Aamir Khan’ın öğrettiği: bir aktör ülkesinin kaderini değiştirebilir mi?

Gizem İbak |

Sık sık, Aamir Khan arabasının camından yol kenarında bir örtü altında yatan o insanları görünce acaba ne hissediyordur diye düşünürdüm. Aamir Khan o insanların gözlerine bakarken gözlerini kaçırmak zorunda kalmamak için sinema yapıyor.

3-idiots-HD-BlurayEkim 2013, on sekiz yaşımın başlarında birincilikle girdiğim mektebin kapısındayım. Üçüncü sınıfa geçmişim ve evvelinde ilk kısa filmimi çekmişim. Birçok şey yapabileceğim inancıyla hiçbir şey yapamayacağım kaygısı ince bir çizgide gidip geliyor.

Haydarpaşa Kampüsü’ne son kez bakıyorum ve dönersem bir gün, daha güçlü gelirim! Dönmezsem, sağlık olsun diyorum. Sonrası sekiz ay süren bir kandırmaca. Aileme her gün okula gidiyorum diyor ve bir yalanı profesyonel bir şekilde Haziran ayına kadar sürdürüyorum.

Beynimin içerisinde milyonlarca düşünce doğum sancısı hâlinde kıvranıp duruyor. İlk kısa filmimi çekerken ben “yahu yapamıyorum” dediğim sıralarda “yaparız” diyen çocuğu uyuşturucu çeteleri mahallesinde uyuşturucu satılmasına engel olduğu için altı kurşunla öldürmüş.

Sanat da ne için, sanat ama kimin için? Bir yanım bu tartışmaların geçen yüzyıl sonuçlandığını söylüyor. Eyvallah da nasıl? Cevaplarım koşullarımı ve dahi hayatımı başka türlü de şekillendirme ihtimâlimi diri tutuyor.

Film de izlemezsem zihnen sinema yapma düşüncesinden tamamen kopacağımı bildiğimden terk etmediğim tek şey film izlemek oluyor. Filmlerini arka arkaya izlemeye başladığım insan: Aamir Khan. Zihnen Hindistan Sineması’na uzağım, eklektik yargılarım da yok değil. Ancak filmlerini izlemeye başladığım adamın her filminin sonunda birkaç saat susuyor, düşünüyor ve ertesi gün aynı filmi takıp tekrar izliyorum. Karşımdaki adamın filmleri bana bir şey söylüyor. Söylediği şeyi yakalamam lazım. İlginç gelen bir başka durumsa karşımdaki adamın bakışları hiç yabancı değil. Ömrümü kırka vursam, kırk yıllık ağabey, dost.

Hindistan’ı araştırdıkça karşıma çıkan tablo acı, baharatlı bir yemeğin yanında içilen duru bir su gibi. Yani en diptekilerin var olabilme mücadelesi, sonsuz bir yoksulluk, bir parça ekmek için alnından akan terle gün görmeden geçip giden ömürler ama yine de bir “nameste” ile gözleri doğacak güneş gibi!

her film bir zafer

Koşulların bilinci belirleme hâline iknayım. Artık Aamir Khan’ın filmlerini izlerken bir yandan da genel geçer bilgilerime yeni bilgiler eklemek için Hindistan’ı araştırmaya başlıyorum. Çünkü karşımda her defasında filmlerinde en incelikli temayı çıkarıp mükemmeli ortaya koyan bir aktör, yönetmen var ve bunu yalnızca onun kişisel yeteneği ile açıklayamıyorum.

Hindistan’ı araştırdıkça karşıma çıkan tablo acı, baharatlı bir yemeğin yanında içilen duru bir su gibi. Yani en diptekilerin var olabilme mücadelesi, sonsuz bir yoksulluk, bir parça ekmek için alnından akan terle gün görmeden geçip giden ömürler ama yine de bir “nameste” ile gözleri doğacak güneş gibi!

Onun filmlerini izleyeceğim vakit artık “beri ha” ile cenge girer gibi hissediyorum. Sanırım onunla özdeşim kuruyorum o sıra ve yokluğun, yoksulluğun sonsuza vardığı, çelişkilerin böylesine derin olduğu bir ülkede hangi filmi nasıl bir ruh hâlinde yapmış olabileceğini düşünüyorum. Ve Aamir Khan, hiç yanıltmadan her defasında o cenkten zafer kazanan komutan edasıyla çıkıyor.

Bazen İngiliz Sömürgesi karşısında “Hindistan bir gün özgür olacak” diyen Mangal Pandey, bazen ailesinin adam olmaz sandığı küçük bir çocuğu yeniden hayata döndüren bir öğretmen, bazen zorla dayatılan vergi karşısında bütün bir halkı bir araya getiren, bazense arkadaşı için adalet ararken ölüme gülerek gidenler ve başkaca birçok karakter. Ama her film bitiminde aynı zafer!

O dönem filmlerini birkaç kez üst üste izlerken bir taraftan da röportajlarını, Doğru Daima Kazanır (Satyamev Jayate) isimli programını takip ediyor, hakkında çıkan her haberi özenle inceliyordum.

Ondan aldığım gücü de ekleyerek haneme bir sonraki yıl dönüyorum okula. Tabi o sıralarda kimi yakalasam “Hiç Aamir Khan filmi izledin mi?” diye soruyorum. “Hayır” cevabı alınca “İzle!” diyorum. Bir süre sonra da sohbetler “N’aber Gizem, Aamir Khan nasıl?” esprilerine evriliyor. O yıl üçüncü sınıfı tekrar okuyorum ve ikinci kısa filmimi çekiyorum. Aamir Khan gibi mükemmeliyetçi bir adamı bu kadar yakından takip etmek özdeşim kurmayı beraberinde getiriyor. Ancak ben bu işte henüz çok yeni olduğumu ikinci kısa filmimde kadraja yanlışlıkla giren üçlü prizi kurgu masasında fark ettiğimde kavrıyorum.

Dün gece yüzüme çarpan sıcağa karışan o korkunç koku ve lüks bir lokantaya ulaşmak için caddede yürürken yerde yatan insanlara basma korkusuyla temkinli attığım adımlar. Tümü gerçek ve ben bulup da kelimesini edemiyorum kelamını bu ilk gözlemin.

bir aktör ülkesinin kaderini değiştirebilir mi?

Delhi’den Ludhiana’ya giden bir trenin birinci mevki vagonundayım. Dün gece Delhi’ye vardığım andan itibaren gördüklerimin eksik düşünülmüş bir dram filmi olmasını diliyorum. Hani ikinci sınıf, salt ağlatmak üzere kurulu, incelikleri yok edilmiş, kaba dramatik ögelerle donatılmış. Fakat gördüklerimin tümü 21. yüzyıl dünyasında Güney Asya’da bir ülkenin gerçekliği.

Dün gece yüzüme çarpan sıcağa karışan o korkunç koku ve lüks bir lokantaya ulaşmak için caddede yürürken yerde yatan insanlara basma korkusuyla temkinli attığım adımlar. Tümü gerçek ve ben bulup da kelimesini edemiyorum kelamını bu ilk gözlemin.

Fakat yüreğimi bir koşunun ardından kana kana su içmek misali rahatlatan bir cümle var “Burası Aamir Khan’ın ülkesi”. Hani katıldığı programların birinde ‘çok komik bir şey anlatacağım. Bazen Hindistan dışına çekimlere gidiyoruz, ben bir süre sonra ülkemi çok özlüyorum ve duygusallaşıyorum’ dediği ülkesi.

Trenin camından dışarıya baktığım vakit kalın kalın kitaplara dalıp kavramaya çalıştığım tanımları, tahlilleri anımsıyorum. Hepsi karşımda şimdi; somut. Yokluk da, yoksulluk da, sömürü de, kast da.

Zihnimde, “senden öğreneceğim bir şey var” cümlesi dönüp dururken Google’da bir haber çıktı karşıma: Aamir Khan, yeni filminin bazı sahnelerini Türkiye’de çekecek. Haberi bile tam okumadan bir solukta mail oluşturup gönderdim yapım şirketine: “Setinizde olabilir miyim lütfen, sizden öğreneceğim bir şey var.” Maili kapatıp Google’da ikinci sayfaya geçince baktım ki bu haber asılsızmış. Birkaç dakika garip duygularla ekrana baktım ve sonra mailimi tekrar açıp “Setiniz burada olmayacakmış ben oraya gelebilir miyim? Sizden öğreneceğim bir şey var.” yazıp yine gönderdim yapım şirketine. Tüm bunlar yedi sekiz dakikada olmuştu ve ben şimdi arka arkaya yaşadığım duygularla gülüyordum. Mail ekranını kapatırken “ha ha onlar da hemen gel der zaten” diyor bir yandan da “Yahu, gel deseler dahi ben kalkıp nasıl gidebilirim ki oraya” diyordum.

Bu on dakikalık serüveni bir süre sonra unuttum. Ancak birkaç zaman sonra merak ve istek yeniden sardı tüm hücrelerimi. Bu kez üslubumu ciddileştirip bir mail daha oluşturdum ve Mumbai Başkonsolosluğu’na gönderdim. Onlar da bana kendilerine her gün böyle yüzlerce mail geldiğini, Aamir Khan’ın Türkiye’de çok fazla hayranı olduğunu söylediler. Ancak sinema öğrencisi olmamın benim lehime olabileceğini eklediler. Ben de kendimi çok da kaptırmadan “olur” dedim ve rutinimi sürdürdüm. Bir süre sonra tarafıma Aamir Khan’ın “Ülkeye yalnızca benim için mi gelecek? Düzgün bir takvim ayarlamalıyım o halde” sorusunu içeren bir mail ulaştı. Bunun ardından da belirlediği takvim. Ve böylece “senden öğreneceğim bir şey var” cümlem somutluk kazanmış oldu.

Aamir Khan’a ulaşmaya son on dakika

gizem ibak:amir khanBirinci mevki vagonda insanları inceliyorum. Pencerenin ardı; ardışık verilen, muhtemelen on altıncı yüzyıldan kalma bir dia gösterisi gibi, vagonun içi normal. Ülkede geçirdiğim sonraki günlerde bu uçurumu daha da derinden hissedeceğim.

Zihnimde milyonlarca düşünce ve hafif bir heyecanla uykuya dalıyorum. Yol bitimi arkadaşım Nilgün uyandırıyor ve gözlerindeki heyecanla “toparlan Aamir Khan’a ulaşmaya son on dakika” diyor. Görüşmelerimiz nasıl ilerleyecek? Acaba zihnimde yüklediğim anlamların somutta karşılığını bulabilecek miyim? Hayal kırıklığı mı olacak? Ne olacak..?

Set, zenginlerin evlenmek için tercih ettikleri, şatafatlı gösterilerin yapıldığı mekânların ilerisinde bir köy yerinde. Yolumuz yine derin çelişkilerle örülü.

Karşılaştığımız son derece sıcak bir “merhaba” ile yola koyuluyoruz. Sete son yarım saat, son yirmi dakika derken bir taraftan da karşılıklı sorular soruyoruz. “Daha evvel hiç Türkiye’den gelen oldu mu diyorum”. “Hayır, ancak yarın on kişi gelecek” diyerek yanıtlıyor menajer. “Hadi ya” diyorum. “Evet sizin okuldan sizin bölümden” diyor. “Impossible” diyorum. “Possible” diyor. İnatlaşıyoruz ve sonra “kandırdım” diyor. O an menajerinin de Aamir Khan gibi şakacı olduğunu keşfediyorum. Set, zenginlerin evlenmek için tercih ettikleri, şatafatlı gösterilerin yapıldığı mekânların ilerisinde bir köy yerinde. Yolumuz yine derin çelişkilerle örülü. Yalnızca evlenmek için milyonlar harcanan mekânlardan, yoksul bir köye… Sete ulaştığımız vakit insanların sıcak tebessümü ikinci şaşkınlığımız oluyor. Bu sıra menajerin en büyük isteği bize yemek yedirmek. Bu misafire yemek yedirme ısrarının bize has olduğunu zannederken onlarda da bir davranış olarak karşımıza çıkıyor. Ve her cümle sonuna ekliyor “Sonra bana acıktım demek yok”. Bu hâli ortama ısınmamızı sağlıyor. Bir süre etrafta dolaşarak Aamir Khan’ı arıyoruz. Ancak yok! Daha sonra kapısında Mahavir Phogat yazan bir karavana giriyoruz. Karavan ona ait. Burada Menajer artık sormadan doğrudan yemek getirtiyor ve yemek yiyoruz. Kostümlerini inceleyince ‘çok kilo almış olmalı’ düşüncesi beliriyor. Yemek yerken uzunca süre okulumdan ve ülkeden konuşuruz. Menajerin Fatih Akın sevgisi karşısında çok şaşırıyor ve çok mutlu oluyorum. Son filmi The Cut’ı izlemiş ondan konuşuyoruz. Bir ara laf arasında “Aamir Khan şu an burada, iç odada” diyor. Ben de “yine kandırıyorsun” diyorum ve sahiden de ciddiye almıyorum. Menajer bir süre sonra karavandan gülerek ayrılıyor. Arkadaşım ve ben geri gelecek diye beklerken iç taraftan adım sesleri duyuyoruz ve kapı açıldığında penguen adımlarla, omuzlarını boynuna kaldırıp gözlerini kocaman açmış bir şekilde Aamir Khan karşımıza çıkıyor. Anlaşılan ikinci şakanın da kurbanı oluyoruz. Tanışmanın ardından karavandan iniyoruz. Bir taraftan makyajı devam edecek. O sıra yaşadığım inanılmaz heyecana rağmen sanki sıradan bir set günüymüş ve bilmem kaçıncı kez sohbet ediyormuşuz gibi arka arkaya sorduğu sorulara cevap veriyorum. Bir taraftan da makyajı hakkında detayları aktarıyor.

pk-aamir khanÇekim alanına geçince bizi yönetmen ve set ekibine Türkiye’den arkadaşlarım diyerek tanıtıyor. İnsanların samimiyetini algılamanız için çoğu zaman bakışları yeterlidir. Buradaki insanlar bizim gözlerimizin içine öyle güzel bakıyor ki biz şaşkınlığımızı tüm hücrelerimizde hissediyoruz. Oturduğumuz andan itibaren sıcak bir sohbet başlıyor. Bir taraftan seti izliyorum. Kafamı bir tam daire çeviriyorum, birkaç dakika sonra aynı hareketi tekrar yapıyorum. Algılamaya çalıştığım şey ekibin sayısının gerçekten bu kadar az olup olmadığı. Sahiden de Türkiye’ye nazaran sette çok az insan var. Ancak birkaç dakika içinde durumu anlıyorum. Bu sayıca az kitle öyle organize çalışıyor ki set bir saat gibi hiç sorunsuz işliyor. Daha ilk dakikadan itibaren set ekibinin sıcaklığını yüreğimizde hissediyoruz ve bunun rahatlığı ile sohbetimizi sürdürüyoruz. Aamir Khan sahnesi geldiği vakit yanımızdan ayrılıyor ve çoğu zaman üç çocuk oyuncuyla olan sahnelerinde hiç tekrar çekime mahal vermeden sahneyi bitiriyorlar.

Artık burada son derece rahatız. Kırk yıllık sohbet ortamımızmış gibi gülüyoruz, eğleniyoruz, insanların gözlerinin içine bakıyoruz. İnsanlar gözlerimizin içine sımsıcak bakıyor ve devamlı etrafımızda çay ister misiniz? Bisküvi yer misiniz? diyerek dolaşıyorlar. Khan, sahnesi olmadığı her an “aay-ay-aay” diye iç çekerek gelip yanımıza oturuyor ve Türkiye’ye dair, bize dair sorular soruyor. Bazı anlarda şaşkınlığa düştüğüm durumlar yaşanıyor ve bu çoğu zaman Hintçe çevirdikleri bir espriye malzeme oluyor. Bu hâlime çokça gülüyorlar. Türkiye’ye dair sohbetlerimizde de sevgili yönetmen Nitesh Tiwari ile birlikte “hadi Türkiye’ye gidelim” sohbeti yapmaktan geri durmuyorlar.

An geliyor bize Suriyelileri soruyor, Ankara Katliamı’na ilişkin bilgi alıyor. An geliyor Türkiye’deki hayranlarının kendisine olan sevgisini şaşkınlıkla dinliyor.

O gün akşam olana değin her çekim arasında uzun uzun sohbet ediyoruz. An geliyor bize Suriyelileri soruyor, Ankara Katliamı’na ilişkin bilgi alıyor. An geliyor Türkiye’deki hayranlarının kendisine olan sevgisini şaşkınlıkla dinliyor. An geliyor Türkiye dizilerinin Hindistan’da vizyona girmesinden konuşuyoruz. An geliyor okulumdan, sınıfımda kaç kişi olduğundan hangi dersleri gördüğümden konuşuyoruz.

Aamir Khan’a dair en klişe yargılardan biri bütün filmlerde yönetmenin işine karıştığıdır. Bunun gerçek olup olmadığını hep merak ediyordum. Bir yandan da karışıyorsa da iyi yapıyor deyip gülüyordum. Ancak sette gördüğüm Aamir Khan “action” denildiği anda rejiye teslim olan, “cut” sesi ile sahnesi bittiğinde yönetmenin yanına gelip monitörden sahnesini izlerken yönetmene yalnızca fikrini söyleyen, kabul edilmezse de bunu herhangi bir problem hâline getirmeyen bir adam. Yani yönetmenin işine karışmıyor ve bence bir yönetmen için sahip olunabilecek en yardımsever başrol oyuncusu oluyor. Setteki Aamir Khan’a dair beni etkileyen detaylardan biri onun mükemmeliyetçiliğiydi. Örneğin, sahnede bir reji asistanının yahut devamlılık tutan birinin dikkat etmesi gereken ve gözden kaçırdığı çok küçük bir detayı yakalıyor ve çekime geçmeden bir dakika müsaade isteyip onu düzeltiyordu.

Ancak sette gördüğüm Aamir Khan “action” denildiği anda rejiye teslim olan, “cut” sesi ile sahnesi bittiğinde yönetmenin yanına gelip monitörden sahnesini izlerken yönetmene yalnızca fikrini söyleyen, kabul edilmezse de bunu herhangi bir problem hâline getirmeyen bir adam.

Biz artık ortama tamamen alışmış, heyecanı ve kaygıyı üzerimizden atmıştık hatta Türkiyeli hayranları için bir video kaydetmiş ve birkaç fotoğraf çekilmiştik. Hayatımda ilk kez filmlerini izlediğim vakit gözlerinden kırk yıllık ağabey samimiyetini yakaladığım o insanla şimdi yan yana yürüyor ve okulum bitince buraya geleceğim, burada seninle çalışacağım diyordum ve gözlerimin içine bakıp gülümsemesini iliklerime kadar hissediyordum.

O gün akşam otele aynı araçta gideceğimizi kırk dakikalık bir mesafe olduğunu söyledi. Yol boyunca araçta kendisine Türkiyeli hayranlarından getirdiğimiz çizimleri, içerisinde mesajlarının olduğu dergiyi, İnce Memed kitabını, İnce Memed tişörtünü ve başkaca hediyeleri teslim ettik. Açıkçası bu denli bir ilgi beklemiyordu. Türkiye’ye dair bilgileri sınırlıydı. Hakkında yazılmış bir kitabın Türkçe’ye çevrildiğinden haberi olmamış ve gördüğünde çok şaşırdı.

Henüz setten yeni çıkmıştık ki köyde yaşayan hayranları fotoğraf çekilmek üzere yol kenarında bekliyordu. Aracını gördükleri an hepsi çığlık atıp ismini haykırmaya başladı. Aamir Khan ise şoföründen müsaade isteyip araçtan inerek hepsiyle tek tek fotoğraf çekildi. Bu on beş yirmi dakikalık fotoğraf faslının ardından da iç çekerek araca geri döndü. Tabi on dakikalık mesafe sonrası ikinci bir kitleyle karşılaşana kadar. Set alanından ayrıldıktan sonra hediyeler üzerine sohbet etmeye başladık. Türkiye’de sahiden bu kadar sevildiğini bilmediğini ve başka hangi Hindistanlı aktörlerin sevildiğini sordu. Havadan, sudan sayılabilecek bir sohbet esnasında Mahavir Phogat’ın hikayesini anlatmaya başladı. Köyde gördüğü baskıdan, tüm bu baskılara rağmen “benim kızlarım bir gün Hindistan’ı temsil edecek” demesinden, kızlarını güreşçi olarak yetiştirebilmek için verdiği emekten, kızları Babita ve Geeta uluslararası yarışmalarda kazandıkları madalyalarla Hindistan’a döndüklerinde Phogat’ın yaşadığı mutluluktan bahsediyordu. Uzun uzun, kendini o an o araçtan soyutlayarak ve belki de Mahavir Phogat’ın yerine koyarak, belki de ülkesi adına iyiden güzelden yana olana arzusuyla anlatıyordu ve sonlarına doğru gözleri dolmuştu. Hayranlarının çok iyi bildiği o el hareketiyle çaktırmadan gözyaşlarını sildi. Derin bir iç çektim. Derin bir iç çekerek anlatımını sonlandırdı.

“Senden öğreneceğim bir şey var” cümlesini takip ederken zihnimden geçen tüm alt metinler işte bu anlatımda, çaktırmadan gözyaşını silişinde ve derin bir iç çekişin ardından dönüp tebessüm edişinde saklıydı.

Evet zengin olup bin, on bin, belki yüz bin insana ev-yemek-kıyafet verebilirsiniz ancak bütün bir ülkeye bunu sağlayamazsınız. Çünkü bu nicel değil nitel bir sonuçtur ve topyekûn sistemle alakalıdır. Ve bence hayatta en önemli şey akşam başınızı yastığa rahat koyup koyamadığınızdır.

Aamir Khan: “kurtarıcı”

Evet zengin olup bin, on bin, belki yüz bin insana ev-yemek-kıyafet verebilirsiniz ancak bütün bir ülkeye bunu sağlayamazsınız. Çünkü bu nicel değil nitel bir sonuçtur ve topyekûn sistemle alakalıdır. Ve bence hayatta en önemli şey akşam başınızı yastığa rahat koyup koyamadığınızdır. Evet dünyanın en zengin aktörlerinden olup kendi ülkesindeki yoksullara ev-yemek-kıyafet verebilirdi -bunu yapıyor da- ancak o, başını yastığa rahat koyabilmek için sinemasında onların hikayelerini anlatıyor. Ve öyle bir adanmışlık ki bu onu mükemmele zorluyor. Evet Aamir Khan kadının mal, köle olarak görüldüğü bir ülkede her şeye rağmen bir köyde iki kızını güreşçi olarak yetiştiren bir babanın hikâyesini bulup çıkarıyor. Ve o babanın hikayesini tüm dünyaya duyurmak için filmini yapıyor. Yaptığı filmi anlatırken de uzaklara dalıp ülkesindeki insanların bir gün özgür olabilme ihtimalini düşünüyor.

Ve evet en çok da bu sebepten Aamir Khan’ın ülkesinde akşam olduğu vakit bisikletinin tepesinde uyuyan, yoksulluktan kemikleri sayılan insanlar Aamir Khan dediğinizde gözleri parlayarak “kurtarıcı” diyor.

Kendi adıma o araçta tüm cevaplarımı almıştım. Ve hiç yanılmadığımı, keşfedilebilecek en doğru insanı keşfettiğimi ve şuan en doğru insanın yanında olduğumu düşünüyordum.

Onun yanında geçirdiğimiz günlerde bizzat menajeri her türlü ihtiyacımızla ilgilendi. Bir gün set yoktu ve kendisinin de görüşmeleri vardı ancak bize sinemaya gitmek isteyip istemeyeceğimizi sordu, bir film belirledi ve menajerinden götürmesini rica etti. Ancak şehirde eylem olduğundan her yer kapanınca tüm programımız değişti ve o sık sık arayıp ne yaptığımızı, nasıl vakit geçirdiğimizi sordu.

Tüm set ekibi aynı otelde kalıyordu. Filmin genç oyuncuları Zaira Wasim, Ritvik Sahore ve Suhani Bhatgarat ile arkadaş olmuştuk. Üçüyle birlikte yemek yedik, birlikte yüzdük, Zaira’yla, Aamir Khan’ın Türkiyeli hayranlarından gelen mesajlara tebessüm ettik, akşamları birlikte oturduk. Onlar bizim on yıllardır tanıdığımız insanlar gibiydi.

Aamir Khan Türkiyeli hayranlarından gelen mesajların olduğu dergiyi elinden bir an bırakmadı. Dikkatlice okuyacağını defalarca söyledi, çok etkilenmişti ve bir de teşekkür videosu kaydetmek istedi.

Sonraki vakitlerde programının yoğunluğundan otelde bulunamayacaktı ancak bir akşam menajeri yanımıza gelip on dakika içinde hazır olup odasına gelmemizi söyledi. Biz yine bir aksiyonun içinde olduğumuzu fark edip sesimizi çıkarmadan odasına iniyorduk ki koridorda kendisiyle karşılaştık. On dakika içinde geleceğini söyledi. Geldiğinde gözlerinin içi gülümsüyordu. Öylesi yoğun bir programa rağmen bizi gitmeden bir kere daha görmek istediğini söylemişti ve bir boşluk yaratmayı başarmıştı.

Kendisi Dangal’ın Türkiye’de vizyona girmesi için elinden geleni yapacağını söyledi. Biz de burada elimizden geleni yapmanın sözünü verdik. Türkiye’de bir de gala yapma hayâlim karşısında “aççaa” deyip “olabilir” diyerek ekledi.

Biz neye nasıl teşekkür edeceğimizi şaşırdığımız günlerden geçerken o bize hediyeler almış ve şimdi onları vermek istiyordu. Arka arkaya diğerleri diğerleri diyerek gelen hediyeler karşısında artık duygu yoğunluğumuzu saklayamıyorduk. Ayrılmadan evvel sımsıkı sarılıp her şey için teşekkür ettik ve tekrar görüşme sözü verdik. Kendisi Dangal’ın Türkiye’de vizyona girmesi için elinden geleni yapacağını söyledi. Biz de burada elimizden geleni yapmanın sözünü verdik. Türkiye’de bir de gala yapma hayâlim karşısında “aççaa” deyip “olabilir” diyerek ekledi.

Tekrar görüşme sözüyle, trenimiz hareket edene kadar istasyonda bekleyen mükemmel menajerin güven veren bakışlarıyla, Zaira’nın defalarca sarılıp öpmesi, çok özleyeceğim derken iç çekmesiyle ve havsalamızdaki daha onlarca güzel anıyla oradan ayrıldık.

Türkiye’de bir gala hayali

Hindistan’a dair aktaracaklarım başka bir yazının konusu olabilir ancak bunun fazlaca uzaması sebebiyle burada noktalıyorum. Yaşadığım günler tahayyülümün çok ötesindeydi. Bulduğum cevaplar bir bilezik gibi güç olarak bileğime eklendi. “Bir aktör ülkesinin kaderini değiştirebilir mi sorusuna” yüksek sesle Aamir Khan denileceğine dair inancım arttı ve geri geleceğim dediğim vakit gelmek zorundasın diyen o aile sıcaklığına geri döneceğim anı iple çekmeye başladım.

Şimdilerde her gün Ritvik Sahore’yle, Zaira Wasim’la, Suhani Bhatnagar’la yahut Sanya Malhotra ile yazışıyor ve bir süre sonra sohbetimizi “Türkiye’de gala süper olacak” noktasına taşıyoruz. Biz buna inanıyoruz ve bunun bir hayâlden ziyade hep birlikte başarabileceğimiz bir ilk olacağını biliyoruz.

Birçok şey yapabileceğime olan inancımla hiçbir şey yapamayacağım kaygısı ince bir çizgide gidip geliyor hâlâ ancak artık şunu biliyorum; bir işi yapmak isteyen yolunu, yapmak istemeyen bahanesini bulur. Minnettarım…yazisonuikonu

@gizemibak



  1. Özgür öz

    Git kardeşim, benim yüreğimi de bir bilezik gibi takıver koluna,
    Çok inan, çok sev işini,
    Benim bile hissetmemi sağladın bu yazında, inanmamı sağladın…

  2. Hulusi

    Çok güzel bir yazı olmuş. Bir Aamir Khan hayranı olarak cabanızı çok takdir ettim. Dilerim büyük projelere imza atarsınız. O çok istediğiniz galayı da gerçekleştirirsiniz insallah.


Yeni yorum ekleyin.