1 Kasım seçimleri neyi değiştirecek?

Ümit Ağgül |

7 Haziran’ın meşru neticesini tanımayan bir Erdoğan, neden 1 Kasım’ın sonuçlarını tanısın? 7 Haziran’ın sonuçlarına, yani kendi siyasi kararlarına, iradesine(!) sahip çıkmamış ve bunu savunmamış bir toplum, 1 Kasım’ın sonuçlarına neden sahip çıksın?

sandık
Başlıkta yer alan sorunun cevabı aslında gayet basit: Hiçbir şeyi!

Zira TC’nin siyasi tarihi, böyle bir cevabı vermek için gerekli olan tüm verilere ziyadesi ile sahiptir. Ayrıca meseleye hem TC’nin kuruluşundan itibaren sahip olduğu her türlü çarpık yapı ve işleyiş açısından, hem de kapitalist düzende işçi, köylü, emekçi kitlelerin sınıfsal sömürüyü sonlandırma mücadelesinde seçimlerin bir işe yaramadığının defalarca ispatlanması açısından da bakılabilir.

1 kasım(2)Fakat konuyu çok fazla dallandırıp budaklandırmamak için daha yakın bir tarihe, öncesi ve sonrasıyla 7 Haziran seçimine bakmak gerekiyor. Bilindiği gibi 7 Haziran seçimi bir genel seçim havasından çok, Erdoğan’ın tek adamlığının ilanının yani Başkan olma hedefinin ve buna bağlı olarak da AKP’nin tek parti diktatörlüğünün gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi tartışmaları arasında yapıldı. Bundan dolayı ülkede oldukça gergin, hareketli, hararetli ve heyecanlı bir seçim süreci yaşandı.

HDP’nin %10 barajına rağmen seçime parti olarak girme kararı alması ile birlikte, seçim atmosferi özellikle birçok sosyalist kesimi de etkisi altına aldı. HDP’nin seçim çalışmaları ve sol ile geliştirdiği ittifak sonucu, burjuva ahırı olan parlamentoya 80 milletvekili gönderebilmesi elbette küçümsenemez. Bu açıdan 7 Haziran seçimi legal alanı, yani çerçevesini burjuvazinin çizdiği bir alanı, kullanabilme imkânının sınırlarını gösterdi.

HDP’nin legal alanı halklar lehine kazanılacak bir mevzi olarak değerlendirme çabası içinde olması ve küçümsenmeyecek bir başarı elde etmesi halklar açısından ne gibi bir sonuca yol açtı?
Söz konusu bu sınırların 7 Haziran ve özellikle Suruç Katliamı sonrası Erdoğan’ın siyaset kurumuna verdiği ayar nedeniyle iyice belirginleşmesi, mecliste yürütülecek muhalefet ve mücadelenin de sorgulanmasına zemin hazırladı. Erdoğan bozuk düzendeki bozuk çarkların bozuk işleyişine müdahale etmekte çekinmedi ve burjuva siyasetin ikiyüzlü yapısını gözler önüne serdi. Seçimlerin 1 Kasım’da tekrarlanması kararı bir çırpıda alınıverdi.

İşte bu noktada durup düşünmek gerekiyor.

HDP’nin legal alanı halklar lehine kazanılacak bir mevzi olarak değerlendirme çabası içinde olması ve küçümsenmeyecek bir başarı elde etmesi halklar açısından ne gibi bir sonuca yol açtı?

Hiçbir şeye!

Peki, 1 Kasım’da gerçekleştirilecek erken seçim kararına herhangi bir ciddi tepki gösterildi mi?

Hayır!

Sorular çoğaltılabilir. Örneğin:

7 Haziran’ın sonuçlarının tanınması için neden mücadele edilmedi?

7 Haziran’ın sonuçlarının tanınması için neden mücadele edilmedi?

Nasıl oldu da 1 Kasım erken seçim kararına ciddi bir tepki gösterilmeyip bu karar kabul edildi ve seçim hazırlıklarına yeniden start verildi?

7 Haziran’ın meşru neticesini tanımayan bir Erdoğan, neden 1 Kasım’ın sonuçlarını tanısın?

Peki, 7 Haziran’ın sonuçlarına, yani kendi siyasi kararlarına, iradesine(!) sahip çıkmamış ve bunu savunmamış bir toplum, 1 Kasım’ın sonuçlarına neden sahip çıksın?

Aslında tüm bu sorulara verilecek yanıtlar, TC’nin parlamenter sisteminin ve çarpık demokrasisinin son nefesini 7 Haziran’da verdiği gerçeğini değiştirmiyor. Zira TC’nin fiili işleyişi hali hazırda değişmiştir! Burada tekrar hatırlatmakta fayda var; bu ülkede parlamentarizm olarak algılanan demokrasi, özünde TC’nin faşist niteliğini gizleyen bir paravandır. İnsanların belli zaman aralıklarıyla oy kullanması, halkın iradesinin ülke yönetimine etki ettiği ve verilen her oyun bir kıymeti olduğu algısına yol açıyor. Kapitalist sistemi ayakta tutan ve devamını sağlayan temel sütunlardan biri de işte bu algıyı yaratan demokrasicilik oyunudur.

Kürdistan’da insanlar vahşice katledilirken ve TC’nin batısında buna herhangi bir ciddi tepki gösterilmezken, bütün bunlara karşı “tüm gücümüzle 1 Kasım’da sandık başında yeniden cevap verelim” demek ne kadar gerçekçi olabilir?

Kaldı ki TC, 7 Haziran’dan sonra Kürdistan’da faşist özünü göstermekten de çekinmedi. Bölgede OHAL uygulamaları yeniden baş gösterdi. Çocuklar başta olmak üzere sivil halkı katletme girişimleri aralıksız devam ediyor. Her gün kurşunlanan binaların, duvarları delik deşik edilmiş evlerin görüntülerine tanık oluyoruz. Yargısız infazların kanıtları duvarlara fışkıran kan izleri ile kendini ifşa ediyor. Sokaklar Filistin’i aratmayacak bir halde! Kısacası sistem, demokratik bir düzenin parlamentoya yansımayacağını, yansıtılmayacağını hali hazırda zaten göstermiş bulunuyor.

Mevcut durum böyleyken, Kürdistan’da insanlar vahşice katledilirken ve TC’nin batısında buna herhangi bir ciddi tepki gösterilmezken, bütün bunlara karşı “tüm gücümüzle 1 Kasım’da sandık başında yeniden cevap verelim” demek ne kadar gerçekçi olabilir?

Erdoğan’ın Başkanlık düşü için 7 Haziran’ı tanımayıp, 1 Kasım kararını aldırması ve buna “eyvallah” denerek uyulması, büyük bir hata ve dahası başta Kürt halkı olmak üzere tüm ezilen kitleleri ve sosyalistleri telafisi mümkün olmayan bir yıkıma sürüklemesi gibi bir sonuç doğuracaktır. Bu nedenle artık demokrasicilik oyununun gerçekten sonuna gelindiği anlaşılmalıdır.

Eğer Erdoğan 1 Kasım’da beklediği neticeyi alırsa, muhaliflere yönelik baskı, şiddet, katliam ve yargısız infazlar artarak devam edecektir. Diğer yandan yeniden seçimle işlerin yoluna konulduğu ve her şeyin seçimle düzeltilip, sorunların seçimle çözülebildiğini algısı ile sandığın kutsallığından da bahsedilebilecektir.

O halde ne yapmalı?

Bunun tek yolu, Türkiye devrimci/sosyalist hareketiyle, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortak bir mücadele cephesinde birleşmeleri, sınıf savaşımı ile her türlü kimlik mücadelesinin ortaklaştırılmasından geçiyor.
Elbette sokak örgütlenmelidir. Mevcut sorunların seçim yoluyla ya da barışçıl gösterilerle çözülemeyeceğinin propagandası yapılmalıdır. Dahası meselenin sadece Erdoğan faşizmi değil, genel olarak TC’nin çarpık kapitalizminden kaynaklandığı ve çözümün ancak sınıfsal kurtuluş yani sosyalist bir devrim ile çözüleceği gerçeği halk ile buluşturulmalıdır. Sokaklar sessiz, tepkisiz ve en önemlisi savunmasız kaldığı sürece hiçbir şey değişmeyecektir!

Bunun da tek yolu, Türkiye devrimci/sosyalist hareketiyle, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortak bir mücadele cephesinde birleşmeleri, sınıf savaşımı ile her türlü kimlik mücadelesinin ortaklaştırılmasından geçiyor. Aksi takdirde Türkiye’nin ve Kürdistan’ın rahat bir soluk alması ve bu topraklarda barışın hâkim olması mümkün değildir.

Kavramamız ve kavratmamız gereken şudur ki; içinde bulunduğumuz koşullar 1 Kasım seçimleriyle değil, sokağın direnişçi ruhu ve militan kuvvetiyle değişebilir. Bu nedenle siyasi pratiklerimizi sorgulamalı ve sandık başında değil, ancak kurulan barikatların ardında yaşamı dönüştürebileceğimizin ve devrim şehitlerinin düşlerini böylelikle gerçekleştirebileceğimizin farkına varmalıyız.yazisonuikonu

@umit_aggul

 

 



Bir yorum

Ekleyin
  1. Yesil Yildiz

    Ümit bey sizin yazinizda eksik olan nokta nedir biliyormusunuz. Secimleri boykot etmemizin boslugunu dolduracak güclü bir alternatif yok Türkiye de. Iste bu alternatifin olmayisi bu ve önceki secimleri boykot etmeyi anlamsizlastiriyor. Ayrica Hdp yasal cizgiler icinde kalan degil, mesrulugu Temel alan antifasist bir olusum.


Yeni yorum ekleyin.