatını bir endüstri haline getirmeyi başarmış, sektörel anlamda yeni bir pazar yaratmış ve bu pazarı da ABD dış politikasının bir propaganda aracı olarak çok güçlü ve efektif bir şekilde kullanmayı başarmış bir illüzyon merkezidir. Yaklaşık bir buçuk asırlık geçmişi olmasına rağmen kitleler üzerindeki etkisi diğer tüm sanat dallarıyla karşılaştırılınca devasa boyutlara ulaşan sinemanın, Hollywood özelinde ABD siyasi düzleminin dışında hareket etmesini ummak hayalcilikten öte bir şey olamaz herhalde.

Bu milyar dolarlık devasa pazarın hatırı sayılır yönetmenlerinden Steven Spielberg, sanat kariyerinin hemen her döneminde karşımıza, üstün Amerikan değerlerine hizmet eden ve onları yücelten yapıtlarla çıkmakta ve tüm dünya genelinde milyonlarca izleyiciyi sinema salonlarına çekmeyi başarmaktadır.

88’incisi düzenlenecek olan Akademi Ödülleri‘ne altı dalda aday gösterilen Bridge of Spies (Casuslar Köprüsü) filmi, Spielberg filmlerinin alışılagelmiş tüm donelerini içinde barındıran, gerek senaryosu ve alt metinleriyle gerekse sinematografik tercihleriyle baştan sona propaganda kokan, ABD ve onun en temel varlık sebebi olan kapitalizmin dışında kalan her türlü birey, toplum ve sistemleri ötekileştirip canavarlaştıran ve son tahlilde ABD temsilini kutsallaştıran, tipik bir Hollywood yapımı olarak karşımıza çıkıyor.

Bir soğuk savaş öyküsü

Film birbirine paralel iki öykü halinde başlangıç yapıyor. Brooklyn’de sigorta avukatlığı yapan James Donovan (Tom Hanks), KGB ajanı olduğu iddiasıyla tutuklanan ve hain yaftası yediği için kimsenin savunmaya cesaret edemediği Rudolph Abel’in (Mark Rylance) avukatlığını üstleniyor. Kendisi de tüm halk tarafından bir haini savunmayı kabul ettiği için komünizm sempatizanı olmakla ve vatan hainliğiyle suçlanıyor.

Paralel hikâyede ise bir grup askeri pilot, CIA tarafından, Sovyet Rusya üzerinde keşif uçuşları yapıp stratejik bölgeleri görüntülemek üzere eğitiliyor. Başarısızlığa uğrayan operasyon sonucu Sovyet güçlerine esir düşen Francis Gary Powers adlı savaş pilotu ile Rudolph Abel’in takası gündeme geliyor. Doğu Almanların esir aldığı ekonomi öğrencisi Frederic Pryor’un da özgür kalması için mücadele eden Donovan’ın gayretleri sonucu sıkı bir diplomatik savaş başlıyor.

Tipik bir Soğuk Savaş hikayesi olan filmi derinlemesine incelediğimizde karşımıza propaganda bağlamında oldukça güçlü, sinemasal vasatın altında kalmış bir yapıt çıkıyor. Bridge of Spies‘ı, İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD hükümetlerinin, başta Amerikan halkı olmak üzere tüm dünyaya pompalamaya çalıştığı paranoyanın vücut bulmuş hali olarak değerlendirirsek abartmış olmayız. Amerikalı olmak, vatanseverlik, demokrasi gibi deforme edilmiş kavramlar yüceltilirken, Amerika’ya özgü olmayan her şeyin öteki, canavar, yok edilmesi gereken şeylermiş gibi gösterilmesi tam da Hollywood’un propaganda mekanizmasının temelinde bulunan bir tutumdur.

“Kızıl” nefreti (ya da korkusu) filmin başından sonuna kadar genel atmosfere hâkim görünüyor. Abel’in avukatlığını üstlendikten sonra hem yerel hem de ulusal anlamda kötü bir şöhrete kavuşmaya başlayan Donovan’a yönelik ötekileştirme eylemleri, bir anlamda Sovyetlere, Almanlara ve Doğu Almanlara, komünizme olan nefretin ete kemiğe bürünmeye başladığını haber verir niteliktedir.

Kendisine görevin verilmesi sırasında FBI ajanı ile yaptığı konuşmada, “Ben İrlandalıyım, sen Almansın. Peki bizi Amerikalı yapan ne? Sadece bir şey, tek bir şey… Kural kitabımız,” sözleriyle öteki olmanın geçersizliğini; asıl geçerli olanın Amerikan Anayasası ile güvence altına alınmış insan haklarının olduğunu vurguladığı sahne de yine, yaratılan Amerikan Rüyası‘nı geçerli kılmaya, empoze etmeye çalışıyor.

Öte yandan paralel öyküde casus uçaklarla keşif için Sovyet Rusya’ya uçacak olan pilotların eğitimlerine tanık oluyoruz. Eğitim sırasında insan hayatından çok “ülke çıkarları”nın gözetildiğini vurgulayan diyalogların varlığı her ne kadar soğuk savaş halinde bulunan taraf ülkelerin her ikisinin de hırsları yüzünden mantık sınırlarını zorlayacak ve hatta yok edecek faaliyetlerde bulunduğunu vurgulamaya çalışıyor olsa da ABD tarafında saf tutmaktan kendini alamıyor. Yani geçmiş ABD yönetimine yöneltilen eleştiriler, sadece eleştirmiş olmak için yapılmış bir eleştiri olarak göze çarpıyor.

Cadı avının ortasında bir avukat

Donovan, Abel’in avukatlığını yapmaya başladıktan sonra yavaş yavaş bütün nefret söylemleri ona yönelmeye başlıyor. Komünizme yardım ve yataklık etmek ve vatan hainliği bu saldırılarda kullanılan iki ana silah… Amerikan halkında yaratılmış olan büyük paranoyanın  dışavurumu belki de film boyunca verilmeye çalışılan alt metinlerin en başarılısı. Okullarda, atom bombasının tahribat gücü üzerine verilen eğitimler zihinlerde yaratılan kaotik dünyanın oldukça gerçekçi bir yansıması niteliğinde.

Fakat bu kadar güçlü başlayan anlatım, Donovan ile oğlu arasındaki atom bombasına karşı önlemler temalı konuşmalarla birlikte yine gereksiz bir göstergeler yığınına dönüşmekten kurtulamıyor. Bununla birlikte Donovan’ın yolda, trende, halka açık herhangi bir yerde insanların tehditkâr ve nefret dolu bakışlarına maruz kalışı da her ne kadar senaryo bağlamında güzel bir tercih olsa da filmin sonlarında Donovan’ın kahramanlaştırılması ile bu bakışların tam tersine dönmesi olayın büyüsünü bozmaktan kurtulamıyor.

Mahkeme başkanını ikna etmesi ve Abel’i elektrikli sandalyeden kurtarması Donovan’ı tam anlamıyla günah keçisi yapıyor ve nefret söylemleri fiziki saldırıya evriliyor. Evinin kurşunlanması ve ailesinin bile kendisine bir nevi sırt çeviriyor olması dahi Donovan’ı yolundan geri çevirmeye yetmiyor.

Bu sırada, Powers’ın casus uçuşu sırasında Sovyet güçleri tarafından etkisiz hale getirilip esir alınmasıyla beraber işler iyice sarpa sarıyor. Bu sırada Abel’in avukatlığını yapmaya devam etmek konusunda direnen Donovan, adeta cezalandırılıyor ve CIA ajanlarından oluşan bir ekiple birlikte, Abel’in karısı olduğunu iddia eden bir kadının mektubu üzerine Doğu Almanya‘ya esir takası için müzakere yapmaya yollanıyor.

Doğu Almanya’da bir yandan Berlin Duvarı‘nın yapım çalışmaları devam ediyor. Filmin genel atmosferinde ABD her zaman günlük güneşlik, yeni ve özgür hayatın müjdecisi gibi gösterilirken, Doğu Almanya sisli, puslu ve kar altında kalmış, kasvetli bir havaya büründürülmeye çalışılıyor. Bunu yaparken tarihi gerçeklerin es geçildiğini görmek de mümkün. 12-13 Ağustos 1961 tarihinde örülen ve bir gecede bitirilen Berlin Duvarı’nın yapımını gösterirken Spielberg, Doğu Almanya’ya dayanılmaz bir kasvet atfedebilmek adına ağustos ayında Berlin’e kışı yaşatmış ve filmin tümünde yapmaya çalıştığı propagandaya, bilinen gerçekleri kurban ediyor.

Duvarın yapımı sürerken bulduğu boşluktan Doğu’ya geçiş yapan Frederic’in tutuklanmasından hemen önce Alman sevgilisi ile arasındaki diyalog sırasında, görsel olarak ABD ve Doğu Almanya arasında yaratılmaya çalışılan hiyerarşinin kameraya bir gösterge olarak yansıdığı görülüyor. Sinematografik anlam yaratımında, alt çekimle tanrılaştırılan Frederic ve üst çekimle sönükleştirilen sevgilisi arasında yaratılan hükmeden-biat eden ilişkisi, genel bağlamda piramidin tepesindeki ABD ile onun emirlerine uymaktan başka çaresi bulunmadığı düşünülen Doğu Almanya‘nın birer temsili olarak karşımıza çıkıyor.

ABD hep kazanır!

Doğu Almanya’dan gelen mektup üzerine özel (gizli) görevli olarak bu ülkeye gelen Donovan, CIA ajanlarının gözünde bir kızıl sempatizanı olduğundan, bir kızıla yapılması gereken muamele ile karşılaşıyor. Derme çatma bir eve yerleştirilip kendi başının çaresine bakmak zorunda bırakılıyor.

Berlin sokaklarında, muhatabı olan yetkili Vogel’ı aramaya çıkıyor ve bu sefer canavar kızılların gasp çetesine paltosunu kaptırıyor. Sonunda Vogel ile görüşme fırsatını yakalıyor ve Vogel’ı Frederic’in, Sovyetleri de Powers’ın takası için ikna etmeyi başarıyor. ABD diplomasisi her zaman olduğu gibi bu sefer de kazanıyor ve bir esire karşı iki esir takası konusunda zafere ulaşıyor.

Donovan’ın bu gayriresmi diplomatik temasları esnasında Doğu ve Batı Almanya arasındaki tren seferleri sırasında gördüğü manzaralar, tam da yazıya kaynaklık eden paranoyanın vücut bulmuş hali olarak görülüyor. Duvarı aşmaya çalışırken kurşuna dizilen siviller, her köşe başında kimlik kontrolü yapan ve sivilleri öldürmek için tetikte bekleyen askerler; ilerleyen sahnelerde, Donovan ülkesine döndükten sonra oyun için çitlerin üzerinden atlayan çocuklara ve yemyeşil ağaçlara evriliyor. Doğu’nun (ABD için Batı) karanlık ve esaret altındaki dünyasına karşı ABD’nin sınırsız özgürlüklerle dolu geleceği, sosyalizmin despotluğuna karşı liberalizmin yaşanılırlığı, bu göstergelerle güçlendiriliyor.

Beklenen olay gerçekleşiyor, esirler takas ediliyor, Power ve Frederic ABD’ye, Abel Sovyet Rusya’ya iade ediliyor. Donovan ülkesinde bir kahraman gibi karşılanıyor ve sonunda yine ABD’nin söylediği oluyor.

Örneklemeye çalıştığımız gibi, film tam anlamıyla bir propaganda filmi. Onu diğer propaganda filmlerinden ayıran ise Amerikan politikasının minimal düzeyde ve yüzeysel olarak eleştirilmesi. Buna rağmen Casuslar Köprüsü, vasatı geçemeyen, hem biçimiyle hem de içeriğiyle sınıfta kalmış bir Spielberg filmi olarak sinema tarihindeki yerini alıyor. yazisonuikonu

@luck_cage



Yorum yok

Ekleyin