1 Mayıs, Küba’da kutlanır!

|

Küba yazı dizimizin artık sonuna geldik. 1 Mayıs’ta Küba’dayız. Sabahın dördünde insanlar şarkılar ve danslarla akıyor meydanlara doğru. Her yer o kadar kalabalık ki. Sağlıkçılar, inşaat işçileri, maden işçileri…

FilizTanya1Mayıs3

Küba’nın Kahraman şehirlerinden geçtik, gidiyoruz doğuya doğru. Her gittiğimiz  her yeri beğendik, ayrılmak zor geldi. Santiago de Küba’dan Baracao’ya giderken bilmiyoruz ki en çok burayı seveceğiz.

Baracao adanın en eski şehri. Malum Kristof Kolomb Hindistan’a gitme hayaliyle çıktığı yolculukta önce Bahamaların küçük adalarına, sonra Baracao’ya ulaşır. Burayı anakara sanır, yani Hindistan.

Keşif iyi bir şey midir bilmem ama burada yaşayanlar için hiç iyi olmamış. Eski dünyanın insanları gemilere doluşup gelmişler, bu yeni keşfedilen yere. Sonra mı? Sonrası herkesin malumu.

FilizTanyaBaracoa

Burası Küba’nın ilk Başkenti olmuş. 1511’den 1515’e kadar başkentlik yapmış. Kolomb’un adaya ikinci gelişinde yanında getirdiği Valaquez ilk bu şehri kurar. Kısa süre sonra Santiago’u keşfedince başkenti de oraya taşırlar. Baracoa gözden düşer önemini yitirir bir süre sonra. Belki böylesi daha iyi olmuştur. Yoksa bu kadar bakir kalamazdı.

Küba’da ki en güzel günlerimizi burada geçiriyoruz. Adada çok az sayıda kalmış yerli köylerinden birkaç tanesini ziyaret ediyoruz. O eşsiz kumsallarında denize giriyor, nehirlerinde gezintiler yapıyoruz.

Burası küçük bir kasaba gibi, herkesle iki günde kaynaşıp tanışık oluyoruz. Adanın en uzak ve en doğu ucuna yaptığımız bu yolculuk, bizi Küba’nın bambaşka bir yüzüyle tanıştırıyor. Ayrılmak çok zor ama gidilecek yollar var önümüzde, hem de çok uzun.

Bir aya yakın bir süredir yollardayız. Sürekli yer değiştirmek, uzun otobüs yolculukları bizi yorgun düşürdü.

Adanın kuzeyine yaptığımız uzun bir yolculuktan sonra kendimizi mercan resifleri ve mangrovlarla kaplı adalara atıyoruz. Coyo Coco’ya gitmek yorucu ve maceralı oldu ama tüm çekilen eziyetlere değdi.

Burası ıssızlığın ortasında bir cennet sanki.

İnci tozu kumsalları ve masmavi deniziyle tüm yorgunluğumuzu denize attık. Ve artık dönme zamanı.

 

FilizTanyaCoyoCoco

Havana’ya dönmek için geldiğimiz otobüs terminalinde oturmuş, gecikmiş otobüsümüzü değil de bize “gitme kal” diyecek sevgiliyi bekliyoruz sanki.

Terminal kendi rutinliğini yaşıyor. Bizse kendi hüznümüzü. Bu sırada bir adam yanımıza yaklaşıyor. Bu bize, “gitmeyin” diyecek sevgili olamasa gerek. Adam, Havana’ya gidiyor. Arabasında yer var. Makul bir para karşılığı bizi de götürmeyi öneriyor.

Önce şüpheyle yaklaşıyoruz. Bize önerdiği fiyat üçümüzün otobüs parasından daha ucuz. Acaba bizi kazıklıyor mu diye iyice olayı tetkik ediyoruz. Hatta Mert’i arabayı görmeye gönderiyoruz. Araba yeni model, oldukça iyi. Zaten otobüse binmeye çok gönlüm yok. Ben oyumu arabadan yana kullanıyorum.

Rahatça yayılıp yolculuk edeceğimiz heyecanıyla arabaya yerleşiyoruz. Gayet sessiz bir şoförümüz var. İngilizce biliyor ama sanki dilini yutmuş.

Bu yollardan bir daha geçemeyeceğim diyerek bakıyorum arabanın penceresinden akan manzaraya.

Yollar bitmesin Havana’ya varmasın istiyoruz ya. O yavaşlıkla yine de akşam olmadan Havana görünüyor uzaktan. Mert, “Keşke Federico’ya gitmesek başka bir yer bulsak”, diyor.

Ama ona destek olacak kimse çıkmıyor biz de Federico’nun evine gitmek istemiyoruz. Daha güzel evler gördük Havana’da. Ama giderken dönüş tarihimizi belirtip yerimizi ayırtmıştık. Şimdi böyle haber vermeden gitmemezlik edersek çok ayıp olur. Odası boş kalır. Mert ısrarla ayıp falan olmayacağını söylüyor. Ama biz verdiğimiz sözde durmak gerekliliğinde ısrar ediyoruz.

Havana’ya girdiğimizde garip bir burukluk hissediyorum. Sanki eve dönmüş gibiyim.

Arabamız bizi Federico’nun evinin önüne kadar getiriyor. Aşağıdan zile bastığımızda Federico balkona çıkıp dış kapının anahtarını atıyor bize. İlk geldiğimizde aşağıya inip, valizlerimizi yukarı çıkarmamıza yardım etmişti. Şimdi eskidik galiba. Keşke başka yere gitseydik. Geldiğimizden bu yana birkaç kat ağırlaşmış bavullarımızla oflayıp puflayarak üç katı çıkıyoruz.

Evde rutin yaşam sürüyor! Federico’nun kız arkadaşı bile bıraktığımız yerde bilgisayarının başında oturuyor. Bu ülkenin kimi insanları ne çok seviyor bilgisayarlarını.

Eşyalarımızı odamıza bırakır bırakmaz, hiç oyalanmadan kendimizi dışarı atıyoruz.

Özledik Havana sokaklarını biraz ayaklarımızı açalım.

Meşhur Prado Caddesine çıktığımızda bir dans festivalini son anlarında yakalıyoruz. Sokakta tango yapanlar ve müzisyenler var. Etraflarında birikmiş bir topluluğa katılıyoruz ama son kısmına gelmişiz.

Havana’ya ilk geldiğimiz gün bizi “şu ileride festival var” diye kandırmışlardı. Bugün festival var kimse peşimizden seslenmiyor. Ne kadar garip. Sevdiğimiz biracıya gidip biraz dinlenmek istiyoruz.

Yolda yürürken ilk geldiğimiz günleri anıyoruz. Bu yolda sürekli birisi yanımıza yaklaşır ya para ister ya da başka yöntemlerle kandırmaya çalışırdı. Şimdi kimse bize selam bile vermiyor. Ne olmuş bu Havanalı’lara böyle. Pınar, “Turist havasından çıktık ondandır, geldiğimizden bu yana beş ton esmerleştik, hem artık etrafa şaşkın şaşkın bakmıyoruz, ‘biz bu elmanın kurduyuz’ havalarında geziyoruz” diyor.

Caddeleri sokakları geze geze en sevdiğimiz biracının olduğunu meydana Plaza Vieja’ya geliyoruz. Burada ev yapımı üç çeşit bira var. Ben en siyahını seviyorum. Günün her saati canlı müzik ve meydanda ki sokak ressamları buranın olmazsa olmazı.

Kendimizi yiyecek bir şeyler ve bira söylüyoruz. Yoldan geldik ya artık iyi bir yemek hakkımız.

Bir ay süren yolculuğun değerlendirmesini yapıyoruz. Herkes en beğendiği yerleri yarıştırıyor. Etraf bir ay öncesine göre çok daha kalabalık. Birkaç gün sonra 1 Mayısın kutlanacak olmasının da yan etkisi var sanırım.

Muhabbet sohbet derken arkada iç kısımdaki masaya gözüm takılıyor. Önce çift olduğunu düşündüğüm iki kişi otuyor, “Arkadaşlar çaktırmadan arka masaya baksanıza, bir gariplik var mı sizce de?” diyorum. Pınar’la Mert yandan yandan gözlemeye başlıyor. Burasıda bugün bayağı hikâye dolu.

Sait Faik olsa bir sürü öykü çıkarır bu mekândan.

Ortalama 60 yaşında kuzey Avrupalı olduğunu tahmin ettiğimiz bir turistle, 20 li yaşlarında Kübalı bir kız birlikte yemek yiyorlarmış gibi görünüyorlar. Adam bira içiyor. Kızın önünde ise iki kocaman hamburger var. Adam kıza doğu yan dönmüş duruyor konuşup konuşmadığı pek anlaşılmıyor ama kız yalnızca önündeki tabağa bakıyor. Biz onlara bakarken bir çırpıda iki hamburgeri de yiyip bitiriyor.

Karşımızdaki tablo içimizi burkuyor, insanlığımızdan utanıyoruz. Kübalıların turistlerin yemek yediği bu tip restoranlarda yemek yemeleri zor bir ihtimal. Ortada uygunsuz bir alışveriş var galiba. Azıcık canımız sıkılıyor ve kalkıyoruz oradan.

Daha önce girmediğimiz ara sokaklardan evimize doğru gidiyoruz. Hava da karardı artık insanlar evlerine geldiler. Hatta gece hayatı da yavaştan hareketleniyor. Geçtiğimiz sokakta bir sürü küçük resim atölyesi var. Pencereleri olmadığı için içeriyi rahatça görebiliyoruz. Yolculuğumuz boyunca çok resim atölyesi gezdik ama yük olmasın diye alamadık. Artık istediğimiz resmi alabiliriz.

Almaya karar verince seçmekte zorlanıyoruz. Beğendiklerimiz çok pahalı çıkıyor. Bütün paramızı harcadık neredeyse, şurada üç beş günlük paramız var. Ben resim için biraz ayırmıştım ama Pınar ve Mert için planda olmayan bir alışveriş oluyor bu.

Bir sürü atölye gezip kendimize güzel resimler alıyoruz. Taşımakta sıkıntı olmasın diye tuvallerinden söküp karton ruloların içine paket yapıyorlar. Böylece taşırken zarar görmeyecekler.

Resimlerimizi de almış mutlu mutlu giderken Katedral Meydanının oraya geldiğimizde bir kalabalık görüyoruz. Gündüz insanlarla dolup taşan bu meydana masalar atılmış, yemekler yeniyor. Önce düğün sanıyoruz, ama ortada gelin ve damat göremeyince bir iş yemeği olduğuna kanaat getiriyoruz.

Sahnede müzik yapan bir grup var, harika çalıyorlar. Katedralin merdivenlerine oturup müzik dinlemeye karar veriyoruz. Bir süre sonra herkes dansa kalkıyor ama bu daha önce gördüklerimiz gibi değil. Halay çeker gibi sıraya dizilip halayın salsa versiyonunu yapıyorlar sanki. İlk defa böyle bir şey gördüğümüz için merakla izliyoruz. “Bizde karşılarına geçip iki halay attırsak mı”, diyorum.

Bu akşam çok enerjimiz yok, bir an önce eve gidip dinlenmek istiyoruz. Gezinin sonunda Mert’e benzemeye başlıyoruz galiba. Tam eve yaklaşmışken kapı önünde bir aile grubu görüyoruz. Bir adam küçük çocuğu ağlatıyor. Çocuk nasıl çığırtkan ortalığı yıkıyor. Yaklaşıp ne olduğunu sorunca, adam “no problem” diyerek çocuğu alıp hızla evine çıkıyor.

Ne oluyor anlamıyoruz, öyle şaşkın kalakalmışken bir başkası yaklaşıp; adamın çocuğuyla şakalaştığını, bizim onu yanlış anladığımızı düşünerek evine kaçtığını söylüyor.

Neyi yanlış anlayabiliriz ki? Herkes çocuğuyla şakalaşabilir, çocukta biraz sinirlenmiş ve yaygara koparmış olabilir. Sonradan anlıyoruz ki; adam kendisini polise şikâyet edeceğimizi sanmış. Bu ülkede çocuklara şiddet uygulamanın cezası çok yüksek olduğu için adam “no problem” diyerek çocuğu alıp kaçmış.

Küba’da çocuklara kötü davranmak, onları çalıştırmak, dilendirmek… hepsi yasak.

Çocukların okula gitmesi, temiz pak giyinmesi, sekiz yaşına kadar süt içmeleri de zorunlu. Yoksa devlet hemen çocukları alıyor, ailelere de ceza veriyor. Var mı böyle bir yer demeyin, var işte.

Çok sıcak bir gece geçiriyoruz. Küba yağmurlu mevsime geçerken daha mı sıcak oluyor ne? Sabah serinliğine doğru anca dalmışız.

Kısa bir süre sonra “sıcakk” diyerek fırlıyoruz yataktan.

Duş alıp keyifli bir kahvaltı yapıyoruz. Yine ajandamızı ve şehir haritasını seriyoruz ortaya. İlk gelişimizde gezmeyip bugünlere sakladığımız yerlere bakıyoruz. Daha bir sürü yer var gitmediğimiz.

Mert buraların hepsine gitmek istemiyor. Eski Havana’da takılmak istiyor. Önceki gelişimizden tanıştığı birileri varmış belki onları falan görürmüş. Ne oluyor bu çocuğa, bir ay boyunca hiçbir şeye itiraz etmedi şimdi böyle davranıyor.

Üstüne gitmiyoruz, belki çok yorulmuş, belki de bizden bıkmıştır artık!

Pınar’la mezarlığa gitmek istiyoruz çünkü içinde dünyanın en yaşlı kauçuk ağaçları varmış. Colon mezarlığı şehrin tam ortasında ve dünyanın en büyük mezarlıklarından biri.

Mezarlığın yerine şehir haritasından bakıyoruz. Vedado bölgesinde çok büyük bir alanı kapladığı görülüyor. Daha önce Devrim meydanına gittiğimizde duvarlarının dibinden geçmiş ama bir türlü kapısını görememiştik.

Biz oyalanmadan çıkıyoruz. Mert nasıl olsa artık bizimle ilgilenmiyor! Akşamüzeri erken vakitte evde buluşmaya karar veriyoruz. Bugünün özelliği Pınar’ın doğum günü oluşu. Özel bir akşam yemeği düşlerindeyiz.

Dışarı çıkıp Malecona’a iniyoruz. Bugün iki kişiyiz Vedado’ya coco taksiyle gidebiliriz. Dönüş için okyanusun kenarında yürüme planları yapıyoruz. Karşımız Atlas Okyanusu.

Güzel bir pazarlıkla bu yürüyen ceviz kabuğunu andıran araca biniyoruz. Harika bir yolculukla mezarlığın kapısına kadar geliyoruz. Öyle bir kapısı var ki sanki Topkapı Sarayı’na giriyoruz. Gerçekten Topkapı Sarayı’nı aratmayan bir uygulama var, girişinde ücret istiyorlar.

Havana’ya geldik ya her şey için para. Vallahi sıkıldık her şeye para ödemekten. Mezarlık burası yahu, belki bir yakınımıza dua edeceğiz. Pınar hemen itiraz ediyor. Neyse ki görevli İngilizce biliyor. Ama derdimizi anlatamıyoruz. En sonunda tek bilet alıp ikimizin de geçmesi konusunda anlaşıyoruz. Adama da hatıra olsun diye cebimizde son kalan üzerinde Atatürk olan bozuk parayı veriyoruz.

Burası 1868 yılında kurulmuş. Kristof Colomb’un anısına. Onun adı verilmiş. İçeride 1 milyondan fazla mezar var. Kapıdan giriyoruz girmesine de henüz mezar gördüğümüz yok. Geniş bir yoldan ilerliyoruz. Burası 56 dönümlük çok geniş bir alan.

FiliztanyaMezarlık

Yolun kenarında, anıt özeniyle yapılmış mezarlarla karşılaşıyoruz. Buraya adeta gökten mermer yağmış, su da onlara şekil varmış sanki. Hepsi birer anıtmezardan öte bir sanat eseri. Kaç heykeltıraş kaç yıl çalıştı bunları oymak için acaba?

Bir süre tüm mezarlara tek tek bakıyoruz. Melekler, kuşlar, atlar… Neler mezar taşına dönüşmemiş ki. Bazılarının bakımını yapan öğrenciler var. Tulumlarını giymiş çalışıyorlar. Sanırım ölenlerin statüsüne göre yapılmış bu heykeller. Mezarlığın derinliklerine doğru ilerledikçe sadece isim yazılı olan mezartaşlarını görmeye başlıyoruz.

Burası o kadar büyük ki dön dolaş yorgunluktan canımız çıkıyor. Hala Kauçuk ağaçlarını göremedik. Bizdeki mezarlık servileri gibi her yerde onları göreceğimizi sanıyorduk. Enerjimizi yeniden kazandıktan sonra tekrar bu koskoca mermer labirentinin içinde dalıyoruz.

Kauçukları bulma kararlılığıyla dolanıp duruyoruz. Gözlerimizi kocaman açıyoruz. İşte dev kauçuklar! Birden kauçukların karşısında kalakalıyoruz.

Gerçekten çok büyükler. Her yerden adeta sakalları sarkıyor. Bu kauçuk dediğimiz ağaç incirin çok yakın akrabası. Bizim evlerde saksılarda yetiştirdiğimiz bitkinin de ta kendisi.

Bu sıcakta böyle bir gölge bulmak harika oldu. Ağaçlardan sarkan uzun asma gibi odunsu kısımlar salıncak gibi olmuş. Mezarlıkta böyle şeyler yapmak hoş kaçmaz ama Pınar’la bu doğal salıncaklara binip sallanıyoruz.

Bu mezarlıkta çocuklar gibi şeniz.

Arka taraflara doğru yürüdüğümüzde bir cenaze törenine denk geliyoruz. İnsanlar minibüslerle geliyorlar. Öyle siyah falan giyinmiş değiller. Burası bir Katolik mezarlığı ama tören Katolik inançlarına göre mi bilemiyoruz.

Gördüğümüz törende tabutu toprağın içine gömülü beton sandığa koyup, üzerini bir beton levha ile kapattılar. Diğerlerinin hepsi de öyle, üstleri toprak değil hep mermer yada beton kapakla kapalı.

Bu mezarlıkta çok ünlü kişiler yatıyor. Bizi en çok etkileyen Küba devrimi sırasında hayatını kaybeden devrimcilerin mezarları oldu. Mermer bir duvarda yazılıydı hepsinin adı. Muhtemelen duvarın arkasında yada duvarın içinde yatay gömülüydüler.

Mezarlıkta zamanlar uçup gidiyor. Güneş burada hep tepede olduğu için saati güneşe bakarak kestirmek zor oluyor.

Son günlerimizi yaşıyor olmanın verdiği hüzünle yürüyerek farkında olmadan evimize kadar gelmişiz. Akşama doğum günü kutlaması var hazırlanmalıyız.

Yanımızda numunelik getirdiğimiz şık kıyafetlerimizi ortaya seriyoruz. Benim ki amma abartılı. Bunu kız kardeşimin arkadaşı vermişti, artık giymiyormuş. Bende Federico’nun kız arkadaşına bırakırım artık.

Dışarı çıkıp rastgele güzel yerlere bakmaya başlıyoruz. Gözümüze büyük bir binanın 3. katında güzel bir yer kestiriyoruz. İçeri girdiğimizde çok isabetli bir karar verdiğimizi görüyoruz. Yemek salonu çok güzel, fiyatlar da çok uygun. Burası özel bir yemek için harika bir yer. Ama müzik yok. Müzik dinlemeye de başka bir yere gideriz.

Mert kendine gösterişli bir balık söylüyor. Biz vejetaryenler için fazlaca bir seçenek yok. Meksika fasulyesi ve pilava devam. Gecenin şerefine en güzel şarabı ısmarlıyoruz.

Gecenin en büyük sürprizi bir tahta üzerinde sıcak ekmek ve tereyağının gelmesi. Arkada biri mi var içimizi okuyan. Günlerdir ekmek yemedik biz. Gözlerimiz dolacak nerdeyse.

Pastamız yok ama her şey çok mükemmel. Hem kim demiş doğum günü pastayla kutlanır diye. Bir yandan yemek sonra gidilecek müzikli mekânları düşünüyoruz. İlk gelişte turistik mekânlardan uzak duralım Hemingway’in Bar’ına gitmemiştik. “Hadi bu akşam Hemingway’ın Bar’ına gidelim”, diyorum. Mert, “Mojitosunu mu daiqurisini mi içtiğine gideceğiz, malum ikisini de farklı yerlerde içiyormuş.” Hep bir ağızdan “Tabiki daiquiri” diyoruz.

İlk geldiğimizde de dolup taşıyor diye gitmemiştik Hemingway’ın Bar’ına. Ama bu gece gidebiliriz artık. Yine kapısında bekleyen bir sürü insan var. Üç kişilik yerlerinin olduğunu söylüyorlar. Biz hemen içeriye akıyoruz. Çok büyük bir yer değil. Ama yüksek tavanlı barok tarzı mimarisi olan çok ihtişamlı bir mekân. Sahnede bir grup var çok da güzel müzikler yapıyorlar. Herkes küçük pistte neşeli danslar yapıyor. Biz masamızda oturup etrafı seyrediyoruz.

Menüye bakmadan hemen Daiquri’lerimizi sipariş ediyoruz. Barın yanında Hemingway’ın heykeli var onu da ziyaret edip birer fotoğraf çektiriyoruz. Çok eğleniyoruz ama hesabı görünce biraz şaşıyoruz. Bugüne kadar içtiğimiz en pahalı içkiydi bu. Nasıl olsa son günlerimiz, harcayalım gitsin.

Sabah erkenden kalkıp valizimizi hazırlıyoruz. Uçuşumuz yarın akşam. Hem yarın 1 Mayıs olduğu için fırsatımız olmayabilir. Son ana iş bırakıp telaş yapmayalım.

Hep birlikte kahvaltıya geçiyoruz. Dün gece giymiş olduğum şık elbiseyi katlayıp Federico’nun kız arkadaşına götürüyorum. Sadece dün gece giydiğimi ve ona vermek istediğimi, söylüyorum. Teşekkür ederek alıyor.

Mert bugün bizimle takılmak istemiyor. Sanırım bayağı yoruldu. Pınar, “Bak çok yorucu şeyler yapma, yarın 1 Mayıs çok erken kalkacağız ve bütün gün ayakta olacağız. Enerji gerekecek” diyor.

Burada 1 Mayıs için sabah dörtte kalkmamız gerekecek.

Bizde yorucu bir program yapmıyoruz. Sadece meşhur Amerikan ofisine gideceğiz, o da evimize yürüme yolu.

Okyanus havasını ciğerlerimize doldurarak yaptığımız sahil yürüyüşüyle Amerikan ofisine doğru gidiyoruz. Uzaktan yüzlerce Küba bayrağının arasından görüyoruz. Burası devrimden önce ABD elçilik binasıymış. Devrimden sonra ilişkiler bozulunca bir ofise dönüşmüş. Burası okyanusun tam kenarı haritaya göre tamda ABD Florida’sına bakıyor.

Binaya çok yaklaşamıyoruz; Yasak. Amerikan bayrağının çekildiği binanın önü yüzlerce Küba bayrağıyla dolu. Ofise bakıldığında Küba bayrağından başka bir şey görülmüyor. Karşıdan bakınca da bina Küba bayraklarından görülmüyor.

FilizTnayaAmerikanOfisiBayrak direklerinin olduğu meydanın başında Jose Marti heykeli var. Heykelin kucağında bir bebek var. Marti kucağındaki bebeğe adeta Amerikan ofisini işaret ediyor. Biz hemen yorumlar patlatıyoruz “bu bebek Küba gençliğini temsil ediyor ve Jose Marti ona Ahmet Arif’ten dizeler okuyor!

Bunlar,

   Engerekler ve çıyanlardır,

   Bunlar,

   Aşımıza, ekmeğimize

   Göz koyanlardır,

   Tanı bunları,

   Tanı da büyü…”

Tabi işini aslını sonradan öğreniyoruz. Jose Marti’nin kucağındaki Elian bebekmiş. Daha sonra bu olayın belgeselini izledim. 1999 yılında Elian altı yaşındayken annesi ve diğer Kübalılarla birlikte bir tekneye binip Amerika’ya kaçmaya çalışıyorlar. Aynen Ege denizini aşmaya çalışan mülteciler gibi. Onların sonu da Ege Denizi’ndekilerden farklı olmuyor. Tekne batıyor. Annesi dahil teknedekilerin hepsi ölüyor. Elian bebek Amerikalı bir balıkçı tarafından kurtarılıyor.

Bundan sonrası bir velayet davası, bir onur meselesine dönüşüyor. Davayı Küba tarafı kazanıyor ama çocuğun Küba’ya getirilmesi çok olaylı oluyor.

Dönüşte ara sokaklara dalıyoruz çünkü öğlen sıcağı bastırıyor iyice. Mert’le evin kapısında karşılaşıyoruz. Sıcağın yoğun saatini biraz evde geçiriyoruz. Ama bugün son günümüz sığmıyoruz hiçbir yere. Tekrar sokaklara çıkıyoruz. Boşa geçirecek tek dakikamız bile yok.

Önce sahafların olduğu meydana gidiyoruz burası en sevdiğimiz yerlerden. Mert buradan daha önce de kitap aldı. Eski kitaplar, fotoğraflar, küçük eşyalar, her şey bulmak mümkün. Ben Corda’nın Che için hazırladığı fotoğraf albümünü alıyorum. Oldukça uzun oyalanıyoruz.

Yemek için yeni bir yer bakalım diye sokaklara dalıyoruz. Bu sokakları daha önce de dolaştık ama hala ilk defa görüyormuşuz gibi. Her seferinde yeni şeyler fark ediyoruz. Midem iyice kazınmaya başladı ama bir müzik sesi bizi durduruyor.

Çift kanatlı büyük kapının arkasından geliyor. Burada kapı pencereler hep açık ya. Aralamaktan çekinmiyoruz.

Bu avluda dans dersi var ama bu dans oryantal.

Mısır tarzı oryantal öğrenen 14, 15 yaşlarında üç kız var. Teypten Mısır müzikleri çalıyorlar. Bize “bunlar da nerden çıktı” dercesine bakıyorlar ama hiç de istiflerini bozmuyorlar.

Bir süre izleyip “no es, no es” diyerek onlara küçük bir gösteri yapıyorum. Tabi bu arada “Leblebi Koydum Tasa Kız Annem” i de söylemeyi ihmal etmiyor Pınar. Gülmekten ölüyorlar. Olmayan İspanyolca’mla “no oryantal, si salsa” demeyi de ihmal etmiyorum. Bu nedir böyle Havana’da oryantal de mi görecektik.

Bugün çölde bedeviyiz galiba. Yemek için yer bakınırken bir Arap restoranı görüyoruz. Hem de falafelci. Günlerdir fasulye pilav ve meyve yiyen birisi de buna “hayır” diyemez ki.

Burası Suudi Arabistanlı birisininmiş. Araplar Havana’da bayağı ilerlemişler. Açlık ferman dinlemiyor tabi nohutlu falafelleri ve lavaşı bir güzel mideye indiriyoruz. Tokuz ve mutluyuz.

Katedral Meydanında oturup bir şeyler içmek için yer bakarken bize “Türk müsünüz?” diye yanaşan bir baba oğulla karşılaşıyoruz. Yeni gelmişler. Yarın 1 Mayıs törenine katılıp, on gün daha kalıp döneceklermiş. Bir derneğin organizasyonuyla gelmişler. Grupta iki yüz kişinin olduğunu söylüyorlar şaşıp kalıyoruz. 1 Mayıs için tribünden yer ayrılmış onlar için. Sabah otobüslerle alınıp 1 Mayıs’ı tribünden izleyeceklermiş.

Ne izleyecekler anlayamadık açıkçası. 1 Mayıs’ta gösteriler, sunumlar falan mı var. Neyse yarın anlarız artık.

Çok geç saate kalmadan evimize gidiyoruz. Federico ve kız arkadaşı evde yine aynı yerlerinde oturuyorlar. Mert yarın 1 Mayıs’a nasıl gideceklerini soruyor. Meğer onlar gitmeyecekmiş. Federico liberal bir adam, Fidel’i de sevmiyor. Kapitalizm gelince özgür ve zengin olacağını sanıyor. Mert artık ona anlatmaya çalışmıyor.

Yarın uçağımız akşam sekizde. Alandan öğleden sonra gelsek hazırlık için vaktimiz olacak yine.

Yatıyoruz ama uyuyamıyoruz, saati kurup kurmadığımızı defalarca kontrol ediyoruz. Sabah 03.30 da uyanıp, 04 de evden çıkmamız lazım. Haritamızdan alana gidecek en yakın yolu işaretliyoruz, birilerini göremezsek haritadan bakarak gideriz.

Sabah uyanıyoruz, apar topar hazırlanıyoruz. Liberal ev sahibimiz bize kahvaltı, kahve falan hazırlamamış. Yanımıza bir şeyler alabilseydik iyiydi. Bizde rahatları kaçsın diye biraz gürültülü çıkıyoruz evden.

Yaşasın 1 Mayıs!

Her yer çok karanlık. Gecenin bu karanlığında insanlar şarkılar ve danslarla akıyor meydana doğru. Biz de hızlanıyoruz. Bu ne eğlence, sanki festivale gidiyoruz, ellerinde rom şişeleri, hem içiyorlar hem salsa adımlarıyla yürüyorlar. Şarkılar söyleyip boyunlarına astıkları müzik aletlerini çalıyorlar.

Biz de onlarla coşuyoruz. Sanki kaçan bir şey varmış gibi koşar adımlarla gidiyoruz. Bu arada hiç haritaya bakmıyoruz, nereye gidiyoruz, alana nereden nasıl gideceğiz her şey karıştı. Bir insan seline kapıldık gidiyoruz.

FilizTanya1Mayıs1

Artık kalabalıklar yürüyemiyor muhtemelen ön taraflar doldu. Gecenin karanlığında çok bir şey göremiyoruz.

Her yer öyle kalabalık ki bir ara sıkışıp kalıyoruz. Pınar’la birbirimizi kaybetmemek için el ele yürüyoruz. Venezüella’dan gelmiş bir grubun yanına yanaşıyoruz. Herkes kendi ülkesinin bayraklarını sallıyor. Halka olmuş şarkı söylüyorlar ve “Viva Küba” diye bağırıyorlar sonunda. Ellerinde Fidel ve Chavez’in resimleri var. Bizi uğurlarken arkamızdan “Viva Turkey” diye bağırıyorlar.

Kalabalıklar öyle artıyor ki, meydanın neresindeyiz, kimlerin arasındayız kestiremiyoruz. Hava ışımaya başladıkça meydanın Vedado tarafında büyük grupların kortejler oluşturmaya başladığını görüyoruz. Ama öyle bizdeki gibi üçlü beşli kortejler değil. Yüz kişi kolkola giriyor yürümek için arkalarında binler.

Sağlıkçılar, inşaat işçileri, maden işçileri, her iş kolu kendi kortejlerini oluşturuyor.

Bu kentte bu kadar işçi bu kadar sağlıkçı mı var diyoruz. O kadar kalabalıklar. Sanırım etraftaki kasabalardaki herkes gelmiş. Bu kortejlerin arasında bizim gibi dolaşan gruplar var. Bu gruplar büyük tek bir pankart yerine ellerinde ya bayrak, ya da döviz taşıyorlar.

Hava iyice aydınlığında kalabalık ürkütüyor beni. Hareket edecek küçük bir alan bile kalmıyor. Kalabalıkların etrafı el ele tutuşmuş, öğrenciler ve görevliler tarafından çevrili. Bu insan zincirinin dışına çıkılmasına izin vermiyorlar. Arkada ki parkta ambulansların beklediğini ve anında müdahale için küçük bir çadır klinik kurulduğunu görüyorum.

Bu grupların hepsi Jose Marti Anıtının önünden geçerek dağılacaklarmış. Kalabalıkların nereye kadar uzandığını bilemiyorum ama biz anıta yakın bir yerdeyiz, yani önlerdeyiz. Anıtın orada bir tribün var, bir de sahne var ki konuşma sesleri geliyor. Konuşmalar yapılıyor ama ses hem cılız geliyor, hem İspanyolca anlamıyoruz.

Bir an bizim ülkemiz aklıma geliyor. Etrafta hiç polis yok. Şimdi burada bir patlama olsa kalabalığı sakinleştirmek için kim gaz sıkacak.

Bizden başka herkes ne yapacağını biliyor sanki. Grupların yanlarından ileri geri yürüyoruz kimler var diye görmek için. O sırada kitle yürümeye başlıyor.

FilizTanya1Mayıs5

Dağlardan akan sel gibi geliyorlar üstümüze.

Ama nasıl bir sel; şarkılar söyleyen, bayraklar pankartlar sallayan, umudun insanları akıyor bu yana doğru. Önce grubun önünden yürüyoruz. Anıtın oraya kadar geliyoruz ama kimse burada durmuyor yürüyüp geçiyor.

Kendimizi tribünün önüne atıyoruz aramızda tel çit var. Bu çit geçen geldiğimizde yoktu demek tören için konulmuş. Arkamıza dönüp baktığımızda Türkçe yazılı pankartlar açılmış olduğunu görüyoruz. Bunlar bizimkiler. Onlara sesleniyoruz. Bizi duyanlar el sallıyor.

Önümüzden akan kalabalığın fotoğraflarını çekiyoruz onlara el sallıyoruz. Hepsi Jose Marti anıtını selamlıyor. Yabancı ülkelerin bayraklarını görüyoruz ama hepsini tanıyamıyoruz. Kübalı işçiler, askeri okul öğrencileri, doktorlar, askerler, öğretmenler geçip bitince de siviller gelmeye başlıyor.

Bu gelenler oldukça neşeli. Taşıdıkları pankartlar ve flamalarda öyle. Bir tane Filistin bayrağı, Kanada bayrağı görüyoruz. Uzaklarda bir kırmızılık görüyoruz. Bunlar bizimkiler. Hepsi ellerine küçük Türk bayrakları almış sallıyorlar.

Biz her gelen geçeni selamlıyoruz. Kırmızı bayraklılar gitti. Alan nerdeyse boşalacak. Bu sefer harbi bizimkiler geliyor. Bugünün en uzun pankartını yaptırmışlar ince uzun. 17 kişi ancak taşıyor, tüm yolu kaplıyor nerdeyse; Beşiktaş Çarşı Grubu gelmiş. Atlayıp sarılıyoruz boyunlarına. Pankartla kenara çekiliyorlar. Ayaküstü konuşuyoruz. Buradan da Venezüella’ya gideceklermiş. Yolları açık olsun.

Artık alanda doğru dürüst kimse kalmıyor. Saat sabahın 10’u ve alan boşalıyor. Bu saatte hava o kadar sıcak ki insanın beyni kaynıyor. Törenin neden sabahın ilk ışığıyla başladığını anlıyoruz.

Şehir merkezine doğru yürümeye başlıyoruz. Yürürken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişiz. Capitol binasının önüne kadar gelmişiz. Vakit daha erken, birlikte bir şeyler içmeye karar veriyoruz. Yine Katedral Meydanına gidiyoruz. Oranın en iyi lokantasına oturuyoruz. Oturunca fark ediyoruz ki ayaklarımızın her yeri su toplamış. Acınacak haldeler ama evimiz buraya çok uzak değil biraz burada dinlenirsek yürümeye devam edebiliriz.

Hava o kadar sıcak ki aç olduğumuzun farkında değiliz. Son günümüz ya canımız da sıkkın. Ayaklarımızın altı da patlamış zaten. Kahvaltı etmediğimizi unutup birer mojito söylüyoruz. Mert, “Aç karnına içmeye de başladınız, sonunuz iyi değil vallahi” diyor.

Eve gidip önce ayaklarımıza müdahale ediyoruz. Mert’in “bunlar ne işe yarayacak niye taşıdınız ki buraya kadar” dediği şırıngaları çıkartıyor Pınar. Mert’i de çağırıyoruz ne işe yaradığını görmesi için. Su toplayan kısımların suyunu şırıngayla çekiyoruz, ayaklarımız rahatlıyor.

Daha gidecek çok yolumuz var. Bu ayaklar bize lazım.

Eşyalarımızı toplayıp duş alıyoruz. Federico’nun kız arkadaşı yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Bizde son kalan yiyeceklerimizi döküyoruz ortaya. Çabuk çorbalarımız ve dünden kalma Hindistan cevizi dilimlerimiz var.

Kahvemizi de balkonda içiyoruz. Saçlarımızı okyanustan gelen esintiye savuruyoruz kuruması için. Ayaklarımızı karşı sandalyeye uzatıp rahatlıyoruz. Canımız çok sıkkın. Gitmek istemiyoruz. Burayı çok sevdik, çok alıştık. İçimiz acıyor. Utanmasak ağlayacağız.

Evimizi hiç mi özlemedik? Bilmiyorum, yanıp tutuşmuyoruz gitmek için.

Havalanında telaş yaşamamak için erken gitmeye karar veriyoruz. Zaten burada da bir işimiz yok artık. Mert’i taksi bulması için dışarıya gönderiyoruz. İyi bir pazarlık yapması için sıkı sıkı tembihliyoruz. Aman bir yanlış anlaşılma olmasın giderayak.

Mert aşağıdan zile basınca evdekilerle vedalaşıyoruz. Bu Federico tam bir kapitalist. Parasını aldı ya valizlerimizin ucundan bile tutmuyor. Burada bırakmak için ayırdığımız eşyaları evde bırakmayıp taksiciye veriyoruz.

Yolda hüzünlüyüz pek birbirimizle konuşmuyoruz. Mert’in valizi puro ve rom dolu eğer aramaya denk gelirse el koyuyorlarmış. Alper bir takım tavsiyelerde bulunmuştu, onları anlatıyoruz. Mert biraz tedirgin oluyor. Tedirginliği de purolarını götürememekten yana. Bütün Siyasal Bilgiler Fakültesine puro dağıtacakmış. Deli bu çocuk.

Alan hiç de kalabalık değil. Valiz kuyruğunda fark ediyoruz ki valizler x-ray cihazından geçmiyor. Direkt uçağa alıyorlar. Mert hayıflanıyor; ben daha neler koyardım bu valize.

Bekleme salonuna geldiğimizde tamamen cam olan duvardan piste bakıyorum. Henüz hiç uçak yok. Her gün aynı sokaklarda, caddelerde dolanıp dururken bir gün kopup gidiveriyorsunuz uzaklara. Önce biraz öteye, sonra uzaklara, hatta çok uzaklara.

İşte şimdi çok uzaktayız, iklimin, insanın, renklerin bambaşka olduğu bir dünyanın ortasındayız. Uzak neresi diye düşünüyorum çok uzakta kalan ülkemi düşünerek.

Okyanusun ötesinde uzak bir hayaldi parçasıydı Küba bizim için. Düşlerimizde bir yeri vardı. Okuduklarımızla, duyduklarımızla, gördüklerimizle doldurduk içini. Ayak bastık. Yürüdük. Kimi yerde umduğumuzu bulduk. Kimi yerde şaştık kalakaldık.

“İnsan düşlediği dünyanın içine girince ne oluyor o düşlere?” diye bir soru takılabilir aklınıza. Bu kez de yaşadıklarınız düş oluyor.

Ah Küba sen ne güzel memleketsin.

İşte şimdi, yaşadıklarımızın düşünü görüyorum. Yıllar geçse de üstünden hep düşlerimdesin. Sıcağın kalmış şuramda bir yerde.

Haydi, uzat elini artık vedalaşalım. Çok uzaklardan geldik sana. Bizi çok mutlu ettin. Yedik, içtik, eğlendik, uyuduk düşler gördük göğünün altında. Dost gözüyle baktık taşına toprağına. Varlığını varlığımız bildik. Eksiğini gediğini kendimizden saydık.

Günlerce dolandık dağlarında, sokaklarında. Koca bir kitap dolusu anı, bilgi biriktirdik. Sorana, dinleyene anlatacak ne çok hikâyemiz var. Birilerine anlatmazsak asla vedalaşamayacağız. Haydi, uzat elini Küba, artık vedalaşma vakti.

Yazmasaydım, vedalaşamazdım. Ne kadar yazsan bir eksikyazisonuikonu



Yorum yok

Ekleyin