Açlık grevi ve psikoloji

Onur Gülbudak |

Açlık grevine ilk başlanılan an’ ile ‘ölümün göründüğü an’daki insanın ruhsal durumu, başka bir örnekle karşılaştırılamayacak kadar güçlü psişik dinamikler barındırır.

AGvePsikoloji-nuriyesemih-alanda-1

 

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın toplumsal muhalefetin dinamiğini harekete geçiren açlık grevleri yanında bir çok tartışmayı da getirdi. En çok tartışılan konulardan biri artık bir Türkiye klasiği haline gelmiş olan “Açlık Grevi sağlığa zararlıdır”, “ölüm kutsanıyor” konuları. Bir – iki gün boyunca bu tartışmaya ışık tutacağını düşündüğümüz, daha önceden çeşitli mecralarda yayınlanmış yazıları tekrar yayınlamayı uygun bulduk. Umarız ki bu konuların bir daha hiç tartışılmayacağı günlerde yaşarız.

İnsanın davranışını tanımlama çabası, isteği ve “ahkam” ranjları açısından çok karmaşık bir eylemle karşı karşıyayız. Önce onlarca, sonra yüzlerce ve 5 Kasım itibarıyla binlerce insanın sürdürmekte olduğu açlık grevlerinin, sağlıkla ilgili normaliteye dönme ihtimalini belirleyen belli tıbbi eşikleri aşmasıyla, siyasal, sosyolojik ve etik boyutlarını içeren belli toplumsal eşikleri de nihayet aştığı söylenebilir. Bunun sonucu olarak, toplumun önünde akıp giden bu eylem ile arasındaki duygusal duvarın gitgide inceldiği, sansürün etkisini kaybettiği de ifade edilebilir.
Ne yazık ki, Türkiye , açlık grevleri/ölüm oruçları konusunda, gerek eylemci sayısı, gerek kayıpları, gerek süresi itibarıyla hem tıbben hem de siyaseten kendi başına literatür yaratmış belki de tek ülke. Bu sebeple, yani, açlık grevi/ölüm orucu bağlamında, siyasi tarihi, dünyanın en tanınmış travmatik deneyimlerine tanıklık etmiş bir memlekette, duvarın öte yanında kalan refleksin, “ölümün yakınlaşmış olduğuna” ilişkin bir ispat ararcasına, bahsi geçen eşiği beklemesi oldukça düşündürücü. Bununla birlikte, her ne kadar “ölüm” referansı sayesinde duvarın inceldiği söylenebilse de, toplumsal duvarların inceldikçe nazikleştiği ve direncinin arttığı gerçeği, tüm sevimsizliğiyle orta yerde duruyor.

Ne yazık ki, Türkiye , açlık grevleri/ölüm oruçları konusunda, gerek eylemci sayısı, gerek kayıpları, gerek süresi itibarıyla hem tıbben hem de siyaseten kendi başına literatür yaratmış belki de tek ülke.
“Süresiz/dönüşümsüz açlık grevi” ve “ölüm orucu” eylemi, psikoloji disiplini açısından gerek tarihsel, gerekse güncel anlamda en karmaşık ve zorlu araştırma, anlama ve çözümleme konularındandır. Konvansiyonel psikoloji ve özellikle psikiyatri, insan davranışının nedenleri üzerine tanımladığı, bu bağlamda belli bir simetrisi olan “belli başlı” normları nedeniyle, “ölüme doğru gönüllü olarak ilerleme” olgularındaki asimetrik dinamikleri anlamakta güçlük çekiyor. Bu durumda, bu eylemin ya sağlıksız bir psikoloji sonucu ya da şiddetli bir örgütsel baskı nedeniyle gerçekleştiğine hükmediyor. Bu yaklaşımın en yakın örneği, Radikal gazetesinin kendisi ile yaptığı röportajda, “açlık grevcisinin iradesinin ipotek altında olduğu, insanların bile bile ölüme gitmelerinin altında örgüt baskısından yer aldığını” anlatan Erol Göka’nın son derece sığ düşüncelerinde bulmak mümkün.
ölüm orucu tarzı bir eylem, yaşam güdüsünün çok kapsamlı ve süreğen bir şekilde baskı altına alınmasını gerektiriyor.

En karmaşık ruh hali 

Oysa, ölüm orucu tarzı bir eylem, yaşam güdüsünün çok kapsamlı ve süreğen bir şekilde baskı altına alınmasını gerektiriyor. Öyle ki, herhangi bir zaman değişkeni ile sınırlanmamış bir açlık eylemi, her an, ölüm fikri, imajinasyonu ve hissi ile açık ya da örtülü şekilde karşılaşmak anlamına geliyor. Bu, benim ifadelerimin de kuşkusuz kıfayetsiz kalacağı, anlaması ve anlatması oldukça zor bir “psikolojik tasarruf” sürecidir.
Gerek, bu tarz bir eylemin süreç temelli bir “ölüm”e denk gelmesi, gerekse sonu doğrusal olarak ölüme yönelen bir eylemin bizzat eylemci birey tarafından yönetilmesi, açlık grevlerini, ölüm anksiyetesinin söz konusu olduğu diğer tüm olgulardan ayırıyor. Açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinin insan psişesinin en karmaşık çelişkilerinden olduğu rahatlıkla ifade edilebilir.
Bu durumda, açlık grevi eyleminin örgütsel baskı ile yapıldığı argümanı, -özellikle ruh sağlığı uzmanları açısından- yalnızca sığ değil, aynı zamanda bir disiplin olarak psikolojinin dolaylı bir inkarını da içermesi nedeniyle aynı zamanda ironik.
Bireyi, ölümle arasında paradigmatik bir ilişki olan politik bir eyleme yönelten saikleri anlama ve çözme ihtiyacı, psikolojinin varlık zeminine denk düşen temel meselelerdir. Bir insanın ağır ağır ve bile bile ölüme gitmesinin altındaki motivasyon(lar), bir davranış disiplini olarak psikolojinin doğrudan araştırma, anlama konularındandır. Bu eylemi, kalkanlarını kaldırıp kılıç sallayan politikacıların argümanlarına denk düşecek, fakat insanı anlamakla ilgili bir anlayışa kesinlikle denk düşmeyecek bir mantıkla tanımladığınızda, psikolog/psikiyatrist olmanın iktidarla ilişkisini deşifre etmiş olursunuz.
İnsanlık tarihinin kendisinden “kaçınmak” üzerine şekillendiği varsayılabilecek “ölüm” olgusuna ve gerçekliğine doğru “ilerleyen” insanların şov yaptıklarını iddia etmek, insan davranışını anlama zeminindeki temel psikolojik referanslar göz önüne alındığında, psikolojik bir saldırı olarak değerlendirilmeli.
Bir insanın ağır ağır ve bile bile ölüme gitmesinin altındaki motivasyon(lar), bir davranış disiplini olarak psikolojinin doğrudan araştırma, anlama konularındandır.

Psikolojik saldırı 

Bununla birlikte, eylemin gerekçesi olarak “psikolojik/örgütsel baskı” ve “şov yapma” argümanları insanın son derece derin psikolojik dinamikleriyle, savunma mekanizmalarıyla, kendini koruma sistemleriyle ama en önemlisi bir nosyon olarak “irade”nin ne anlama gelebileceği ile hiç ilgilenmeyen iki ama aslında tek yaklaşımın ürünleridir.
Bir eylemi yok saymak, gerçekliğini çarpıtmak, eylem ile insanı birbirinden kopartmak en bilinen “psikolojik saldırı” tekniklerindendir. Eylemin kişilerin iç dünyalarından bağımsız olduğunu, basit bir örgüt baskısıyla oluştuğunu ileri sürmek, psikolojik bir saldırı olarak telakki edilmeli. Bu söylemin ruh sağlığı uzmanlarınca ifade edilmesi, yalnızca psikoloji profesyonelleri açısından değil, toplum açısından da son derece düşündürücü.
Diğer yandan, grevcileri bu eyleme yönelten psikolojik saikler, aynı zamanda şu an siyasetin çözmekle sorumlu olduğu konulardır. Doğru, burada siyasetin ve psikolojinin anlaması gereken “insan durumları” ortaklaşıyor. Psikolog/psikiyatrist açlık grevleri bağlamında ille de siyasi bir pozisyon alacaksa, “bir eylem olarak aç kalmanın nasıl bir şey olduğunu” anlamak zemininde siyasete dolaylı olarak veri sağlayabilir.
Bir eylemi yok saymak, gerçekliğini çarpıtmak, eylem ile insanı birbirinden kopartmak en bilinen “psikolojik saldırı” tekniklerindendir.
Açlık grevi, yaşadığımız dünyanın savaş, kıyım, işkence ile çevrili olduğu gerçeği göz önüne alınsa dahi, bir insan yaşamında en ağır psikolojik etkileri olabilecek durumlardan/olgulardan/süreçlerden biridir. Tıbbi anlamda olduğu gibi psikolojik anlamda da kritik aşamaya gelmiş olan açlık grevleri, her şeyden önce bir “anlama” çabasına ihtiyaç duyar.
Biliyoruz ki, “açlık grevine ilk başlanılan an” ile “ölümün göründüğü an”daki insanın ruhsal durumu, başka bir örnekle karşılaştırılamayacak kadar güçlü psişik dinamikler barındırır. Bu dinamikler, bir psikoloji uzmanını dahi insan varlığı ile ilgili tüm referanslarını sorgulamasına sevk edecek kadar kudretli ve karmaşıktır. Bu yüzden, gerek açlık grevlerinin karşısında, gerekse yanında olanlar açısından “anlama” çağrısı yapmak, son derece önemli.yazisonuikonu
Bu yazı daha önce Radikal 2‘de yayınlanmıştır.


Yorum yok

Ekleyin