Acı ve mağduriyet ‘çılgınlığı’

Aslı Gençay |

Katliam ve işkence görüntülerini yaygınlaştırmak, bizlerin değil, bugünün dünyasında devletin istediği etkiyi yaratmakta. Acı ve mağduriyet ‘çılgınlığı’, bir noktadan sonra herkesi durağan, kendi gücüne güvensiz, moralsiz ve hareketsiz kılıyor.

1984 Sih katliamını anlatan Kultar's Mime oyunu için sahne çizimi

1984 Sih katliamını anlatan Kultar’s Mime oyunu için sahne çizimi

Israrla faşist diye nitelediğimiz ve nitelemeye devam edeceğimiz bu devletin katliam geleneğinde ya da genel olarak sömürücü sınıfların katliamlarında diyelim, sadece ölenler/öldürülenler hedef değildir. Öngörülen ya da örgütlenen hedef ve planlar, her zaman daha büyük ölçekli, daha kalıcı niteliktedir. Kitlelerin geneli, ülkenin totali, öncelikle de halkın hareketli kesimleri hedef alınır.

Misal; Suruç Katliamı’nın, tam da basın açıklaması zamanında, video ve fotoğraf dâhil her türlü kayıt imkânı mevcutken yapılması, yapanlar tarafından öngörülmedi mi sizce? Amaçlanan sadece oradaki çocukları öldürmek miydi? Parçalanmış bedenlerin, vicdanın kabul edemediği görüntülerin jet hızıyla dolaşıma sokulması da istendi, öngörüldü. Zira Suruç’taki 32 genci öldürmenin daha da fazlası, bu fotoğrafları, görüntüleri görenleri de “öldürmek”, beyinlerine yerleşmekti. Başlangıçta isyana yol açabilecek tepkiler, sert saldırılarla nötralize edildikten sonra,  geriye bir mesaj kalacaktı,  akıllara, bilnçaltına yerleşecek ve hareketsiz kılmaya da muktedir bir mesaj: Korku ve endişe, somut karşılığı: Sessizlik, hareketsizlik.

Dolayısıyla görülüyor ki artık kan, katliam, işkence ve mağduriyet görüntülerini -her neye maruz kalırsak kalalım- bilinir, görünür kılma ve yaymanın, bu dili kullanmanın, acı ve mağdurluk propagandası yapmanın, kitleleri bilinçlendirme adına bu tarzı yaygınlaştırmanın olumlu değil, olumsuz etki yarattığı zamanlardayız.

Hani sokaklarda gümbür gümbür devrim güçleri hareket etseydi, kitleler yürüseydi, salt Türkiye değil dünya genelinde sistem tarafından çok çeşitli propagandaların geliştirildiği döneme, 2015’e rağmen durum belki farklı olabilirdi ama bu hâl ve ahvalde bilinçlendirme ve bilgilendirmenin farklı yollarını bulmak artık şart. Katliam ve işkence görüntü ve fotoğraflarını en açık hâlleriyle yaygınlaştırmak, en genel kitlede ekseriyetle donakalma, bilinçaltı kaygılarının büyümesi, hissizleşme veya psikolojik yenilgi hissiyatı yaratıyor maalesef.

Katliam ve işkence görüntü ve fotoğraflarını en açık hâlleriyle yaygınlaştırmak, en genel kitlede ekseriyetle donakalma, bilinçaltı kaygılarının büyümesi, hissizleşme veya psikolojik yenilgi hissiyatı yaratıyor.

Oysaki ezenlerle ezilenlerin, sömürenlerle sömürülenlerin güçlerinin eşitsiz olduğu konum ve durumlarda psikolojik savaş çok önemli, moral güç hayatidir. Sürekli ve sürekli, bilinçsizce ve hatta art niyetsiz bu görüntüleri yaygınlaştırmak, bizlerin değil bugünün dünyasında devletin istediği etkiyi yaratmakta. Artık sistem ve tekellerin neyi, nasıl planlayıp öngördüklerini bilerek, yeni ve güçlü ajitasyon propaganda taktikleri üretmek kendini dayatıyor zira gözlemlediğimiz üzere acı ve mağduriyet “çılgınlığı”, bir noktadan sonra herkesi durağan, kendi gücüne güvensiz, moralsiz ve hareketsiz kılıyor.

Sosyal medya eylem alanı mı?

Sosyal medyaya gelirsek; kısaca bu platform, gerek facebook’u gerek twitter’ı gerekse diğer zamazingolarıyla kimi zaman olumlu, birleştirici ve haberdar edici vb. işlevlere sahip olsa da, kırılmaların yaşandığı toplumsal olaylarda, yine bulunduğumuz hâl ahval, güç ve örgütlenme durumunda, ülkenin solunda olanlar hareketsizlik -ya da kısmen hareket- içindelerken, hâlen aktif ve dinamik, potansiyel sahibi kesimler için neredeyse sadece deşarj işlevi görüyor. Kullanıcılarda; “Hah buraya ‘kustum’, burada bağırdım, çağırdım, ‘tepkimi’ de bir güzel koydum, tamamdır…” ruh hâli oluşturuyor.

Misal gerçek hayatta, eylem ve aktivitelerde hiçbir karşılığı olmayan tepkiler, varlığı bulunmayan kişiler, görüyoruz ki bu mecralarda bulunduğu konumun çok çok dışında “koca koca, büyük büyük” laflar sarf etmekteler. Aynı şekilde art niyetsiz olup maalesef ki tepkisini ve acısını eyleme dökemeyenler, onlara yol aç(a)mayan çok yüce “örgütlenmeler” nedeniyle bu mecralara can simidi gibi sarılıyorlar. Yalnız her iki türlü de sonuç değişmiyor; nötralize olmak, kendini tatmin, deşarj ve memnuniyet hissi. Hatta bir süre sonra mecranın yegâne “eylem alanı” olarak addedilmesi sanısı, yetinmecilik ve yeterli görmecilik dahi yaşanabiliyor.

Uzun lafın kısası demem o ki; şu sıralar “öylesine takılıyorum”cular (e gayet normal ve haktır bu da bence) dışında, mecraya dair belli bir hedef taşıyan, amaç güdenler açısından; sosyal medyanın niye, niçin kullanıldığını, kimlerin neler yaptığını, nasıl karşılık bulduğunu da dikkatle ve kapsamlı düşünerek, çözümleyerek hareket etmekte fayda var. yazisonuikonu

Yazarın notu: Bu yazının kapsamını aşıyor fakat, Baudrillard’ın TV’lerdeki savaş görüntülerinin yayınlanmasının insanlarda yarattığı ruh halini, kanal değiştirerek acı çılgınlığından normal hayata nasıl geçildiğini ve sistem politikası olarak bu haber bültenlerinin, simülasyonların neden yaygınlaştırıldığını anlatan çözümlemeleri, konu açısından her zaman aklımızın bir kenarında durmalı..


Yorum yok

Ekleyin